Dil Arızaları

01Eyl18

Bu yazı, Varlık dergisinin Eylül 2018 sayısında yayımanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Sıkça karşılaştığım ‘dil arızaları’ndan söz etmek istiyorum. Efendim? “‘Dil Arızaları’ diye başlık attın ama şapkan yok!” mu diyorsun (‘ârıza’)? De; ben de onun için buradayım zaten. Şu soruyu sorarak: Yazılı dilin, üzerinde uzlaşılan, ortaklaşılan kuralları olmamalı mı; ya da neyi neden yapıyoruz, söylüyoruz; inandırıcı, samimi bir açıklaması?  Dahası; dil duygusunun, duyarlılığının (tekil meraklardan öte) kamusal bir zemine, paylaşıma ihtiyacı yok mu? Başlayalım öyleyse.

 

 

Değiniler

1. ‘Tâbi’ ile ‘tabii’. Bunlar çok geçimli iki kardeş. Rahatlıkla birbirinin yerine kullanılabiliyorlar. Bazen tam da ‘tâbi’ denmek istenirken ‘tabii’ -ya da karşıtı. ‘Düzeltme imi’ denen -bizbize ‘şapka’ diye andığımız- işaret, ‘bağlı, bağımlı’ demek istenirken kullanılsa iyi olur bence (daha sonra anacağım; genel düzeltme imi kullanma kuralına aykırı ama iki sözcük öylesine sıklıkla birbirinin yerine kullanılıyor ki, bir süre ‘bağlı, bağımlı’ demek isterken a’nın üstüne şapkasını geçirmek fena olmaz diye düşündürüyor insana: “Marifet iltifata tâbidir”de olduğu üzere. ‘Tabii’ ise, malumunuz, ‘doğal, doğallıkla, doğaldır ki’ anlamında. “Tabii ki eyleme katılacağız” örneğinde olduğu gibi. Ya da, “Eyleme katılacak mısınız?” Yanıt: “Tabii!” (Yanlış örnekleri nasıl oluyor peki? Şöyle: ‘tabiki, tabi ki…’ Hatta, zahmet edip, ‘tâbi ki’ diye yazan da oluyor. Ya da, sadece ve sadece ‘doğal’ anlamında kullanılacakken, ‘tabii’ yerine ‘tâbi’. “Sizin o, ‘tabii’ dediğiniz de, zaten, ‘tabiî’” diye seslenen olacaktır okur arasında; dedim ya, onun için buradayız.)

2. Arayı açmadan, şu ‘düzeltme’ imine gelelim öyleyse. Benim gördüğüm, müthiş bir şapka kullanma merakımız var. Kulağımıza seslisi şapkalı geliyorsa o kelimede o sesin geldiği yere illa bir şapka kondurma düşkünlüğü diyebiliriz buna. Yarattığı lüzumsuz kalabalıkla benim gibi okurları yorduğunu söylemeliyim öncelikle. Hele hele, “Doğrusunu ben bilirim, o ehliyet bana ait” demek durumunda olan dergi düzeltmeni ile ortak bir ölçüye sahip değilseniz, homurdanarak düzeltmenin keyfine tâbi olmanız kaçınılmaz (ne kadar izah etmeye kalksanız nafile). O mübarek şapka uygun gördüğünüz yerden kalkacak, uygun görmediğiniz yerde bir seslinin tepesine konacaktır. 

‘Ortak ölçü’ dedik; nedir o? Ben yazılarımı yazarken Dil Derneği Yazım Kılavuzu ve Türkçe Sorunları Kılavuz’na1 bakıyorum öncelikle (gerekirse, eldeki sözlüklere). Dil Derneği Yazım Kılavuzu’nda mesele şöyle açıklanmakta: a. Arapça, Farsça kaynaklı sözcüklerde kalın ünlüler yanında ince okunması gereken ‘k, g’ gibi ünsüzlerden sonra gelen  ‘a, u’ ünlüleri üzerine düzeltme imi konur (dükkân, yadigâr… gibi); b. Yazımları aynı olsa da, anlam ve okunuşları farklı olan yabancı sözcüklerde kullanılır (alem, âlem… gibi); c. Arapça, Farsça ve Batı dilleri kaynaklı sözcüklerde ‘l’ ünsüzünden sonra gelen ‘a, u’ ünlüleri üzerine konmaz (klakson, lakin, reklam… gibi); d. Özel adlarda, ya da yer isimleri resmi olarak düzeltme imi ile benimsenmişse şapka kullanılır (Islâhiye, Leylâ, Halûk… gibi); e. Nispet eki olan i’lerin üzerine düzeltme imi konmaz (hukuki, iktisadi, insani, milli, siyasi… gibi); f. Yabancı dillerden Türkçeye (Türk-çe, yapım ekiyle oluştuğu için aldığı ek de ayrılmaz -bkz., 13. değini) geçmiş uzun ünlülerin üzerine de düzeltme imi konmaz (adalet, badem, idare, rica, şair, vali… gibi). 

Bana, şapka hayatımızı bu ölçüler üzre düzenlemek kâfi de geliyor, uygun da. Yaşanan ne; örnek verelim: Siz dergiye yazınızı gönderiyorsunuz, tercihiniz ‘insani’ olmuş (az önce ‘e’ şıkkında andık) ama sorumlu kişi onu gecikmeden ‘insanî’ yapıyor. Hani, “Yazar bunu ısrarla böyle kullanıyorsa bir bildiği olmalı” falan diye bir kaygı da yok. ‘Edebi’ yazıyorsunuz, düzeltmen şapkacı ise, kaçınılmaz, oluyor ‘edebî’ (‘Ahmet’in edebi ona müsait değil’deki ile ‘edebiyata ilişkin, yazınsal’ demeye gelen karşılıkları arasında bir karışma olasılığı var mı? E o da değil. Ne peki?) Adımın şapkasına titizlenmek hakkım; ama bakıyorsunuz, adınız oluvermiş ‘Haluk’ (hem de dergi kapağında). Dergilerde (ya da, diyelim, bir sanal gazete ortamında) dikkatinizi çekiyor; herkes aynı yanlışı yapmış! Nasıl olur, mümkün mü? Mümkün; düzeltmen yanlışı doğru, doğruyu yanlış biliyorsa ve yazarın bilinçli tercihine, ciddiyetine ihtimal tanımıyorsa, yanlışta ortaklaşmak kaçınılmazdır. Üşenmedim, okurken not aldım, şöyle şeyler var: ‘Makbûl, mesâfe, sâdece, hâyır, dâvet, dâhil (misal; bir dergi var, tüm yazarları ‘dâhil’ diye yazıyor yazılarını!), dâhi (‘dahi’ anlamında -yanlış söyleme alışkanlığı, yanlış yazmaya da bulaşmış!), melânkoli, fenâ, defâ, acabâ, yâhût, meşrûiyet, dinî… Hasılı; Arapça, Farsça kökenli sözcükten geçilmeyen bir dilde kulağımızdaki her sese şapka çıkarırsak sonu gelmez o gayretkeşliğin. Söylenen sözün içeriği pek matah değilken hele, şapkacılıktaki ısrarın (ölçü kaçıklığının) yazara itimadı iyiden iyiye sarstığını da teslim etmeliyiz herhalde. (Geçmeden, -bu fasıldan olmak üzere- ‘vak’a [olay, hadise, olgu anlamında] demek ve yazmak yerine a’ları uzata uzata yaydıra yaydıra aynı şeyi ifade etmeye çalışanlar da var.)

3. Söz verdiğim üzere ‘arıza’daki arızalara da değineyim. ‘Arıza’, bilindiği gibi, sakatlık, aksaklık, bozukluk, pürüz anlamında kullanılıyor. Karşılıklarından da anlaşılıyor; ‘sonradan ortaya çıkan’ bir durum söz konusu. Dolayısıyla, ‘arızi’ de, aslında bulunmayıp sonradan ortaya çıkanı ya da gelip geçici olanı işaret ediyor. Yukarıda andığım ölçüler çerçevesinde düzeltme imine gerek yok. Benim sıklıkla rastladığımsa, ‘arıza’ ile ‘araz’ın karıştırılıyor oluşu. ‘Araz’ın (şapkasız doğmuş bir kelime), alamet, belirti, işaret (tıpta, ‘semptom’ dediğimiz şey) anlamına geldiğini -bilvesile- hatırlatmış olalım. (Sözlüklerde2, şapkası konduğunda, çoğulluğa terfi etmekte olduğu anlaşılıyor: “Nice âraz belirdi” dersek, birçok belirtinin ortaya çıktığını söylemiş oluyoruz. Artık, çoğul/tekil karışıklığını gidermek kaygısı ile şapka takdiri size kalmış.)

4. Israrla yanlış kullanılan sözcüklerden biri de, ‘keyfi’. Keyfi, keyfilik, ‘keyfiyet’ ile karıştırılıyor. Yazdıklarını keyifle okuyup yararlandığım birçok yazarın böylesi bir hataya düşüşleri beni çok şaşırtmıştır. (Hatta, birine, üşenmeyip yazdıydım da. Bizde pek rastlanılmayacak olgunlukla, hem yanıt verdi, hem de izleyen yazısında bir dipnotla hatasını düzeltti.) ‘Keyfilik’, herhangi bağlayıcı bir ölçü, kural, yasa, vb. tanımaksızın, gönlüne, arzusuna göre davranma hâli. “Yargı, yargıcın keyfi takdirine değil, yasa hükmüne göre işler” örneğinde olduğu üzere. ‘Keyfiyet’ ise; bir şeyin taşıdığı şu ya da bu hâli, nasıl ve ne türlü olduğunu (ayrıca; iş, mesele, husus, vaziyet) temsil eder. Birinin yerine ötekini koyun; keyfinizin nasıl kaçtığını göreceksiniz (burada ise; sağlık, sıhhat, afiyet, rahatlık, ferahlık, huzur anlamında). Meşhurluğa doğru dolu dizgin yol alan bir galat, diyelim.

5. Benim, “Boynu devrilesi” diye andığım ‘sıkıntı’ya gelelim. Bir durumun yarattığı gönül darlığı, can sıkkınlığı, huzursuzluk, bunaltıcı durum, üzüntü, tasa, geçim darlığı ve yaşattığı zorluk, vs. Ama günümüzde, her yaşta ve başta insan tarafından büyük bir hevesle bu karşılıklarının dışında kullanılmakta. Neredeyse, yıllardır hasreti çekilen bir ifade imkânına kavuşmuş gibiyiz. Çok kolaylıkla yerindeliği teslim edilebilecek karşılıklarıyla (“Çok sıkıntılı zamanlardı; ekmek dahi karneye bağlanmıştı” örneğinde olduğu gibi) kullanılmaktayken, artık, ‘sıkıntı’, özellikle de ‘sorun’ karşılığı (insafsızca) kullanılmakta: “Hakemler sahayı inceledi, çimde sıkıntı yok”, “arabanın motorunda sıkıntı yok”… gibi. Örnek bulmada ‘sıkıntı yok’; tonla.

6. ‘Baktığın zaman’ (ya da, ‘bakıldığında, baktığında’) kullanımı da piyasa değeri yüksek olanlardan.  Örneğin; “Maddi göstergelere baktığın zaman şunları görebilirsin” ya da, “dizilişlerine baktığında sanki 4-4-2 gibi; ama oyun içinde öyle değiller”, tamam. Beni rahatsız eden, dinleyeni anlayışa hazırlamaya dair hiçbir katkısı olmaksızın sadece mevzuya girmeyi erteleyen, lüzumsuz -gevezelik kabilinden- (buna, ‘kaabilinden’ diyen de çıkıyor) kullanımı. “Baktığın zaman söyleyeceğine bir katkısı olmuyor; kullanmasa da olur ama çok seviyor, çok kullanıyor” örneğinde fazlalığını hissedeceğimiz gibi. Bana pek zarif gelmeyen bir yaygın kullanım da, ‘buradan seslenme’ hâli: “Biz buradan yargıçlara çağrıda bulunuyoruz.” ‘Burası’ denen orası, yazı mekânı da olabilir, televizyon stüdyosu da. Bir de, tıklanacak yeri işaret etmek üzere kullanılan, “buraya bırakıyorum” var: hoş mu?

7. Revaçta güzelliklerden biri de, ‘empati yapmak’. Empati (ben ‘halden anlama’ olarak karşılıyorum), ‘yapma’ bir şey değildir; yaşamışlığı, gelişkinliği  ya da benliksel zenginliği ile kişinin  muhatabının ne yaşadığını anlayabilme yetisidir. Dolayısıyla, yapılmaz, ‘kurulur’. O minvalde; ‘pas yapmak değil, pas vermek’, ‘gol yapmak değil, gol atmak’, kanımca daha uygundur. Biraz daha ilerlersek şunlar çıkıyor karşımıza: ‘tariflemek’ (‘tarif etmek, tanımlamak’ yerine), ‘vakarlı duruş’ (‘vakur duruş’ yerine), ‘ihtişamlı’ (‘muhteşem’ yerine), ‘intizamlı’ (‘muntazam’ yerine), ‘temayül etmek’ (‘temayülü olmak’ yerine), ‘minnettar etmek’ (‘minnettar kılmak’ yerine), ‘tecelli olacağını beklediğimiz’ (‘tecelli edeceğini…’ yerine), ‘geride kalan bakiye’ (sadece, ‘bakiyesi’ yerine), ’müttefik yerine ittifak’ (“Batı’yı Türkiye’nin önemli ittifakı yapıyordu.”), ‘hatıratlar’ (‘hatıralar’, ‘anılar’ yerine), ‘-ye haiz’ (‘-yi haiz’ yerine)… gibi. Hadi bunlar bir nebze de; şuna ne demeli: “Avrupa’nın en refah ülkeleri” (‘Avrupa’nın en müreffeh ülkeleri’ yerine), -aynı metin içinde- “daha refah ülkelerde.”

8. Birçok romanı ile takdirimizi kazanmış bir romancının gündelik kullanımında bile rastlayabiliyorsunuz: ‘Üstenci bir tavrı var’. Halbuki, ‘üsttenci’ demek istiyor (yukarıdan, tepeden bakan; ukala, kendini beğenmiş). ‘Üstenci’ ise, ‘müteahhit’ oluyor (belki, ‘üstlenici’ olsa daha hoş olacak). Hatırıma gelen benzer bir başka örnek; ‘göçertme’. Göçe zorlama, ‘tehcir’ karşılığı kullanıldığı oluyor. Sözlükte de var: “Göçmesini sağlamak, göçtürmek; çöktürmek, bir şeyin çökmesine neden olmak.”3 Bence, ‘tehcir’ karşılığı, olsa olsa, ‘göçtürtmek’ olmalı. Peki; hadi onlar öyle; ‘sorunsallaştırılan meseleler’ der misiniz? Ya da; ‘ayak diremek’ yerine ‘ayak diretmek’? ‘Yirmi dört yaşlarında bir delikanlı’ mı dersiniz; yoksa, ‘yirmilerinin başında bir delikanlı’ mı? Yirmi dörtse, yirmi dörttür; ‘yirmi dört yaşlarında’ demek yazanı nasıl rahatsız etmez?

9. ‘Okunası’ (yapılası, edilesi, vb.) kullanımı da insanımıza çok cazip geliyor. Okunmasını gerçekten çok yararlı bulduğumuz bir kitap için (şiddetle tavsiye ederken), “okunası bir kitap” der miyiz? (‘Okunmaya değer, okunsa iyi olur’ raddesinde, tamam da…) “Çokça” da aynı soydan sanki. “Kasabaların bombardımanı sırasında çokça insan öldü” demek, cümlenin doğal olarak iletmesi beklenen teessüriyet açısından uygun mudur? En azından, “Kasabaların bombardımanı sırasında çok sayıda insan öldü” demek daha doğru değil midir? Bir de (daha çok anadilleri Kürtçe olanların tercihi diyebileceğim) “sunmak” var. Örneğin; “… konuda siz de bir katkı sunmak ister misiniz?”, bana eğreti bir ifade ya da fazladan kibarlık gibi geliyor. Hatta, bazen, “sunmak” aşkına, olumsuz şeylere katılmak da “katkı sunmak” oluyor (olumsuz bir şey, nasıl, ‘sağlamak’ fiili ile anılamayacaksa).

10. ‘Herkesin keyfine göre’liğin bir örneği de, ‘bileşik eylemlerin yazımı’. “Bileşik eylemler ad soylu bir sözcükle etmek, olmak, eylemek yardımcı eylemlerinden oluşan öğelerdir”.4 Bileşenler ayrı yazılır: ‘El etmek, arz etmek, dans etmek, rica etmek, gark olmak, yok olmak, niyaz eylemek, …’ gibi. Ancak; tek seslemli kimi yabancı sözcükler, anılan yardımcı eylem bileşenleri ile kullanıldığında sözcüğe yeni bir ses ekleniyorsa (‘affetmek, halletme, reddetmek…’ gibi); Türkçe söyleyişe uymuş yabancı sözcükler yardımcı eylem bileşenleri ile kullanıldığında sözcükten bir ses düşüyorsa (‘hapis-hapsetmek’, ‘hüküm-hükmetmek’, ‘emir-emretmek’, ‘azil-azletmek’ örneklerinde olduğu gibi) ya da bileşik eylem sözcüğü iki eylem sözcüğünün bileşmesi ile oluşuyorsa (‘bakakalmak’, ‘öleyazmak’, ‘olagelmek’ … gibi)  bileşenler bitişik yazılır. Şimdi bir Borges çevirisine bakıyorum ve sayısız kural dışı örnek görüyorum: ‘Yoketmek, yolalmak, sözetmek’… gibi. Hadi Borges çevirisinden dem vurmuşken, -özgün metni merak etmekle birlikte- şu tercih edilen sözcükler sizi metinden soğutmaz mı: “Yeltek, berkimleme, öykünce, yönenme, bitey, açınlama (hele bu sözcüğü ne çok seviyor çevirmen!), bekinme, belirge, kıya, örü”. (Nurullah Ataç’ın -bile- çevirilerde yeni sözcükler kullanmaya dair çekinceleri hatırlanınca hele!) Ve aynı çevirmen, “Borges okurunun işleyebileceği yanılgıların başında…” da diyebiliyor (“Borges okurunun düşebileceği yanılgıların başında…” demek varken). Geçelim. 

11. Bir yazınsal metinde, doğrudan aktarım (‘ben anlatıcı’) söz konusu değilken (çift tırnağa alınmış bir konuşma değilse), anlatıcı, geçmişteki bir olayın yaşandığı günü izleyen gün için “yarın” diyebilir mi? Şöyle: “Ahmet, o yağmurlu günün gecesinde, Mehmet’in yarın geleceğini söyledi”. Bence doğrusu, ‘ertesi gün’ olmalı. “Ahmet Bey, yarın devam etmeyi düşündüğünü söylüyordu” gibi bir cümlede de aynı şekilde. Vurguladığım şey, “dün” kullanımı için de geçerli: “Ahmet Bey dün geldiğini söylüyordu” değil; “Ahmet Bey önceki gün geldiğini söylüyordu”. Bir başka örnek klasik bir eser çevirisinden: “Dün akşam güneş battığından beri yoğunlaşa yoğunlaşa, bütün boşlukları dolduracak kadar kabarmış”. (Tamamlayıcı ifade bir önceki cümleden kısmen geliyor olsa da, ‘ben’ anlatıcının olmadığı yerde ‘dün’ kullanıldığı gibi, cümlenin kendisi de sorunlu.)  Bir başka husus: Bir metinde anlatı şimdiki zaman kipinde giderken (hele hele aynı paragrafta; dahası, aynı cümlede) geçmiş zaman kipine dönebilmek yazarın içine nasıl sinebilir (ihmal edilemeyecek denli sık)? 

12. Çok sık yapılan bir yanlış (ya da artık tercihe mi bağlı kılındı, bilmiyorum) “ne… ne”den sonra yüklemin de olumsuz kullanılması (tonla örneğine rastlarız bu arızanın). Yüklem değillemelerden uzaklaştıkça kuralın uygulanması zorlaşır; ancak, ifade daha berrak olacakken de kurala uyulmaması anlaşılır iş değil (ya da, değillemeler noktalı virgülün berisinde kalır, yüklem biraz daha bağımsızlaşır, anlarım). Ama insaflı bir yazar, şöyle bir cümle yazabilir mi: “Kız ne güzel, ne de iyi kalpli değildi” (“Kız ne güzel, ne de iyi kalpliydi” ya da, “Kız ne güzeldi, ne de iyi kalpli” demek varken). Hadi, yıllardır köşe yazılarını okuduğumuz bir yazardan olsun: “Ne demokratik düzeni inşa etme, ne de cemaatçi siyaseti pekiştirme imkânı yok” (şapkası benden). 

13. Özel adlara getirilen yapım eklerinin (ve onlara gelen eklerin) kesme imi ile ayrılmaması kuralı da bilinmiyor: “Meksikalı’lar” gibi. “Meksikalı” tamam; -lar niye ayrı? Özel adlara getirilen yapım ekleri kesme imi ile ayrılamayacaksa, “Ahmet’çiğim” yerine “Ahmetçiğim” demek doğrusu değil midir? (Zira, “Ahmetçik”tir mesele; “Mehmet’çik” olmadığı gibi.)

14. Özel ad olmadığı halde, bir sözcük, bazen, özel bir vurgu ya da -kavramsallığı yönünde belirmiş- ortak kabul üzre büyük harfle başlatılabilir. Sözgelimi; Spinoza felsefesinde, ‘doğa’, bildiğimiz doğanın ötesinde Tanrısal tözselliğin adıdır ve o nedenle ‘Doğa’ diye yazılmasına kimsenin diyeceği bir şey olamaz. Lakin, “cinslik” olsun diye -sanki- çok sık tercih edilir oldu (söylenene ayrı bir hikmet, söyleyene ayrıcalıklı bir hava mı katıyor, bilemiyorum). 

15. Dilde fazlalık iyi değildir, derler. Çoğullaştırıcı eklerin yinelenmemesi de bu tavsiyeye tâbi değil midir? Örneğin; “Ahmetler dün… geldiler” güzel bir kullanım mı; kulağa hoş geliyor mu? Aynı cümle (hatta, aynı paragraf) içinde sözcük yinelemesi de kulağa hoş gelmiyor kanımca: “Süreç tahmin edilebileceği gibi on binlerce insanın olduğu gibi benim de hayatımı önemli ölçüde etkiledi”. Bir örnek de kendimden olsun (sonra dergide okuyunca mahcup oldum): “Bu noktada, Yağcı’nın dile getirdiği ilginç bir nokta da…” Acilen, kendi dosyamda ikinci ‘nokta’yı ‘husus’ yaptım! Ya da, aynı anlama gelen sözcükleri aynı ifadede yinelemek: “Madem asıl kaynak olarak bu izi esas alıyoruz, adını koyalım” (güzeli, “Madem asıl kaynak bu izdir; öyleyse adını koyalım” yahut  “Madem esas aldığımız kaynak bu izdir…” değil midir?)

16. Artık nokta, hiçbir dayanağı olmaksızın gelişi güzel kullanılıyor ya da kullanılmıyor. Yazınsal metinlerde, durumun duygu yükü aktarılırken anlatıcının (nokta kullanımı ile) kesik kesik söz alması uygun olabilir ama dediğim onun dışında bir şey; tümüyle keyfiliğe dayalı. Örnek (bir köşe yazısından): “Ve böylelikle, bir yandan o âdet ülkemize girdi. Ama bir yandan da…” Nokta isabetli mi; öyle bir duraklamaya ihtiyacımız var mı? (Bir başka örnek: “Yahu, Latif, imzalamadın, anladık da. Hiç değilse Başbakan’ın talimatıyla imzalamadım ve iade ettim demen lazımdı”.) Öte yandan, noktalı virgül de kullanımdan kalkmış gibi. Ben, yazınsal metinlerde noktalı virgüle sıcak bakmam (çok gerekli değilse) ama sözün akışı (yazınsal metinlerin dışında bilhassa) noktalı virgülü -bazen- kaçınılmaz kılar diye düşünürüm. Toprağı bol olsun, Ataç, virgülün -olumsuz anlamda- hastasıymış ama şu (bir köşe yazısından alınmış) örneğe baktığımızda, ister virgül, ister noktalı virgül, her şey yerinde güzel dedirtmiyor mu: “Çürümüş muktedir, sanal, hakikat, gerçek ve bakidir”. Ne anladınız? Herhalde olacaksa doğrusu şu olmalı: “Çürümüş muktedir, sanal; hakikat, gerçek ve bakidir” (virgülü ve noktalı virgülü ile toplu örnek!). İki nokta üst üste de artık kullanılmıyor gibi. Örneğin; “Bu da şöyle açıklanabilir” dedikten sonra kullanılmaması; nokta konup açıklamanın izleyen cümlede yapılması.

17. Metinlerde, alıntı cümlelerinin sonunda nokta ile verilişi uygun mu? Diyelim şöyle: “Ahmet Bey, görüşmemizde, ‘Onları bir daha gözüm görmesin.’ dedi.” diye yazmak? Eskiden ben de noktalı alıntı kullanırdım ama sonra (hele hele ayraç içinde değilse) cümle içinde cümle tarzında nokta kullanımı hiç hoş gelmiyor bana; hatta, cümlenin akış (gözle okuma) hızını da ketliyor gibi. Ciddi yayınlarda noktasız (örneğimizde şöyle: “Ahmet Bey, görüşmemizde, ‘Onları bir daha gözüm görmesin,’ dedi.”) kullanım seçilirken, birçok yazar büyük bir ısrarla nokta kullanıyor. Özellikle sanal sosyal paylaşım ortamlarında, birisinin yazısı paylaşılırken, ilk bakışta alıntı olduğunun anlaşılmasını mümkün kılacak noktalama işaretinin (çift tırnak) kullanılmaması ya da gerekli özenin gösterilmiyor oluşu da dikkati çekiyor. 

18. Sevilen bir uygulama da, sözcük içine ayraç yerleştirerek, sözcüğü (ayraç içi ve dışıyla) iki anlamda okunur kılma. E, çoğu kez işin esasına uymuyor yapılan: “Akşener orta sa(ğ)hadan vursun”. Tamam; futboldaki mevki, siyasi mevki ve ‘sağcılık’ bir arada kullanılmak istenmiş ama olmuyor. Ya da, “Kıb(p)rıs”; “oldu(kları)ğu” örneklerinde olduğu üzere. “Şiir(in) (hayat bulmuş hâli) gibisin dostum!” diye yazmaksa; dostunuza şiirsel bir güzelliği yakıştırmakla birlikte sizinle paylaştığı şiire de atıf yapıyorsa (dostunuzun şiirin anlattığı ile örtüşen varoluşsallığına), yoğunlaştırılmış bir ifade olarak güzeldir herhalde.

19. Üç nokta ve ünlem imine de bir haller oldu. Üç nokta, diğer kullanımlarını bir yana bırakırsak, cümle sonunda, cümlenin duygusal ifade yükündeki derinliği, öteliği falan temsil ederdi. Eğer o duygu ifadesi ünlemle pekiştirilmişse üç nokta ondan sonra gelirdi; önce duygu, sonra duygunun derinliğine işaret etmek üzere. “Ne iyi çocuktu!…” diye yazardık eskiden. Şimdi ise, ne hikmetse, şöyle yazmak tercih edilir oldu: “Ne iyi çocuktu…!” Ne denmek isteniyor? Hatırlatalım; ünlem bildiren sözcüklerin arkasından ya da duygu ifadesi olan cümlelerin sonunda ünlem imi kullanılır. Ancak; ‘küçümseme, yerme, alay, alaysılama’ ise söz konusu duygu, kullanımı şöyledir: “Gerçekten çok zeki (!); ahizeyle avizeyi karıştıracak kadar.” Bazen de, soru imi ile birlikte: “Konut diye bin odalı sarayda mı oturacak?!”

20. Ben bazen, noktalı virgül yerine ‘kısa çizgi’nin (-) ifadeye olumlu bir farklılık kattığını ya da bazen kaçınılmaz bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bazı işgüzar dergiciler yazara hiç danışmadan -lüzumsuz addedip herhalde- çekip alıveriyorlar. Kendimden örnek vereyim: “DGM’de (bazı ek tutuklamalarla dava ‘gizli örgüt kurma teşebbüsü’nü yargılamaya dönüştürülmek istense de -ki, boşa çıkarılmıştır) Sargın ve Yağcı’ya iki iddia ile suç yüklenmeye çalışılacaktır…” Şimdi, bu örnekte, kısa çizgiyi kaldırmanın (‘yanlışı düzeltme’[!]nin) okura bir yararı var mı? 

21. Sonu “:00” biten saat bildirimlerinde ekin “:00”a göre yapılması; örneğin, “21:00’de” değil de, “21:00’da” diye yazılması ve ses uyumuna özen gösterilmemesi de (21:45’te denilmek yerine, 21:45’de denilmesi gibi) sık rastlanan arızalardan. (Sert ünsüzlerle [p, ç, t, k, f, h, s, ş] biten bir sözcüğe ‘c, d, g’ ünsüzlerinden biriyle başlayan ek geldiğinde eklerin önseslerinin sertleşmesi kuralı: ‘simit-ci… simitçi, ağaç-dan… ağaçtan, çalış-gan… çalışkan’ gibi.) 

22. ‘Çekim eki’ (‘ad durum eki’) ve ‘yapım eki’ olarak ‘-de’nin bitişik yazılması (‘biçiminde, evde, …’ gibi) ve dahi anlamındaki ‘de’nin (‘bağlaç’) ayrı yazılmasına ilişkin kuralın ezici bir milli irade ile tanınmaması faslına girmek istemiyorum. Kuralın öğrenilememesinin ya da reddinin -münhasıran- psikolojik ve sosyolojik açıdan değerlendirilmesinin uygun olduğunu düşünüyorum. (Birbirinin yerine kullanılması: tersine kural uygulamasının ötesinde, doğru kullanılan yerde ayrı bir sözcük olduğunun unutulması da ilginç: “Ahmet de geldi” yerine, “Ahmet te geldi” gibi). İlgi eki (bitişik yazılması gereken: ‘benimki, Murat’ınki, …’ gibi) ve bağlaç olarak (başlıbaşına sözcük olup ayrı yazılması gereken: ‘Bir de baktım ki ortalık karışmış’ gibi) ‘ki’, soru eki olarak (ayrı yazılması gereken) ‘mi’ de ileri uzmanlığı gerektirenlerden. 

 

 

Değerlendirme

Zygmunt Bauman, Modernlik ve Müphemlik5 isimli eserinde, modernlikle müphemlik arasındaki geçimsizliği (ya da, kan uyuşmazlığını) merkeze almıştır. Müphemlik, “Bir nesne ya da bir olayın birden fazla kategoriye sokulabilmesi demekt[tir]” (kitabın ve ‘Giriş’ bölümünün ilk cümlesi böyle başlamaktadır). ‘Birden fazla kategoriye sokulabilir olma hâli’, modernliğin asla tahammül edemeyeceği şeydir ve yol açtığı ‘belirsizlik, kesinsizlik, düzensizlik ve kararsızlık’la modernliğe endişe yaşatır. Modernliğin selameti ve salimliği adına, hiçbir şey rastlantıya bırakılmamalı, her şey belli bir yapısallığın atfedildiği çatı altında yerini yurdunu bilmeli, sınıflandırılıp tanımlanmalıdır.6 Modernlik, ‘düzen/lemeler’ çağının adıdır, bir başka deyişle. Tanımlanamazlık, tutarsızlık, uyumsuzluk, kararlaştırılamazlık ya da ikircimin… neden olduğu ‘kaos/ kargaşa’nın tam karşıtıdır. O anlamda, ‘modernleşme zihniyeti’ de, ‘düzenin ötekisi’ (kaos) karşısında yaşanan telaşın davet ettiği, bir tür, ‘düzenleyici pratikler üzerine tefekkür’dür diyebiliriz. Tefekkürü ile müphemlikten modernliğe geçişin (modern dünyaya kabul ve katılımın) ölçüsünü düşer, sınırlarını çizer -işini görürken hoşgörüsüzdür. 

Peki; benim, ‘değiniler’e geçmeden önce, peşrev faslında andığım, dilin kullanımında ortaklaşılabilir kuralların ve önsel yapısallığın gözetilmesini önemsemem; dile dair özenin ya da duyarlığın, o dilin etrafında ya da dillerin karşılaşması ile kurulan kamusallığa dair bir duyarlık olarak dikkate alınmasını bir ihtiyaç olarak ihsas edişim nereye oturtulmalı? Eprimiş bir modernlik hassasiyeti, yersiz bir müdahalecilik ve hoşgörüsüzlük olarak anılabilir mi? Yoksa, modern öncesi dil mirasını tüm bileşenleri (ve hakikatliliği) ile modernleşme sürecine katamayan (dille ilişkisinde de, tutarlı ve hayata yaslanan  bir modernleşmenin içinden geçemeyen) tarihsellik/ toplumsallık zemininde bugün yaşananın, ‘premodern keyfiyetin (hâlin)’ ‘postmodern’ savruluşu/ taşkınlığı olarak alınması daha mı makuldür? Dahası; farklılıkların eşitçe, özgürce ve barış içinde birbirlerine seslenip iletişim ve etkileşimde bulanacakları kamusal alanın dilini ‘neyapsangiderci’ bir rastgeleliğe terk etmek, ‘öteki’ni ‘ortaklaşma’ katında ihmal etmek anlamına gelmez mi? Önemsenen, ortaklaşa kullanılan dile saygı ise, o olmadan, kamusal alanı farklı anadillerin karşılaşmalarına özgürce ve eşitlikçi kabulle açmak mümkün müdür?

Kanımca dile saygı, dille aramızdaki mesafeyi tanımakla mümkündür. Mesafe, kamusallığın yerleştiği -ya da, ona imkân tanıyan- sorumluluk alanıdır. O anlamda değinilerim de, alan düzenlemesine dışarıdan (mütehakkim) ölçü dayatmak değil; sorumluluğa dayalı özgür alış-veriş ve müzakere alanını inşa etme özeni olarak alınmalıdır. Ötesi, rastgeleliğin, keyfiliğin şiddetidir. 

Verdiğim örneklerden bazıları keyfe keder gibi görünebilir. Ama birçoğunun sıklıkla yinelenen önemli yanlışlar olduğu da göz ardı edilemez. Daha da kötüsü, doğru kullanım diye bir özenin olmaması; hatta, özenin giderek aşağılanır olmasıdır. Bu bana, dil hassasiyetinden (ya da, dilin gereksinimlerinden) de öte, ‘varoluşsal’ bir sorun gibi gelmekte: ‘Modern sonrası’ bir tür umursamazlık; bilmemeyi ve bilmek istememeyi meşrulaştırmak; dille kurulan gayrı meşru ilişkinin fütursuzca sergilenebilir olduğu bir tür ‘mahremin sakınımsızlığı’ “hâlet-i rûhiyye”si, falan. Şiddetin neşet ettiği yer de orasıdır. Kimi örneğinde, lümpenliğin.

 

1 Bendeki örnekleri; Dil Derneği Yazım Kılavuzu/ Dil Derneği Yayınları: 1, 3. Basım 1995 ve Türkçe Sorunları Kılavuzu/ Necmiye Alpay, Metis Y., 2000.

2 Ben burada, Misalli Büyük Türkçe Sözlük’ten (İlhan Ayverdi, Kubbealtı Y., 2. Basım, 2006) yararlanmış oluyorum. Aksi belirtilmedikçe, kullandığım sözlük Ayverdi’ninkidir.

3 Türk Dili Sözlüğü/ Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, 3. Basım, 2000. İlhan Ayverdi’de böyle bir karşılık (‘tehcir’ anlamına gelen) yok. 

4 Yazım Kılavuzu, s. 47.

5 Modernity and Ambivalence (1991), çev. İsmail Türkmen (1. Basım 2003, 2. Basım 2014), Ayrıntı Y.

6 Kitabının ilerleyen bölümlerinde, ‘modern sonrası’nın, bir bakıma, modernliğin baş edemediği müphemliğin boy gösterişi olduğunu söyleyecek olan Bauman, -bu noktada- modernlik karşısında bir tepki/eleştirel tavır olarak ‘modernizm’i de hatırlatacaktır.  Bauman’a göre modernlik, Batı Avrupa’da, “17. yüzyıldaki bir dizi derin toplumsal, yapısal ve entelektüel dönüşümle başlayan ve Aydınlanma’nın gelişmesiyle kültürel bir proje olarak; Kapitalist [neden ‘K’ acaba?] ve daha sonra da komünist endüstri toplumunun gelişmesiyle de toplumsal olarak kurulan bir yaşam biçimi olarak olgunluğa erişen tarihsel bir dönemdir” (vurgu bana ait). Modernizm ise, kesinlikle modernlik değil; 20. yy’ın başında olgunlaşan ve geriye dönüp baktığımızda, ‘postmodern’ projenin ilk izlerini taşıyan ‘sanatsal, felsefi, edebi’ bir akımdır: “Modernizm akımında modernlik, bakışını kendine çevirdi ve nihayetinde kendi imkânsızlığını açığa vuracak ve böylelikle postmodern yeniden değerlendirmeye yol açacak olan kendinin farkında olma ve keskin bir görüş meziyetlerini kazanmaya çalıştı” (agy., s. 15, dipnot -buradaki vurgular da bana ait).

Reklamlar


No Responses Yet to “Dil Arızaları”

  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: