Gökten Üç Elma Düşse

10Mar08

 

 

 Haziran 2008 tarihli Varlık dergisinde yayımlanmıştır.  

 

 

Aradan geçen şunca yıldan sonra, talih, bir gece vakti yeniden çıkardı onu karşıma. Onca kirlilik, o kanal senin bu kanal benim sürüp giderken, demek benim canım Hejar’ım da öylece bekleşip durmaktaymış bir köşede ‘cumhuriyetçi’ emekli yargıç ‘Ape Rıza’sıyla. Her dem küresel hegamonik bela ABD’nin yeni tezgâhlarını ‘medeniyetler çatışması’ diye dayattığı, bizimse –abimizden mülhem- kendi mahallemizde dayılanmaktan vazgeçemediğimiz günlerdi o günler. Tournier’nin ‘Cuma’sı da neredeyse o günler için yazılmıştı. Cuma’da okuduğumu Hejar’la bulduydum. O vakit yazdığım ve dosyama koyduğum aşağıdaki yazıyı, -ne yazık!- geçip giden günler eskitememiş, üçüncü elmayı kafamıza denk düşürememişti…

Başta, ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ filminin (1) yönetmeni Handan İpekçi olmak üzere, filme emeği geçenlere ve aramızda olmasalar da filme katkılarıyla ölümsüzleşenlere ithaf olunur.

 

 

 

 

Michel Tournier, yeni dünyalarda şansını denemeye azmedip genç karısı ve iki çocuğunu geride bırakan Robinson’ı, Virginie isimli bir tekneye koydu ve ummana saldı. (2)

 

Şimdi, o teknedeyiz. Dışarıda ağır, kurşuni bir hava. Deli rüzgârı sırtlanmış devasa dalgalar Virginie’in tepesinde gümbür gümbür patlamakta. Tavanda sallanan borda fenerinin ölgün ışığında, kaptan, -modern dünyanın insanı- Robinson’a tarot falı açmakta. Desteyi kestiğinde açılan ilk kart Demiurgos’tur. Bunun, üç büyük arkanadan biri olduğunu söylüyor ve şunları ekliyor kaptan: “Üzeri birçok karışık nesne ile kaplı bir tezgâhın önünde duran bir hokkabazı betimliyor. Bu, içinizde düzenleyici bir kişilik olduğu anlamına gelir. Şansın yardımıyla hâkim olmaya çalıştığı, karmaşa içindeki bir evrene karşı mücadele ediyor. Başarır gibi görünüyor; ancak bu demiurgosun bir hokkabaz olduğunu da unutmayalım: Eseri bir yanılsama, düzeni ise yanıltıcıdır. Ne yazık ki bundan habersiz. Şüpheci olmayı pek beceremiyor”.

 

Bense; modern dünyanın yönetici seçkinlerinin dünyayı kendi bildiklerince çekip çevirme ve âlemin nizamını küresel sermayenin çıkarları adına tertiplemede işi şansa bırakmadıklarını, maharetlerinden yana kuşku duymadıklarını, tezgâhı önce dağıtıp sonra kafalarına göre düzenlemeyi iş edindiklerini, kuşku duyulacaksa, hokkabaza alkış tutanların eylemlerinden yana kuşku duyulmak gerektiğini düşünüyorum.

 

Ben öylece düşünedurayım, Robinson ikinci kartı çeviriyor: Mars. Dışarıdaki kıyameti iplemeyen, tütünü ve piposu ile zevk erbabı kaptan, harbi harbi şöyle diyor: “Küçük demiurgos doğaya karşı apaçık bir zafer kazanmış. Güç kullanarak onu alt etmiş ve kendi suretinde bir düzeni etrafına zorla kabul ettirmiş”.  (Bu ‘küçümen demiurgos’, tahakküm kültürünü öncelikle ‘doğa’ ile münasebetinde tesis etmiş, sonra da, tüm münasebetlerine döşememiş midir? Döşeye döşeye kantarın topuzunu yerinden hoplatmış, dünyanın çivisini laçkalaştırmamış mıdır? Bence, ‘dır’ ve sanırım, kaptan için de öyle.)

 

Üçüncü kart: “Ermiş”. Nedir hocam bu, diye yekinirken ben, kaptan Robinson’a, “Savaşçı yalnızlığının bilincine varmış. Asıl özünü bulabilmek için mağaranın derinliklerine çekilmiş…”, diyor. (Ne diyorsun kaptan amca! Yoksa, gün gelecek, ‘savaşçı’ yalnızlığa terk edilecek, insanın insanlık dışı tarihi -‘tarih öncesi’-  nihayete erecek, insanın özüne yabancılaşması, baltalarıyle birlikte, müzelik mi olacak?)

 

Tarot bu; kartlar açıldıkça açılıyor: Venüs, Yay, Kaos, İkizler (!) ve Oğlak. Robinson, ‘Oğlak da neyin nesi?’, diye şaşalıyor. Kaptan, kallavi bir duman bulutu koyverip, “Ah! Oğlak!”, diyor ve ekliyor: “Ruhların açık kapısı, başka bir deyişle ölüm bu… Şimdi size çıkacak kartı öğrenmek için hem sabırsızlanıyor, hem de korkuyorum. Eğer bu zayıf bir burç ise sonunuz geldi demektir…” Robinson ürperiyor; kolay değil, kader ânı. Niye saklamalı, benim de elim yüreğimde: ‘E, hadi kaptan!’ Kaptan, birden başını kaldırıyor, Robinson’a, “Jüpiter! Kurtuldunuz!”, diyor. Kurtuldu mu? Ne yani; baltalar elde, uzun ip belimizde, yolumuz orman yolu mu yine? Mukadderat bu mu? “Fakat hay Allah,” diye sürdürüyor kaptan, “ne kadar uzaktan dönüyorsunuz! Başaşağı gidiyordunuz ve göğün Tanrısı, hayranlık uyandıracak bir şans ile yardımınıza koşuyor.”  Hayırdır inşallah; göğün Tanrısı, bizim de encamımızı hay’reyleye!

 

 

Hayırlı Cuma’lar Modern Dünya!

 

Neticede Virginie, koç başı misali dalgaların tosuna teslim olur, Robinson, yakındaki adaya kapağı atar. Önce, havaya girmek niyetine, karşısına çıkan (ve karşısında batıl bir korku ile titrediği) tekeyi haklar. İlk ürpertilerini yatıştırır, aklını başına devşirir, karpuz misali yarılmış teknesine koşar, arta kalan kalasları ve bir adet İncil’i adaya nakleder, Tekvin’deki dördüncü fasıldan ilhamla yeni bir tekne yapmaya koyulur, müstakbel teknesini Kaçış adıyla vaftiz etmeye niyetlenir, keşif gezilerine çıkar, yenilebilir bitkilerin, yararlı hayvanların, su kaynaklarının, doğal barınakların sayım dökümünü yapar, adanın haritasını çıkarır, Tanrı katında umutsuzluğun bağışlanmaz bir günah olduğunu düşünerek adaya Speranza (Umut) adını verir, hektarlarca çayır ve orman alanını tarıma elverişli hâle getirir, eker de eker, takvimini düzenler kendine sahip olur, su saati yapar zamanı evcilleştirir, Ağırlıklar ve Ölçüler Müzesi’ni, Adalet Sarayı’nı, tapınağı kurar, Speranza Adası Anayasası’nı hazırlar, kendisini adaya vali tayin eder, yasama ve yürütmeyi üstlenir, “Olağandışı ilkel olayların zorlamasındaki her türlü artış, törensel davranışların aynı derecede pekiştirilmesi ile telafi edilecektir. Durum açıktır,” yollu telkini yasalaştırır… Günler günleri, aylar ayları kovalar, Robinson, modern dünyanın bütün güzelliklerini (ha babam, de babam) adaya ve ada hayatına nakış gibi işler.

 

Derken efendim, bir Arokan yerlisi çıkagelir. Robinson seyir defterine şu notu düşer: “Tanrı bana bir arkadaş yolladı. Ama kutsal iradesinin oldukça karanlık bir oyunu sonucu, onu, insan sıralamasının en alt seviyesinden seçti… Bari oturaklı bir yaşta olsaydı da, benim temsil ettiğim uygarlık karşısındaki zavallılığını sakince ölçebilseydi!” Modern Robinson, uygarlık talihsizi zavallı yerliye, uygarlık çıkınından bir isim bahşetmelidir. Ne olsun? Hıristiyan ismi alacak kadar onurlu değil ya; eh, düpedüz eşya da olmadığına göre, Cuma olsun, der, onu kurtardığı (?!) günün anısına. Talim ve terbiyesine alır Cuma’yı. Cuma vahşi vahşi makaraları koyverdikçe, basar tokadı, tımar işini de programa bağlar. Lakin, ‘uygarlık çatışması’dır bu; Cuma, görünüşte eyvallah dese de, meşrebini içten içe muhafaza eder. Modern dünyanın kutsal emanetlerinin istiflendiği mağarada, kaptandan yadigâr pipoyu gizliden gizliye tüttürererek keyif de çatar hınzır. Fakat kader de ağlarını örmektedir. Bir gün efendisi tarafından basılır, efendinin kamçısı havalanır, Cuma yaylanır, yaylanırken yanan pipoyu savurur, savrulan pipo kırk ton kara barut istifiyle birlikte modern dünyanın öteki emanetlerini de külliyen havaya uçurur. Her işte bir hayır vardır; mağara müştemilatı ve ada tahkimatı ile beraber, Robinson’ın ‘modern ada saltanatı’ takıntısı da berhava olur. Meğerse, Cuma’nın öyle tımar tutmayan, doğayla ve kendiyle barışık halleri efendinin de içinde yürümeye başlamıştır: boşaltır dizginlerini, koyverir kendini: “Cuma onu, ona rağmen yeryüzündeki köklerinden kurtardıktan sonra, başka bir şeye doğru sürükleyecekti.” Robinson, “o esmer eli artık hiçbir zaman bırakmayacaktı…Yıllar boyunca Cuma’nın hem efendisi, hem de babası olmuştu. Birkaç gün içinde onun kardeşi hâline gelivermişti ve onun büyük kardeşi olduğundan da pek emin değildi.”

 

Evet; kimse kimsenin büyük kardeşi -bile- olmamalı, herkes kendi olmalıydı –kardeşçe. Hikâyenin Jüpiter faslını aktaramıyorum. Ancak; ‘büyüklenmeci ve dayatmacı uygarlık anlayışı’ adına, Robinson’ın tecrübesinin ibret verici olduğunu düşünüyor, oradan ülkemize geçiyorum.

 

 

Hayırlı Hejar’lar Türkiye!

 

Handan İpekçi, Büyük Adam Küçük Aşk isimli bir film yaptı. Filmde, emekli yargıca, komşudaki yargısız infazdan bir Hejar kız kaldı. Hejar, ötekilere ve öteki dillere duyarsız küçük adam Rıfat Bey’e (beylere!); anaya, ananın gömülü olduğu toprağa ve anadiline aşkın büyük ve vazgeçilmez olduğunu öğretti.

 

Gökten üç elma düştü; biri Robinson’a, diğeri Rıfat Bey’e isabet etti. Dileyelim; göğün Tanrısı, üçüncüsünü, ‘benim uygarlığım seninkini döver’ zihniyetindeki ötekilerinin de kafasına denk getirsin.

 

___________________________

1. Senaryo ve yönetim: Handan İpekçi. 2001, Türkiye-Yunanistan yapımı. Oynayanlar: Şükran Güngör, Dilan Erçetin, Füsun Demirel, Yıldız Kenter, İsmail Hakkı Şen.

2.  CUMA ya da Pasifik Arafı/ ç. Melis Ece, Ayrıntı Y., Nisan 1994, İstanbul.

Reklamlar


No Responses Yet to “Gökten Üç Elma Düşse”

  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: