Keskin Bir Hayat, kararlılık, samimiyet ve Eren Keskin

14Tem22

Bu yazı, Birikim dergisinin Mayıs 2022 tarihli 397. sayısında yayımlanmıştır.

Beka kaygısını —Teşkilât-ı Mahsûsa’dan Özel Harp Dairesi’ne, oradan JİTEM’e, vs.— her daim derininden ses veren İttihatçı geleneğiyle takdis edip “Türklük Sözleşmesi” üzerinden hesap sormaya teşne devlet zihniyetinin makul; sözleşmeye iltifatkârsız, muhalif ya da muarızı olanlara şiddetle mukabeleyi hak gören linççi milliyetçiliğin makbul addedildiği siyasi coğrafyamızda (eşitlik-özgürlük/demokrasi talepleriyle birlikte) “insan hakkı savunuculuğu”nu bir yaşam tarzı olarak seçmek, ustura ağzında yaşamayı göze almaktır  âdeta. İşte, Eren Keskin, o göze alıcılığı, “epik bir kahraman” edasıyla da değil, sıradan insan samimiyeti ve alçakgönüllüğüyle sırtlanabilmesiyle sıradışı bir karakterdir benim için. O karakter ki, herkesin solcu, herkesin mağdur olduğu, lakin insan hakkı savunuculuğunun pek de muteber olmadığı evimizde, keskin bir hayatı kararlılıkla üstlenebilmenin dayanakları ve hikmetini meraklandırmaya sevk ettiği için de ayrıca kıymetlidir. Eren Keskin/ Keskin Bir Hayat1 kitabını okuduğumda, andığım dayanak ve hikmeti, —umumi söylemde her ne kadar “kişisel gelişim piyasası”na yenik düşmüş bir tabirse de— “kendi olabilme” maharet ve marifetine yordum ben.

Şu önerme ile devam edeyim öyleyse: Eğer insan hakkı, herhangi bir ideolojiye, siyasete, inanca, etnik kökene, dile, cinsiyete, ulusa, vs. aidiyetle değil de, salt “insan” olmak üzerinden tanımlanıyor (ya da, muteber) ise, o hakkı savunacak olanın da, —savunuculuğunda tutarlı ve samimi olmak üzere— kalabalıkların tâbi olduğu aidiyetlerden uzak, kendiyle barışık ve yeterli (o anlamda müstakil/özerk) bir kendilik kumaşına sahip olması icap eder2. İşte; hem insan hakkı ihlallerine duyarlılığı, hem de o duyarlık ve ilginin kendisine yaşatabileceği mağduriyet ve olası belalar karşısındaki sağlıklı ve salim duruşuyla Keskin, o kumaştan biçilmiş bir erdemlilik örneğidir. Peki, Keskin’in şahsında bu kumaş nasıl dokunmuştur, anlamaya çalışalım.

ÇOCUKLUK/AİLE

Anne-babanın çocuk özlemini üç yıl sonra sona erdiren Eren’in hayatına dair hatırladığı ilk kare, anneannesine her gittiklerinde sergilenen, “Çekilin Eren deliyooor!” oyunundandır. (“Hayata dair hatırladığım ilk kare sanırım buydu. Ötesi yok, buradan başlıyor.”) Henüz üç yaşındayken annesi Sevgi Hanım’ın diktiği askılı, pileli elbisesi, saçında kurdelesi, iç merdivenin üst basamağından, “Eren deliyooor!” diye seslenip salonda oturan dayılarının alkışlarıyla merdivenlerden aşağı doğru süzüldüğü sahnedir, ilk anısı. Andığımız kendilik kumaşının nasıl dokunmuş olabileceğine ilişkin yeterli malumata sahip olmamakla birlikte, bu (“hayata dair”) en erken anısında, küçük Eren’in, sevilme-kabul-beğenilme-takdir-güven ilmeklerinin o kumaşa doğru, hem kendi marifeti, hem de çevrenin iltifatı ile atılmakta olduğunu görebiliriz herhalde. 

Yumuşak huylu bir dedenin; “[K]arakter itibarıyla, baskın kişiliğiyle her zaman idolüm olmuştur. Hiçbir erkeğe boyun eğmeyen, yaşadığı döneme göre ileri görüşlü, okumaya önem veren, devrimci bir kadındı,” dediği (Cumhuriyet gazetesi solcusu, Kürtleri —silahlı Apo’suyla değil, Kemal Burkay misali— şiirli yüzleriyle “seven”, “kurtarıcı” Atatürk hayranı Kemalist) anneannenin3; o annenin, ortaokul son sınıfta ciğerlerinden rahatsızlandığı için okuldan aldığı, erkek çocuklar üniversitelere gönderilip el üstünde tutulurken “eril zihniyetli” annenin ev içi titizliğine mahkûm kıldığı, mahkûmiyetini eline geçirdiği her kitabı okumakla telafi etmeye çalışıp kendisinden esirgenen sevgiyi (kaldı ki adı da Sevgi’dir!) kızı Eren’e hasreden annenin; annenin ilk erkek arkadaşı olup eşini gezmelerden, tiyatrolardan, sinemalardan, arkadaş toplantılarından eksik etmeyen, —“Müjgân”la müphem yakınlığıyla kalp ve güven kırsa da— eşini ve kızını çok seven (“Babamı en çok ismimden dolayı seviyorum. Eren ismini babam koymuş ve ismimden çok memnunum [“Emire”nin sadece kâğıt üstünde kalmasını sağlayandır baba]. Babamla ilişkim her zaman yakındı. Ben babamı çok severdim, onun da beni çok sevdiğini bilirdim, bunu her zaman hissettirdi.”4), yitirdiği kardeşinin acısını ömür boyu yüreğinde taşıyacak denli kırılgan ve hakikatli, daha lisedeyken kızıyla rakı içmesini becerebilen babanın; baba-büyükbaba üzerinden —adı açıkça konulmamış olsa da— Kürtlüğün; ihtimal, son yolculuğa çıkışına eşlik eden papazla bir Hıristiyan olarak son nefesini vermişse de büyükbaba marifetiyle Müslüman mezarlığına gömülen Josephine yengeyle Ermeniliğin (ve “Soykırım”ın acı izlerinin) ve dört erkek kardeş yanında “hep yok sayılmış” Zehra halanın intiharına tanıklığın mahsulüdür, Eren (Keskin).

Hasılı; anneanne evinin merdiven başından aşağı “deliyooor!” diye ünleyen küçük Eren’in insan hakları savunuculuğuna soyunuşunun kararlılık ve samimiyet çıpaları böylesi melez (verimli ve besleyici) bir tarihselliğin derinlerine atılmış olacaktır/olmalıdır. Edip Cansever’den esinle, “hiçbir yere gitmeyen çocukluğun gökyüzü” samimi ve kararlı insan hakları savunuculuğu olarak açılmış olmalıdır Keskin’in göğünde.5  

MÜCADELE/KARAKTER

Keskin’in, takip ettiği ilk davadan (Devrimci Doğu Kültür Derneği’nin [DDKD] 12 Eylül sonrası tutuklanan üyelerinin davasından) itibaren Kürt siyasi çevrelerinin, gözaltında taciz ve tecavüze uğrayan kadınların ve kayıp yakınlarının davalarına, 1986’da kurulan Tutuklu ve Hükümlü Aileleri le Dayanışma Derneği (TAYAD) avukatlığına, 1986’da kurulan İnsan Hakları Derneği’ne 1989’da üye oluşuna6, 1990’da İHD İstanbul Şube’sinde “Kürt meselesinin temel bir mesele olduğu” tezine bağlı kalış(ın)a, ’90’ların “karanlık dehlizleri” ve sonrasındaki gerginlik ve endişe yüklü, upuzun ve meşakkatli hak savunuculuğu ve avukatlık yolculuğunun ayrıntılarına girmeyeceğim.7 Ama Keskin’in, o nice badire ile yüklü yolculuğu kararlılık, samimiyet ve zarafetle yüklenişini, kendiyle barışık ve bağdaşık bir kendi olma hukuku içinde inşa ettiği kanaatime ilişkin bazı tespitlerimi paylaşmak isterim. 

Belki de, dışarıdan bir bakış içinde onu en kendine mahsus kılan makyajıyla başlamalıyım. Hiç yüz yüze karşılaşmadığım Keskin’i, İstanbul’dan ayrılmadan önce her cumartesi—eşimle birlikte— katıldığımız “Cumartesi Anneleri” buluşmasında (sonra sonra “Cumartesi İnsanları” diyenler olduysa da, bana oranın ruhunu taşıyan hep anneler/kadınlar olmuştur) biraz uzaktan, sürmeli gözlerini örten buğulu bakışları arkasından seçerdim. İşte, daha lise ikide (kardeşi Nuri ile birlikte) “Halkın Birliği” grubu ile sola yazılıp grevlere, eylemlere, protesto yürüyüşlerine katılan o Eren’e, lise üçte bir ‘regl’ kanaması ile yataktan solgun kalkıp annesinin sürdüğü allıkla toplantıya gittiğinde, “örgütün okul sorumlusu şefi ve sevgilisi” (nasıl sevgili olunmuştur, o ulvi devrimcilik ahvalinde, o da ayrı) makyajlılığını yüzüne vurarak devrimci için makyajın “yasak” olduğunu ‘uygun’ bir dille hatırlatacaklardır. Lakin, ertesi gün annesinin tuvalet masasından kalktığında pudrası, allığı, rimelli kirpikleri, çekilmiş sürmeleri ve bordo rujlu dudaklarıyla o küçük düşürücü, faşizan tavrı elinin tersiyle itmiştir bile: “Sonra aynadan bir daha dikkatlice yüzüne bakar, bu halini çok sever. Bundan sonra böyledir artık.” O ‘şefler’ sonradan her şeyi bırakıp devrimciliği terk etse de, Eren, kendiyle barışık-bağdaşık devrimciliğini sürdürecektir: “Makyajımı yapmayı bir daha hiç bırakmadım. Şekilcilikten vazgeçmemizin zamanı çoktan geldi ve geçiyor artık. Tepkisel olarak başlasam da makyaj yapmayı çok sevdim ve herkes de bu halimi kanıksadı.”8 

Bayrampaşa Cezaevi’ne hükümlü olarak yolu düşüp de Özel Tip’ten —özel ricalarla— PKK Davası’ndan tutuklu olanların koğuşuna alındığında koğuş temsilcisi Selma ile yaşadıkları da benzerdir. Rahat-hazır ollar, yerde sürünmeli sporlar, vs. askeri katılıkla belli bir hiyerarşi ve devrimci disiplin dahilinde yürütülen koğuş hayatını reddettiğinde, Selma’nın, “Heval sen Türk solundan çok etkilenmişsin”i “küçük burjuva” arızalarıyla suçladığı Keskin’e çok gelir haliyle. “Halbuki,” der, “ben Türk soluna tavır alarak ayrılmışım.” Dışarıda, roman okumanın devrimci kaygılar yanında zaman kaybı olduğunu telkin eden (“sığ solcu”) anlayış, içeride, —bilhassa o PKK koğuşunda— eril ve askercildir. Gerilla iken komutanına platonik bir aşk hissettiğini itiraf eden kızın (dersler sonrası eleştiri-özeleştiri için ayrılan platforma çıkıp), “Ben nasıl böyle bir hataya düşerim,” diye hayıflanmalarını, âşık olmanın çok insani bir duygu oluşuyla yatıştırmaya çalışan Eren’in karşısında, “Sen nasıl böyle konuşursun? Örgütsel ilişkiler önemlidir, sen bu tavrınla insanları örgütsel ilişkilerden kopartıyorsun!” diye zılgıtı çeken ya da saçlarına düşkün, elleri sürekli uzun saçlarının üzerinde gezinen genç kızın saçını ortalık yerde tarayıp örerek çat! diye kesen bir Selma ve sessizce ağlayıp karşı gelemeyen bir Eylem vardır. Ya da, “örgüte yardım yataklık” suçlamasıyla içeride olan, üç erkek kardeşinin yanına bıraktığı küçük kızı Diren’i merak eden anneyi teselli ederken, “İpek senin yanına geldiğinde örgütsel yaşamdan kopuyor,” diye karşı duran, İpek’i siyasi ilişkilerden uzaklaştırıp kahvaltısını bir başına yapma yaptırımı uygulayan bir koğuş iradesi.910

İnsani ve çocuksu yanlarını ihmal ederek (ya da, cezalandırarak) devrimciliklerini büyütmeye soyunanların (lakin, devran döndüğünde kendisi de dönenlerin) karşısında, bilakis, insani, çocuksu ve kadınsı yanlarına tutunarak (kendini/kendiliğini inkâr etmeden) siyasi kararlılığını büyüten bir Keskin vardır. 1990’da İHD Diyarbakır Şube Başkanı olan, ilk ‘faili meçhul’ cinayete kurban giden (Ankara’daki HEP Kongresi sırasında onu düşkün olduğu lunaparka götürüp kenarda bekleyen) Vedat abisinin “Anacığım gel sana bir kadeh rakı içireyim”ine icabet eden de11, İstanbul Şube Başkanlığı’nı yürütürken birlikte çalıştığı Doğan’a, Veysi’ye, Şaban’a ablalık edip sofralar kuran ve dertlerini dinleyen12 de, sofralarında oturduğu Musa Anter’in, Yaşar Kemal’in, Çetin Altan’ın sohbetlerinden “iktidar” olma, “öne çıkma” erilliğini ayırt eden de, eylemlerden ya da gözaltılardan sonra dostlarıyla demlenmeyi ihmal etmeyen de, anne-babasıyla büyüttüğü Galatasaraylılık tutkusuyla toplantı programlarını maç saatine göre düzenlemeye çalışan da, Roboski’den sonra yılbaşı kutlayamayan da odur. 

Ve ama, daha lise yıllarında, Kürt meselesi ve Ermeni Soykırımı’nı —sol pek ilgili ve haberdar  değilken— ele alabilen ve ordu, millet el ele yürüyorken “Kemalizm faşizmdir” diyen İbrahim Kaypakkaya’ya hayranlık duyan da, cinsel saldırıya maruz kalan genç kadın arkadaşlarını masaya oturtup emperyalizme karşı bildiri okutan sol zihniyet karşısında, “kendini iyi hissetmiyorsan, hazır hissetmiyorsan açıklama yapma, hiçbir şekilde arkadaşlarını dinleme” demiş olan da, İHD içinde bile müessir eril toplumsal cinsiyetçi, homo ve transfobik bakışı ayrıştırabilen de, Kürt meselesindeki çabasına saygı duymakla birlikte trans kadınlarla ilgilendiği için alay eden Kürtlere karşı kararlılığını muhafaz eden de, “Bu kelimeyi kullanmadınız değil mi?” diye yardımcı olmaya çalışan hâkime “Yoo, kullandım” diye mukabele edip Kürdistan’a Kürdistan demekten vazgeçmeyerek cezaevinin yolunu tutmayı göze alan da13, pek kimse cesaret edemezken Levon Ekmekçiyan’ın ailesinin ve Öcalan’ın avukatlığını üstlenen de, netameli koşullarda beş yıl Özgür Gündem Genel Yayın Yönetmenliği yapan (hakkında yurtdışına çıkma yasağı çıkarılan) da, 90. yılında Ermeni Soykırımı anmasına ilişkin basın toplantısı kararı alanlardan biri de, Lice olayları için gittiklerinde Alay’a alınıp sıraya dizilerek idam mangası tarafından “Hedef alın! Ateş!” komutuyla  öldürülmeyi beklerken yüzbaşının “Defolun gidin ulan!”ıyla nasıl kaçıştıklarını hiç gocunmadan bizimle paylaşabilen de (“Kulaklarımıza inanamamıştık. Hepimiz aynı anda kaçmaya başladık. Ömrüm boyunca hiç bu kadar hızla koşmamıştım. Hepimiz arabalara kadar yüz metre rekorunu kırdık.”), o, epik kahraman edasından uzak, samimi ve kararlı insan hakları savunucusu Eren Keskin’dir.1415 

KISSADAN HİSSE

İnsan hakkı savunucusu bir hukukçu olarak, muhataba, “Sen mağdursun, biz sana yardım ediyoruz,” diye yaklaşmamak gereğinin altını çizer, Eren Keskin16; “Biz hep eşit davrandık,” diye ekler. Çok önemli bir ayrım: hak arama hukukunun ötesinde, “insani zeminde ortaklaşma” —ve o nedenle değil midir ki, işkenceyi ve her türden kötü muameleyi yenecek olan “insanlık onuru”dur. Mücadelesinde Keskin’i kararlı ve samimi kılan da, sağaltıp kendi kalmasında ihya eden de o insani zemindeki ortaklaşması, dostluklarıdır: “… ama ilişkilerimizin ve arkadaşlıklarımızın bizi tedavi ettiğine inanırım. Çünkü bu coğrafyada hiçbir zaman iyi olamayacağımızı biliyorum.”17

Serdar Ortaçlar, Reha Muhtarlar, Ertuğrul Özkökler ve 10. Yıl Marşı’yla, “hainlik ve” suçlamasıyla sürgün edip ülke hasreti içinde toprağa verdiğimiz Ahmet Kaya, karşılaşmalarında, “Sol’un en güzel kadını,” diye hitap edermiş Keskin’e. Sırtında yirmi yedi yıllık hüküm, gözlerinde ısrarlı sürmesi, kararlılığı, samimiyeti ve “insan”ı merkezine alan yaşama kaygısıyla “sola ünlem işareti” olsun, derim, ben de.18 

_______________________________________

1 Bircan Değirmenci, İletişim Y., 2022.

2 Kuşkusuz en başından itibaren (doğumla birlikte yani) kendimizi (kendiliğimizi) “ilişki” içinde kurarız; ben ve ötekinin ayrımsız yanılsamalı bütünlüğünden, ötekine itibarla kendimiz oluruz. Bu ise, bizi, hep, kendiliğimizi kuracağımız 

bir “dış”ı tanımaya/tanımlamaya tâbi kılacaktır. Demek, tâbiiyet, kaçınılmaz. Burada, ihsas edilen/edilecek olan fark, kendimiz olmayı yönlendirecek dış ile kurduğumuz temasın bizi ne denli “varoluşsal özerklik”imize emanet edip etmediği, o anlamda ne denli “kendimiz olma” yolunda yürüyüp yürüyemediğmizdir.  

3 Agy., s. 23.

4 Agy., s. 310.

5 “Beni ayakta tutan şey ailemin desteğiydi,” der, Keskin, tutukluluğunda. “Babam ve kardeşim her hafta eli kolu dolu gelirlerdi. Ben kiraz seviyorum diye kilolarca kiraz getirirlerdi. Alışkın olmadıkları bir durum olmasına rağmen her zaman beni anladılar ve destek oldular. Çok üzülüyorlardı ama hiçbir zaman bir kızgınlık duymadılar,” diye ekler (s. 164). Mesela; yine kızını görmek için gelen bir annenin, Keskin’in annesi Sevgi’nin ziyaretteki ağlayışına verdiği tepkiye (“Düşmanın karşısında ağlama!”) annesinin ellerini havaya kaldırarak “Nerede düşman? Hani nerede?” diye mukabele edişinin Eren’i kahkahalara boğuşu, Keskin’i ayakta tutanın “bilinç”ten ziyade insani değerler (sevgi, şefkat ilişkisi) olduğunu anlatır bize (s. 163-164). 

6 Bu arada, İHD ve TİHV kurucusu (“üç darbe gören, asker eşi olmasına rağmen resmî ideolojiye kapısını kapayan, 12 Eylül döneminde cezaevlerinde işkence görenlerin sesini duyurmaya çalışarak tüm tutuklularına annesi olan” [s. 278] “Leman Teyze”yi de saygıyla anmış olalım. 

7 Söz konusu ayrıntılar; Vedat Aydın, Apê Musa ve Medet Serhat’ın katledilişlerinden, Özgür Ülke gazetesinin bombalanışı, Şırnak ve Lice ‘olayları’, 1996 Diyarbakır E Tipi Cezaevi görüşünde mahkûmların demir sopalarla dövülerek öldürülüşü, 27 Mayıs 1995’le başlayan “Cumartesi Anneleri” (kaybettirilenleri anma ve hesap sorma eylemliliği), Akın Birdal suikastı, Ahmet Kaya linci, Öcalan’ın avukatlığı, “Hayat Dönüş Operasyonu”, Hrant Dink’in katli, Roboski katliamı… ve LGBTİ+ mücadelesine değin, Keskin’in hak savunuculuğu ve avukatlık yaşamını ören olay ve olgular  olarak kitapta okurun hatırlaması ve tanıklığına sunulmuş. Bu olay ve olguların, özellikle vurgulamak istediğim “insan hakkı savunucusunun samimiyet ve kararlılığının dayandığı kendi olma marifet ve mahareti”nin mihengi olarak alınması uygundur herhalde.

8 Agy., s. 70, 71.

9 Agy., s. 155-160.

10 O koğuş iradesini temsil eden Selma, 1999’da cezaevinden çıktıktan sonra yurtdışına gidecek, Türkiye gazetesine verdiği röportajda örgütü aleyhine açıklamalarda bulunacak; Keskin’se, gönüllü gelip gönüllü ayrıldığı koğuşta yaşadığı Selma örneğini, “örgütsel bir tavır değildi” diye değerlendirecektir. Benimse,  Aytekin Yılmaz’ın ’90’lı yıllarda PKK koğuşundaki tanıklıklarını (ya da paylaştığı tanıklıkları) hatırlamam kaçınılmazdır. Polis işkencesinde çözülen 18-19 yaşındaki Berfin’in Urfa Kadın Hapishanesi’nde “parti talimatı”yla tutuklanıp kendisinin kabul etmediği birçok suç iddiası ile sorgulanışı, altmış kişilik yoldaş grubu tarafından bir küçük odaya kapatılışı, nihayetinde her şeyi kabullendiğinde halaya duruluşu ve boğmaya çalışarak, kafasını duvara vurarak infaz edilişi unutulur gibi değildir: “Gardiyanlar sabah sayımı için geldiklerinde, cesedi kapı önünde bulurlar. Ama görünen manzara inanılmazdır. Hain diye öldürdükleri Berfin’in iki eli de zafer işareti yapılmış bir halde kilitli kalmıştır” (Yoldaşını Öldürmek, İletişim Y., 2021 [2014], s. 107-115).

11 Agy., s. 99-100.

12 Misal; Şaban ve Veysi, derneğe saldırı olduğunda kendilerini siper edip ablalarını korumuş dostlarıdır. Ya da, yere yatarak gerçekleştirilen bir protesto eyleminde, “Abla dikkat et, saçın bozulmasın” diye şakacıktan onu sahiplenebilen dostları.

13 Agy., s. 151-152. 

Bu noktada, ifade özgürlüğü bağlamında, hatırlamakta yarar var: Köln’deki bir konferansta Keskin, “Kürdistan’da bir savaş politikası olduğunu, kadınların özellikle askerleri şikâyet etmeye çok korktuklarını örnekler vererek” (s. 194) anlatır ve daha sonra hakkında (Necla Arat, Fatih Altaylı’nın hikâyedeki yerlerini anımsayalım) “devlet güçlerine hakaret”ten dava açılır. “Cezası kesinleştikten sonra İstanbul Barosu’ndaki kadın avukatlar Cumhuriyet gazetesine Eren Keskin’le aynı görüşü paylaşmadıklarına ilişkin tam sayfa ilan verir.”  Cumhuriye Savcılığı, Keskin’in meslekten men edilmesi talebiyle Adalet Bakanlığı’na başvurur. Baro Başkanı Yücel Sayman, “Düşünce ve ifade özgürlüğü suç olamaz,” diyerek menni reddetse de, Barolar Birliği bir yıl meslekten men kararı verir (s. 200). 

14 Agy., s. 135.

22 Ekim 1993’le birlikte yaşananlar sonrası Lice’ye giden Eren Keskin’e on-on bir yaşında bir erkek çocuğu Kürt olup olmadığını sorar. “Kürt’üm,” der, Keskin (andığım üzere, büyükbabası üzerinden keşfettiği kısmi bir Kürtlüğü de vardır hani). “E o zaman niye Kürtçe konuşmuyorsun?” diye diklenir oğlan. N’apsın, “bilmiyorum” der, Keskin. “O sihirli sözü de mi bilmiyorsun peki?” diye ısrar eder oğlan. Şudur, hiç olmazsa bilinmesini istediği sihirli söz: “Berxvedan jiyan e’!” (‘yaşamak direnmektir’) (s. 134). Keskin’den hesap soran çocuk, Hawar Dicle belgeselinde gördüğümüz, çatık kaşlarıyla “korucu olmayacağız!” diye çıkışan (ve sonradan avukat olduğunu bildiğimiz) oğlan mıydı acaba? Bir yandan da, o yaşta bir çocuğun, ‘direnmek’ten öte bir hayat tanımamış olmasının inciticiliğiydi beni sarsan: Hayatı, kendi olmak suretiyle büyüdüğü ve katıldığı bir ortaklaşma değil de, öyle ol(un)maması için tahakküme maruz kaldığı şey olarak yaşamak. Ve de, erken büyüyerek büyüklerin hayatını (tüm öfkesiyle) yaşamaktan başka yol bırakılmamış olmak!

15 Buraya değin bazı ipuçlarıyla ihsas etmeye çalıştığım Eren Keskin karakterinin izdüşümlerini (kitapta da anılan) birçok örnekte gözlemlemek mümkün. Mesela; boşanma davası gerekçesiyle bürolarına gelen adamın bir vesileyle yakalanıp üstünde silah çıktığında ifadeye çağırılan Eren Keskin için adamın, “Ben aslında onu öldürmeye gittim ama bana o kadar iyi davrandı ki ben kıyamadım,” deyip daha sonra cezaevinden mektup yazıp özür dileyişi (s. 254-255) ya da askerdeyken ağır işkence gördüğü şikâyeti ile gelen (arkadaşlarının, “Eren Keskin’i bul, o seninle ilgilenir,” diye yolladığı) yıllarca bazı ilçelerde Ülkü Ocakları başkanlığı yapmış kişinin daha sonra Keskin’in siyasi kimliğini öğrenip “Ben artık oyumu HADEP’e verdim,” der oluşu (s. 350-351). Ya da, 10 yıl yattığı cezaevinden tahliye olduğunda, “Kimmiş bakalım bu cesur ve süslü avukatımız? Herkes ondan söz ediyor,” diyerek büronun kapısından giren (PKK’nin kurucu kadrosundan) Sakine Cansız’la kurduğu güzelim dostluk (“Benim makyaj yapmam size çok mu garip geliyor?” sorusuna, “Hayır, aksine çok hoşuma gidiyor. İyi ki böyle yapıyorsun. Devrimci olmak erkekleşmek anlamına gelmemeli,” diyebilen Sakine Cansız’dır o [s. 339-340]). Ya da, Kürt sorunu ve barış kaygısını özgürce konuştukları coşkusunu kendisiyle paylaşan Hülya Avşar’ın programı televizyon yayınından çıkarıldığında söyleşiye talip olan ROJ TV’ye, “Yok, kadının başına iş açılmasını istemem” deyişi. 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası darbecilikle suçlanan Nazlı Ilıcak için de (“Hak etti, ölene kadar yatsın!”la yüklü ‘solcu’lara rağmen) üzülüp el uzatabilişi (ve Ilıcak’ın, nice sonra “bir tek Kürtler doğruyu söylüyormuş” kanaatine sahip oluşu). Ahmet ve Mehmet Altan’ı, Orhan Pamuk’u, nefretle (‘liberal’ düşmanlığıyla diyelim) yüklü memleket ‘solcu’suna rağmen yeri geldiğinde özgürlükçü tutumlarıyla anabilişi. Ve, kanımca, “varoluşsal özerklik” timsali kedilerle kurduğu dostluğu!

16 Agy., s. 181.

17 Agy., s. 301.

18 Bana bu yazıyı yazma fırsat ve imkânını veren, Eren Keskin’i âdeta bir roman akıcılığı içinde tanımamızı mümkün kılan Bircan Değirmenci’ye (ve 65. yaş yıldönümümde kitabı armağan eden sevgili eşime) de şükranlarımı sunmak isterim. 



No Responses Yet to “Keskin Bir Hayat, kararlılık, samimiyet ve Eren Keskin”

  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: