‘Sol melankoli’ etrafında Walter Benjamin’i anlamak

06Haz19

Birikim dergisinin Mayıs 2019 tarihli 361. sayısında yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

“Walter Benjamin etrafında ‘sol melankoli’yi tartışmak” başlıklı yazıma, Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin Zimna Wojna (‘Soğuk Savaş’, 2018) ve Ida (2013) filmlerinin bana hatırlattığı ‘insani’ değerleri anarak başlamıştım: İçtenlik, inanç, tutku, tutkuyla bağlanma ve kendini gerçekleştirme. Zimna Wojna’dan çıkmış, Ida’yı anımsamış, ‘sol melankoli’ ve Benjamin’le buluşuvermiştim: Benjamin nasıl bir adamdı ve ‘sol melankoli’ kelamının hikmeti neye yorulmalıydı; filmlerin bana hatırlattıkları ile kelamın hikmeti nasıl oluyordu da Benjamin’e taşıyordu beni? 

Önceki yazımda1, ilkin, Theodor Wiesengrund Adorno ile münasebetinden hareketle Benjamin’i anlamaya soyunmuş; neo-liberal kapitalist yıkım koşullarında —melankolik tavırlarıyla— yan çizenleri ayırt edip, solu, “üreten ve sömürülen çoğunluk —‘biz ötekiler’— anlamındaki halk”ın kolektif örgütlenmesine çağıran Jodi Dean’den ve ‘sol melankoli’ye —Sigmund Freud tarafından patolojinin kendisi olarak değerlendirilen ‘melankoli’ kavramsallaşırımına sırtını dönmek suretiyle— “vazgeçmeye ve ihanete karşı bir direniş biçimi” vehmeden Enzo Traverso’dan biraz uzak düşmüş; yitimleri ile yüzleşemeyip (‘yas çalışması’) ‘melankolik bozgun’a uğrayan, “harekete geçirici ahlaki vizyon”a tutunup öfkesini karşı-eylemliliğe aktarmak yerine “sitemkâr siyasi ahlakçılık”a sürüklenen solu ve tarihini, mutlaklaştırılmış (ulvi, kutsal)/  tümgüçlülükle (‘omnipotence’) yüklü ‘kurucu ideal’ ve onunla ilişkisi üzerinden mütalaa eden, nihayetinde, “[a]rtık Benjamin’in şimdi’nin verilmişliğini alt üst etmek için tarihsel belleği işletmesi ile siyasi şimdiyle kurulan melankolik ilişkiye yönelttiği eleştiriyi birbirine bağlayacak durumdayız,” diyerek sözlerini bağlayan Wendy Brown’la hemfikir olup Portbou’da —yaşananlara tanıklığıyla— yaşamına son veren Benjamin’e tutunmuştum. Şimdi ise, tutunduğum bu yerde, yolumuzu yine ‘sol melankoli’ye çıkarmak üzere —çocukluğunu anımsayışı, günlüğü ve mektupları ile— biraz daha yol almak istiyorum Benjamin’in mahreminde. Öyleyse, filmlerimizi hatırlayalım önce. 

 

ZIMNA WOJNA ve IDA

Başakların boyunlarını rüzgârla eğdikleri sıra genç kadının adamı elinden tutup “Oradan manzara daha iyi görünüyor,” dediği yere götürüşüyle nihayetlenen Zimna Wojna, kimilerine göre tutkulu ve sıra dışı bir aşk hikâyesi, kimileri için ‘sosyalizm-kapitalizm’ yönelimlerinin sorgulandığı bir film iken; evet, başından sonuna, ’solun melankolisi’ne —ama onun da içinden geçirerek daha derinlere— taşıyan bir film olmuştu benim için. Sosyalizm mi muteberdir, yoksa, kapitalizm mi makbul; tutkulu aşklarda vazgeçilmez olan şu mudur, yoksa bu mu’nun ötesinde; ’insan’ için, kendisi, öteki ve hayatla ilişkisinde vazgeçilemez olanın ne olduğunu yoklamaya çağıran bir ‘yüzleşme’ filmi.

Zimna Wojna, Polonya’nın kırsal kesiminden insanların hüzünlü bakışları ve coşkulu bedenleri ile karşılar bizi —yerel çalgılar, şarkılar, danslar. Yıl, 1949’dur. Ve, onlara mikrofon uzatıp kayıt yapan müzikbilimciler. (‘Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretildiği Çağda Sanat Yapıtı’nın2 hâlesi çekilip alınmakta, esere tekilliğini, biricikliğini veren mesafe kırılmakta mıdır? Yoksa, ‘Hikâye Anlatıcısı’ Leskov, —yerinde, yurdunda— hakikatin destansı boyutunu yakalamaya mı çıkmıştır?) İlginç sesler, yorumcular, yetenekli dansçılar seçilip ayrılacaktır bir okulda. Zula, —genç ve güzel kadın— dikkatini çekecektir Wiktor’un. Tavrı, edası ile farklıdır. Dışarıda sınanmak üzere sırasını beklerken tanık da olmuşuzdur; ne söyleyeceğine karar bile vermemiştir henüz; hemen yanındaki kızın hazırla(n)dığı şarkıya o da katar kendini. Birlikte söylerler. (“Yüreğim”dir şarkının adı —fevkalade içten: “İki kalp dört göz ağlıyor gece gündüz”.) Seçim sonrası, kızın pek de tekin olmadığını, sicilinin bozuk olduğunu söylecektir seçici kadın Wiktor’a. Babasını bıçaklamıştır (“Merak etme; ölmedi,” der, daha sonra, Wiktor sorduğunda). Babası kendisini annesi ile karıştırmıştır. Kendisini kendisi olarak tanımayana, babası bile olsa, haddini bildirenlerdendir. Özgür ruhludur. Wiktor’la birlikte olur. ‘İdare’nin Wiktor hakkında muhbirlik yapması talebini (‘Doları var mıdır, Özgür Avrupa Radyosu’nu dinliyor mudur, Tanrı’ya inanıyor mudur’; “Ben inanıyorum”, vs.) —ona zarar vermeyecek sudan bilgileri paylaşarak— geçiştirse, hayatının sonuna kadar birlikte olmak arzusunu paylaştığı Wiktor’u olan bitenden haberdar etse de, Wiktor, —kızın ısrarlı seslenişlerine kulak asmayıp— ceketini omzuna atacak, sırtını dönüp gidecektir. Zula, şarkısını eksik etmeden kendisini sırt üstü nehre bırakır; yıkılmamış, tüm diriliği ile akıp gitmektedir.  Yıl, 1951. Varşova. Halk Partisi binası. Üst düzey değerlendiriciler. Güzeldir, hoştur sunulan. Lakin, güzellik, hoşluk, Toprak Reformu’na, Dünya Barışı’na, —bilge, muhteşem, herkesin sevgilisi, ‘baba’— lider Stalin’e de uyarlansa? (İşi icabı boydan boya dolaştığı Rusya’da, ‘masalların özgürleşmiş insanla suç ortaklığı’na, halkın bilgece anlatılarına, bilgeleştirici deneyimlerine kendini kaptırmış ‘hikâye anlatıcısı’ Leskov gelir akla yeniden: “Yunan Ortodoks Kilisesi’ne bağlıydı, dine ilgisi sahiciydi. Ama kilise bürokrasisine karşı çıkarken de bir o kadar içtendi. Devlet bürokrasisiyle de geçinemediği için, hiçbir resmi görevinde uzun süre kalmadı,”3 der, Benjamin —‘içtenlik’ denen şeyin kıymetini hatırlatır bana.) Yıl, 1952. Berlin yolculuğu. Adam, kadını, Fransız geçiş noktasından birlikte Fransa’ya geçişe ikna etmeye çalışır. Kadın ikna olmuş gibidir. Sözleşilen noktaya gelmez ama; adam kaçar, kadın kalır (“Henüz ben bir şey değildim,” diyecektir daha sonra). Yıl, 1955. Yugoslavya. Zula’yı sahnede izlemeye gelir Wiktor. Çıkışta tutuklanma. Bereket Yugoslavya’dır orası; Zagrep’e, sınır dışına, Fransa’ya. Yıl, 1957. Paris. Zula, Sicilyalı bir adamla evlenip —yasal yollardan— Polonya dışına çıkmıştır. Wiktor ile birlike olmaya başlarlar yeniden. Müzik ‘piyasası’nda tutunmaya hasretmiştir mesaisini Wiktor. Hatta, yapımcının gönlünü kazanmak için Zula’yı adamın yatağına itmeyi dahi göze almıştır (ah, ‘kirli pazar!’). Caz kulübünde söyler bu kez, Zula, “Yüreğim”i. Yürekteki tınısı farklı bir derinlikte yankılanır (Benjamin’i hatırlarım yine ben; bilhassa da Adorno ve ‘Toplumsal Araştırma Enstitüsü’ üzerinden4). Plak da yapar Zula. Umurunda değildir; hayatına bir plak girmiş, tutkuyla bağlandığı adamı yitirmiştir. “Piç oldu!” der, fırlatır atar plağı. Polonya’ya döner —yıl, 1959. Yüreği dağlanır adamın; neyi kaybettiğini anlar (ah melankoli, ah “son bakışta aşk” ya da “kıvılcım dinamite ulaşmadan fitil kesilmelidir”). Akıbeti malum olduğu halde döner Wiktor Polonya’ya (“mutlu olmak, korku duymaksızın kendi kendinin farkına varabilmektir”5 zira). Yıl, 1964. Sanat bürokrasisinde —daha da— kıymetli yer edinmiş —okuldaki— eski ‘idari sorumlu’ ile evlenmiş ve çocuğu da olmuştur, Zula’nın. Yine oralı değildir (bohem ruhludur); yüreğinin dibinde tutkuyla bağlı olduğu adam vardır. İltimaslar, imtiyazlar, vs., çeker alır Wiktor’u mahpustan. Wiktor, —sağ elinin parmaklarındaki kırıkla— artık piyano çalamayacak olsa da, yüreğinin en tutkulu, en içten derinliğinde buluşur Zula’yla. 

Filmin başında gördüğümüz —uçmuş kubbesi, yıkık duvarları, duvarında silik soluk İsa Mesih suretiyle— o, kırsaldaki kilise yine. El eledirler; kadın adamın elini eline almıştır: İçtenliğin, tutkunun, tutkuyla bağlanmanın, inancın ve kendini gerçekleştirmenin yoluna —yeniden— çıkmak, içlerindeki en derin sesin önünde yemin etmek üzere. (“Sonsuza kadar seninim!”). “Şimdi oldu” der kadın. Ve o, ekine duran tarlanın kıyısındaki tahta sıradan, adamın eli kadınınkinde, kadının, “Oradan manzara daha iyi görünüyor” dediği yere yönelirler.

Yönetmenin Ida filmi ise, 1989-1991 öncesi Polonya’sında geçer. Ida, kendisini ölünceye dek kiliseye adamak üzere yemin edeceği eşiğe gelmiş, o vakte dek kendisi ile ilişki kurmamış olan teyzesinin muvafakatı talep edilmektedir. Nihayetinde buluşurlar. Anti-faşist mücadelede yer almış, sonrasında yargıç olarak da saygınlık kazanmış, ancak, geçmişteki kayıplarının (Ida’nın annesi, babası ve kardeşi kaybedilenlerdendir) yasını tamamlayamamış, günün kazançları ile dindiremediği kayıplarının acısını, —evlilik, kalıcı ilişki, din, insanlar…— kimselere ve hiçbir şeye bağlanamadan, alkol ve tütünle dindirmeye çalışan bir kadındır teyze. Birlikte kayıp ailenin mezarının izini sürer, katillerle yüzleşir ve kemikleri aile mezarlığına gömerler (‘Yahudi Soykırımı’dır sözü edilen. Ida, çok küçük bir ‘kız’ çocuğu olduğu için kiliseye bırakılmıştır). Kız, henüz kararını vermemişken teyzenin ölüm haberi gelmiştir. İntihar etmiştir teyze. Cenaze için teyzenin evine gittiğinde onun hayatında ne varsa; zamanında, teyzesinin, “Neyi kaybetmeyi göze alıyorsun; deneseydin bari” dediği —şişeyi kafaya dikmecesine alkol, tütün ve cinsellik— her şeyi tüketir. Filmin sondan bir önceki sahnesinde, Ida ile birlikte olduğu genç adam arasında (sabah, ölen teyzenin geride bıraktığı yatakta) şu konuşma geçer: 

“Konsere gidiyoruz (caz topluluğunda alto saksofon çalmaktadır genç adam —bir önceki gelişinde tanışmış, birlikte olmamışlardır); gelir misin? 

—Sonra?  

—Sahilde yürürüz. 

—Sonra? 

—Bir köpeğimiz olur, evleniriz, çocuklarımız olur… 

—Sonra?” 

Sonrasında, Ida’yı manastır yolunda görürüz; 

‘Son’.   

Filmlerin, son Büyük Savaş’ın bitimi ile Duvar’ın yıkılışı (1989) ve Sovyetler’in dağılışı (1991) arası bir tarihsellikte —sosyalist coğrafyada, anılan vurgularla— yol alışının ‘sosyalist’ duyarlıklı izleyende hüzünlü bir hatırlayışı başlatışı neredeyse kaçınılmaz olmalı. Lakin; insan için, kendisi, öteki ve hayatla ilişkisinde vazgeçilmez olanın ne olduğunu yoklamaya; —olgusal düzeyde ne olup bittiğinin ötesinde— sosyalist ‘ideolojik’ yatırımın insanla münasebetindeki tarihselliği sorgulamaya; içtenlik, inanç, tutku, tutkuyla bağlanma ve kendini gerçekleştirme boyutlarında söz konusu yatırımla yüzleşmeye çağırıyorsa —ben öyle yaşamışsam o filmleri ve yolumuz ‘sol/un melankoli/si’ne çıkıyorsa— neden Walter Benjamin peki? 

Vaat ettiğim üzere, —kendisinin de paylaşıma açtığı kadarıyla— Benjamin’in mahreminde yol alalım ve nasıl bir adammış Walter Benjamin, bakalım.

 

BİN DOKUZ YÜZLERİN BAŞINDA BERLİN’DE ÇOCUKLUK6 

Kitabın basımı Benjamin hayatta iken gerçekleşemedi. Yazarın, kadim dostu Gershom G. Scholem’e yazdığı mektuplarında7 sıklıkla andığı çalışma8, ölümünden on yıl sonra Adorno tarafından yayıma hazırlanarak —Adorno’nun Minima Moralia’sı9 ile birlikte— Peter Suhrkamp’ın 1950’de kurduğu yayınevinin10 ilk ürünleri arasında yayımlandı. 

Yazarın, kitabının ilk sayfasına yerleştirdiği ‘motto’ şudur: “Ey, çocukluk günlerinin kış şekeriyle kaplı/ nar gibi kızarmış zafer sütunu”. Scholem, ‘motto’nun, Benjamin’in esrar kullanarak yazmayı denediği dizelerden biri olduğunu söylüyor11. Her ne kadar, bu türden sözler ya da yönelimler, o kişinin (psikanaliz odasında olsa, uzun bir süreç boyunca döne döne dillendireceği) serbest çağrışımları ile —kişiye mahsus— anlamını kazanacaksa da, çocukluk anılarının dile geleceği metnin cümle kapısına yazılmak üzere seçilmişliği —anlatı zamanından anlatılan zamana doğru— yazara ilişkin epeyce şey söylüyor olmalı: ‘Zafer sütunu’, sütunun —nar gibi kızarmışlığa bürünecek tarzda— ‘kış şekeri’yle sıvanmışlığı ve ‘çocukluk’. “Geniş meydanın üzerinde, günlük takvim yaprağındaki kırmızı tarih gibi dururdu sütun” diye başlayan ‘Zafer Sütunu’ başlıklı bir bölüm de var kitapta. ‘Sütun’un doğrudan erillik kadar —kaçınılmaz— güç, iktidar temsili olduğu herhalde herkes için açıktır12; Benjamin için de: “Lise üçteyken, bu sütunun mermerden hükümdarlarına doğru yükselen geniş basamaklarını çıkıyor ve bu arada, ileride önüme anıtın bu mütevazı merdivenine benzer nice imtiyazlı yükselişlerin açılacağını [mütevazı merdivenlerle açılacak imtiyazlı yükselişler!] hissetmeden de edemiyordum”. Alçakgönüllü merdivenlerle ayrıcalıklı yükselişlere talip olan Benjamin’in, sütunu (yükselişin kendisini —zorlu hayat yolunu) “çocukluk günlerinin kış şekeri” ile —hayalinde— kaplaması da aynı kapıya çıkıyor olmalı kanımca (‘şekerler, şekerlemeler’ Moskova Günlüğü’nde de dikkatimizi çekecek  —‘şeker, bazen sadece şekerdir’in ötesinde). 

‘Hayat yolu’ deyince, kitabın, ‘Herr Knoche ile Fraulein Pufahl’ başlıklı bölümü geliyor hatıra. Benjamin, öğretmeni Helene Pufahl’ı olumlu duygularla anarken, onun yerine gelen Herr Knoche’yi, hevesli olmadığı şeye onu zorlayan biri olarak anımsıyor: “Herr Knoche, annemin-babamın beni yardımlarıyla Kayzer’in ordusundaki görevime bir an önce hazırlamak zorunda olduklarına inandıkları astsubaylar türünden biriydi”. Hatırladıkları yeterince açık: Karanlık dershane. İtici Herr Knoche. Wallenstein’dan atlının şarkısını öğrenmekteler: “Haydi kalkın arkadaşlar, atlara, atlara/ Er meydanına, hürriyete koşulsun!/ Meydan, ki erkeğin değeri var orda hâlâ,/ Tartılıyor orda hâlâ yürek”. Herr Knoche, sınıfa, son dizede ne demek istendiğini sorup da kimseden cevap alamayınca, “Bunu büyüyünce anlayacaksınız”la bağlıyor dersi. Hayat dersinin kendisinde nasıl yankılandığını şöyle ifade ediyor Benjamin: “Şimdi büyüdüm. Herr Knoche’nin bize o zaman gösterdiği kapının iç tarafında duruyorum. Ama kanatları hâlâ kapalı. Ben bu kapıdan geçme şerefine katılmadım”. Benjamin’in, eril şiddete koşulan atların geçeceği kapıya iltifat etmediğini (oralı olmadığını) anlıyoruz —ama mesele, ‘eril şiddet’le mi sınırlıdır? 

Okul dönüşü merdivenleri çıkarken kalbinin tap taplarında cinselliğin ön izini —sanki— yaşantılar gibi olan Benjamin’in (‘Tiergarten’ başlıklı bölüm), yedi ya da sekiz yaşlarında görüp önce bir sır gibi sakladığı rüyada bir hortlak vardır (‘Bir Hortlak’): “Hortlağın bir şeylerle uğraştığı yer hiç de kolay kolay tasvir edebileceğim gibi değildi. Gene de, benim tanıdığım, ne var ki ulaşamadığım bir yerle benzerliği vardı. Annemin, babamın yatak odasıydı burası; rengi atmış, mor, arkasında annemin sabahlıklarının asılı olduğu bir kadife perdenin örttüğü bir köşe”. Hortlak oradan ipeklileri aşırmakta. “Çekip yanına almıyordu, alıp götürmüyordu da … [a]ma gene de biliyordum, çalıyordu.” Hortlakların, gerçek olmasalar da, bir gerçeklikleri olduğunu, bir şeyleri temsilen hortladıklarını biliyorsak, hortlağın Benjamin’in “ulaşamadığı yerle benzerliği” olan (“annemin, babamın yatak odası”) yerde, bilhassa da anneye ait olan şeyleri ‘alıp götürmese de çalıyor oluşu’, —ve de rüyanın bir sır gibi günboyu saklanışı— hortlağın vekâletine dair ne söyler? İlginçtir; âdeta, gördüğü rüyanın içine giriyorcasına, anne ve babasının kendi odasına girdiğini görür izleyen gece: “[A]lışılmadık bir saatte —sanki önceki rüyanın içine bir ikincisi giriyormuş gibiydi— annemin ve babamın odama girdiğini görüyordum. Kapıyı kilitleyip odamda kaldıklarını görmeden tekrar uyumuşum”. Ev soyulmuş, baba ve anne —o uyurken— onun odasında sabahlamış; ertesi gün Benjamin oğlan herkesin merakla dinlediği önceki rüyasını anlatmaktadır. ‘Bir Hortlak’ bölümünün ikinci cümlesi ise, rüya günü ile ilgilidir: “Bizim kızlardan biri bir süre daha, ağaçlıklı yollardan kimbilir hangisine açılan parmaklıklı kapıda duruyor”. ‘Bir Hortlak’ neden “bizim kızlardan biri” ile başlamış ve arkasından o rüya gelmiştir? Bitirirken de şunu ekler Benjamin: “Gerçi, akşamleyin çit kapısında duran kızın davranışı hakkında söyleyebileceğim bir şey yoktu, ama önceki gece gördüğüm rüyayı merakla dinliyordu herkes”. Bir ‘yasak’ meyveye uzanış hikâyesi (“O rüyayı asla ele vermemeliydim”) olmakla birlikte, ‘vekâlet’ dikkati çekici. 

Walter Benjamin, ‘Davet’ başlıklı bölüme, “Annemin beyzî bir takısı vardı” ile başlar. Annenin, evde bir davet verildiğinde ya da dışarıda bir davete gidildiğinde kemerinin üstüne taktığı (göğüste taşınamayacak kadar büyüktür) parıltılı sarı bir taştır anılan. Her ne kadar, Benjamin, ıstakoz çatalları, istiridye bıçakları, kesme Porto şarabı bardakları, her misafire beklendiği yeri gösteren isim kartları, vs. kendisine “şeref bağışlayan” şeyleriyle burjuvaz bir ailenin verdiği davetin hazırlığına katılışından söz ediyor olsa da, hatırlayışının merkezinde annesi, onu annesine bağlayan “muska” niteliğindeki parıltılı taş ve annenin elinin altından kayıp gidişleri vardır; bir de çakı gibi müteyakkız baba: “Babamın böyle bir akşam giydiği, bıçak gibi dümdüz frak gömleği gözüme tam bir zırh gibi görünmüş ve bir saat önce henüz boş sandalyeler üzerinde gezdirdiği bakışında keşfetmişimdir silahlanmışlığı”. Babası silahlanadursun, onun aklı tabaklardan el sallayan peygamberçiçeği ya da mavi renkli soğan motifindedir: “Kimse hiçbir zaman bir dostluğu, benim bu mavi soğan motifinden istediğim pervasızlıkla istemiş olamaz. Bana sık sık öğle yemeğini zehir eden o denk olmayan mücadelede13 müttefikim olmasını o kadar dilemişimdir. Ama hiç başaramadım bunu”. Nihayetinde kendisine yatak yolu görünen Benjamin, parıltılı sarı taşıyla annenin yatak kenarı yakınlığından ve okşayışlarından teselli bulacak, anne ise, “silahlanmış” babanın sesine doğru Benjamin’den ayrılacaktır: “Sonra, dışarıdan babam seslendiğinde, annem kalkıp giderken içim artık sadece, onu o pırıltısı içinde davete gönderiyor olmanın gururuyla dolardı”. Anneden boşalan yeri dolduran ‘hüzün’ bile değil; ‘gurur’!

Benjamin’in, ‘Telefon’ başlıklı bölümde, telefonu, babasının öfkesi, hiddeti ve kendisinin edilgen teslim oluşuyla hatırlaması da dikkati çekicidir. “[A]nnemle babamın öğle istirahatını … altüst ederdi” der, o meşum (babanın öğle vakti eve gelip ‘anne ile istirahata çekildiği’ o mahrem saati ihlal eden) telefon sesi için: “Santrallarla arada hep bir fikir ayrılığı olurdu, babamın şikâyet merkezi ile konuşurken yağdırdığı tehditlerle azarlar da cabası”. Öte yandan, baba, kendisi telefon edecekse şehevi bir araca dönüşür telefon: “Ama onun asıl zevk içinde kendinden geçtiği âlemler, dakikalarca, kendini unutma raddelerine gelinceye kadar çeviredurduğu manyeto koluna adanmış olanlardı. Eliyse, raksının şehvetine kapılmış bir derviş gibi olurdu”. Ve, bu, babanın manyeto kolunu çevirişinde temsil bulan şehevi âlem, karşının “sallapatiliği” ile engellendiğinde, âlemin tadını kaçıranın “çarpılma tehlikesiyle yüz yüze geldiğine kesin gözüyle bakardım,” diye de ekler Benjamin. Babanın kendi keyfine göre (hiddet ya da şehvet) yaşadığı telefon, küçük Benjamin için, “her biri halter ağırlığındaki iki kulaklığı yerlerinden çekip başı[nı] aralarına kıstırdığı, cihazdan gelen sese amansız bir biçimde teslim ol[duğu]” ürkütücü bir şeydir sadece: “Bu sesin üstüme abanışındaki o yürek daraltan kuvveti hafifletecek hiçbir şey yoktu. Sesin içimde zaman, görev ve niyete yönelik her fikri yok edişini, kendi düşünüşümü hiçe indirgeyişini acizce bir acıyla izler, ötelerden gelen sesin emri altına giren medyum gibi, bana telefondan geçip gelen ilk iyi teklife hemen teslim olurdum”. Babanın, öfke, hiddet ya da şehvetle kullandığı alet, nasıl da ürkütücü bir yüktür, hiçe sayıcı bir kuvvetle yüklüdür, Benjamin için. 

‘Bir Ölüm Haberi’ başlığı altında ise, Benjamin, beş yaşından gününe yankılanan sesten söz edecektir. Defalarca tarifi yapılan déja vu da, zaten, “bir anın daha önce yaşanmış bir an olarak bilince gelmesiyle yaşanan şokun çokluk bir ses kılığında karşımıza çıkması” değil midir? İşte, o sesin sahibi baba, Benjamin yatağa girdikten sonra iyi geceler dilemek üzere geldiğinde bir kuzeninin ölümünden bahseder: “Yarı yarıya iradesi dışında oldu sanırım”. Babanın kuzeni yaşlıca, Benjamin’in hiç ilişkisinin olmadığı bir adamdır. Ölüm haberini ayrıntılarıyla veren baba, ölüm nedeni olarak andığı kalp sektesini tüm ayrıntılarıyla anlatır. Cinsellik imgesinin nerelerden renk aldığını görünür kılması açısından ilgiye değerdir: “Ama o akşamki haliyle odamı ve yatağımı yazmışım aklıma, tıpkı insanın, günün birinde uğrayıp, unuttuğu bir şeyi almak zorunda kalacağını sezinlediği bir yeri aklına yazması gibi. Bunun ne olduğunu yıllar sonra öğrendim. O odada babam benden haberin bir parçasını gizlemişti. Kuzeninin frengiden öldüğünü”. Söylenen söylenmiş, söylenmeyen söylenendeki yokluğu ile yankılanır olmuştur: “Nasıl bu manşondan, odada yabancı bir kadının bulunmuş olduğunu çıkarsıyorsak, öyle sesler veya susuşlar vardır ki, bizi o görünmez yabancıya, ilkinin yanımızda unuttuğu geleceğe götürür”.

Şimdi de, susuşların ötesine, cinselliğin sesinin kapıyı tıklattığı âna gidelim; ‘Cinsiyetin Uyanışı’ başlıklı metne (çeviriyi esas alırsak, ‘erkekliğin uyanışı’ gibi anlamak mümkün).14 “Sonraları bitmek bilmeyen gece gezintilerimde arşınlayacak olduğum o caddelerden birinde, zamanı geldiğinde, garip mi garip koşullar altında cinsiyet güdüsünün uyanışı şaşırttı beni”.  Sonraları, olası ya da mümkün hazzın eşiğini —bitmek bilmeyen gece gezintileri ile— arşınlamakla —herhalde— yetinecek olan Benjamin’in hatırladığı, Yahudilerin ‘yeni yıl’ günüdür ve o gün bir akrabanın gözetiminde sinagoga götürülecektir. “Ama adresini kaybettiğim için midir, yoksa o çevreyi iyi bilmediğim için midir, zaman gittikçe ilerledi, dolanıp durmalarım gittikçe ümitsiz bir hal aldı,” dese de, akabinde yaşadığı, “Çok geç, sinangog kaçtı” ve “vicdan kaygılarından arınmışlık dalgası” (“Her şey olacağına varır, bana ne”) yollu iki karşıt duygu arasında kalmışlık, anılan avareliği açıklayacaktır. Benjamin’in, “uyanmış güdülere vereceği hizmetleri” sezdiren sokağın “çöpçatanca dostluğu”nu, “o ilk büyük zevk duygusu”nu yâd etse de, arkasına bakmadan, coşku ile kendisini sokağa koyverebilenlerden —ya da, menzili gözetenlerden— olmadığı açıktır. 

Benjamin’in ‘Kış Sabahı’ başlıklı metni ise, bizi, daha gerilere götürür; esirgenme, korunma, yaslanma ihtiyacının derinliklerine. İhtiyacın yoğunlaştığı noktada (ki, hayatın çabaya, gayrete, dayanma kararlılığına çağırdığı ânlardır onlar) “doyasıya uyuyabilmek” arzusunun öne çıkıvermesidir söz konusu derinliği imleyen. Baştan alalım. “Herkesin, bir dileğini yerine getirecek olan perisi vardır,” diye söze başlar Benjamin. Ama çoğu insan ne dilediğini de, dolayısıyla, sonradan dileğinin yerine gelip gelmediğini de hatırlamaz; o, hatırlayanlardandır. Sabahları erkenden elindeki ışıkla yatağına yaklaşan dadı, tutuşturulan soba, sobanın gözüne konan elma, alevlerin ışığının oda zemininde uyandırdığı kımıltı ve gözlerde “bütün güne yetecek kadar” ağırlaşan mahmurluk. Ve sonra, “karanlık sobasıcağı ülkesinde yaptığı yolculuk”tan küçük Benjamin’in avcuna düşen, “çıplak yanaklarında elleri[ni] ısıttığı”, âdeta, ‘Noel akşamlarındaki çam ağaçlarının kokusunun geldiği derinlikten bile daha derindeki ketum bir hücresinden gelen köpüksü kokusu’ ile onu, “okula doğru yürürken bile hâlâ teselli ediyor olacak ol[an]” o sıcacık elma. Bakın sonra ne oluyor ve hayatla nasıl buluşuyor anı: “Tabiî, okula gelince, sırama dokunur dokunmaz, daha demin uçup gitmişe benzeyen mahmurluk on kat büyümüş olarak yeniden belirirdi. Ve mahmurlukla beraber o dilek: doyasıya uyayabilmek. Bunu belki bin kere dilemişimdir ve dilek sonraları sahiden gerçekleşmiştir de. Ama bu gerçekleşmenin, sürekli bir iş ve güvenli ekmek kapısı konusunda beslemiş olduğum ümidin her seferinde boşa çıktığını fark edişimde olduğunu görene kadar uzun bir zaman geçmiştir”. Ümidinin tümden tükendiğini hissettiği ânda sonsuz ya da nihai uykuya daldığını bildiğimiz Benjamin için yüreğimizi burkan bir hatırlayış (“Yüreğim”!)

Naza oynanabilen —hâli vakti yerinde— her ailede geçici çocukluk hastalıkları ihtimam, sevgi ve şefkatin kendinde yoğunlaşması anlamında nasıl çocuk için hayatın bir lütfu ise, küçük Benjamin için de öyle olmuş, ‘Ateş’ başlığı altında —kırklı yaşlarında dahi— hatırlanıp yazıya dökülmüştür. Yazının daha ilk cümlesi, hastalığın vaat ettiklerinin hınzır bir habercisi gibidir: “Her hastalık başlangıcı durup durup yeniden, talihsizliğin beni ne yanılmaz bir incelikle, nasıl da ihtimam ve maharet göstererek bulduğunu gösterirdi”. Hekim gelecek, küçük Benjamin’e bakacak, geri kalanının yatakta beklemek olduğunu titizlikle hatırlatacak ve Benjamin de yatağına yerleşip “durup dururken” talihin maharet, ihtimam ve incelikle “yeniden” kendisini buluşunun keyfini sürecektir. Arzuladığı şeyin yattığı yere geleceğini —bilerek— beklemek, hastalıkla tecrübe ettiği —kurucu— bir hayat kabulü de olmuştur, ayrıca. “Ben çok hasta oldum,” der. “Belki bundan ileri geliyordur, başkalarının benim sabrım olarak gördüğü, ama gerçekte erdemle uzaktan yakından ilgisi olmayan şey: benim için önemli olan her şeyin uzaktan bana doğru yaklaştığını, hasta yatağımda saatlerin yaklaştığını görür gibi görme eğilimi[m]”. Giderek, yolculuğun müstesna keyfi treni istasyonda uzun uzun beklemekle çıkacak; verilecek hediyenin yaşatacağı sürprizli sevincin uzun uzadıya tahayyülü hediye verme tutkusunun esası olacak; keyfini çıkara çıkara, “hastanın yatağında sırtını yastıklara dayaması” misali (“bekleme süresine yaslanıp”) uzun uzun beklenen kadınlar da gözüne en güzel görünen kadınlar olacaktır. İşte; anne de, Benjamin için, farklı bir “mertebe” ve “saygınlık”ın yatağı olan hasta yatağına, hastalıklı olanı bir su gibi içinden geçerek silip süpürecek hikâyeleri ve okşamaları ile yolunu gözlediği kadındır: “Okşama olurdu bu sele yatağını hazırlayan. Okşanmayı severdim, çünkü birazdan annemin ağzından dolu dizgin dökülecek olan hikâyeler, şimdiden elinde kıpırdanmaya başlardı”. Öyle ki, iyileşip okuluna döndükten sonra aldığı karnedeki kaçırdığı saatlere ilişkin notlar, devamı gösteren gri ve monoton saatlere göre, “gazinin göğsündeki renkli şeritler gibi” görünür gözüne.

‘Atlıkarınca’ başlıklı tek paragraflık bölüm de, bize, küçük Benjamin’in (çoğu kez yaş belirtilmez anlatıda) annesi ile münasebet ve mesafesini yansıtır. Ayağı yerden kesen tahta döşeme (“yüksekliği, uçma rüyasının en iyi görüldüğü yükseklikti[r]”) üzerinde dönen “emra amade” hayvanların birindedir Benjamin; “Dilsiz Arion”un üzerinde (korsanların denize attığı, yunus balığı tarafından kurtarılan lirik şair —kuşkusuz, kırklarındaki Benjamin olmalıdır isim babası!). Onu kaçıransa (kendi bindiğinin önündeki olmalı), bir boğa Zeus’tur ve kaçırdığını, “Europa” diye kaçırmaktadır (Europa! Europa, Europa’dır bir; bir de, Zeus’un Girit kralına kaçırdığı Fenike kralının kızıdır —ilginç). “Müzik duyuluyor, çocuk bir sarsıntıyla annesinden uzaklaşmaya başlıyordu. Önce, anneden ayrılmaktan ürküntü duyuyordu.” Dilsiz Arion’un üzerindeki Benjamin’in ürküntüsünü alan, anneye sadakatinin farkına varması olacaktır: “Fakat sonra kendi sadakatinin farkına varıyordu”. Bir başka deyişle, saymaca “bir hükümdar olarak, kendine ait bir dünyanın üzerinde tahtına kurulmuş”sa da, annesinden kopuşu döngüsel bir yeniden buluşmayla güvencelendirilmiş, hükümranlığı sadakatle sınırlanmış bir küçük Benjamin’dir o.    

“Uyuyan Güzel’in parmağına batıp onu yüz yıllık uykuya salan iği artık bilmiyorduk” cümlesi ile başlayıp Pamuk Prenses’e ve kraliçe annesine atıfla yürüyen ‘Dikiş Sandığı’ bölümünde ise, Benjamin, annenin yüksüğünü bir taç gibi anar: “[B]u küçük tacı ele geçirmeyi pek severdik, gizli gizli bize de taç olabilsin diye.” (Anne, kraliçe benzetimi ile masaldaki Kraliçe’nin eşdeğerlisi ise, Prenses’in eşdeğerlisi kimdir —ya da annenin tacını “ele geçirmeyi” arzulayan?) Annesinin dikiş makinesi etrafında kurduğu hükümranlık alanına (“girilmezlik çemberi”) hayranlık ve saygı duyar: “Ve zaman zaman ben de bu çemberi hissederdim. Kıpırdamadan, soluğumu tutarak dururdum içerisinde”. Ve sonra, bir ara, makaralardan, Kafka’nın “aile babasının kaygısı” adını verdiği Odradek’i hatırlatan bir makara. Hemen arkasından gelen şu cümlesi Benjamin’in: “Ama söz konusu olan, cinsiyet ilişkilerinin tersine döndüğü o bulanık ailelerden birinin reisi olsa gerek” (‘cinsiyet ilişkilerinin tersine dönüşüyle bulanıklaşan aileler’!). Örnekteki çiçekleri işlerken kullandığı iğnenin batıp çıkışına, o batıp çıkışla öte yüzde oluşan “ağ örgüsü”ne hayranlıkla bakışını bizimle paylaşan Benjamin, belleğinde Odradek makara ile canlananların arkasını bakın nasıl getiriyor: “En azından, daha o zamanlar bile, iplik makaralarının edepsizce ayartılarıyla bana eziyet ettiğini hissediyordum. Bu davetin hedefi ortadaki boşluktu, evvelinde hızlı dönüşüyle ipliğin makaraya sarılmasını sağlayan milin oturduğu”. Siyah, altın yaldızla şirket adı yazılı kâğıdın iki taraftan örttüğü boşluk: “Parmak uçlarımla bu yaprağın ortasına bastırmak istememe yol açan ayartı fazla büyük, o noktanın yırtılmasıyla açılan deliğe dokunmanın verdiği doyum fazla derindi”. Benjamin’in andığı yaşantının, kâğıdı yırtıp boşluğa giren parmağın değil, girilen boşluğun hazzı olduğu —ön cümlelerden ve canlanmış anı kesitlerinden de— açıktır kanımca.   

‘Dolaplar’ başlıklı bölümde de benzer bir haz deneyimi vardır, küçük Benjamin’in. Kendine ait dolabın en dibindeki dürülü çoraplarının içine elini sokuşuyla yaşadığı hazdır bu: “Hiçbir şey bana, elimi içlerine alabildiğine sokmaktan daha büyük bir zevk veremezdi”. Buradaki hazzın, “çorapların yünsü sıcaklığı”nı hissedişten değil, o yünsü sıcaklığın içinde (“derinlikler”inde) onun için “getirilmiş” ve onu bekleyen (‘içeride’ alıkonmuş) “şey”den kaynaklandığının Benjamin de farkındadır. Gizli, saklı, gizlendikçe büyüleyici olan şeyin “yasak” ve tekinsizle ilişkisini daha sonra, yine bir dolapta diplerde saklanan okuması yasaklanmış kitaplarla kuracaktır, Benjamin. “Hortlakçı Hoffmann”ın kitaplarıdır, anne ve babanın kapağını bile açmasını yasakladığı kitaplar. Anılan ‘tabiatüstü’ gerçeklikle kurulu kitaplar mıdır yasaklanan yoksa onların da sakladığı bir başka şey mi, açık değilse de, küçük Benjamin’in yaşadığı, kaçamak/ yasak cinselliğin yürek çarpıntısından başka bir şeye de benzemez doğrusu. Kitabı diplerden el yordamı ile bulur, çıkarır, hummalı bir şekilde sayfaları çevirir, daha dolabın açık kapısı dibinde —geceyarılarının hortlak seslerini ve dehşetle yüklü lanetini hatırlatan yürek çarpıntılarıyla, anne ve babasının eve dönecekleri ânı kollayarak— uçarcasına, okumaya çalışır kitabı. Nihayetinde, ‘babanın daire kapısının kilidinde dönen anahtarı’, ‘bastonu’nun sofadaki bastonluğa düşerken çıkardığı ‘boğuk, darbeli ses’tir serüvenin sonu. 

Walter Benjamin, ‘Okuma Sandığı’ başlıklı bölümde, anımsamanın derinliği ile yüzleşir. “Unutulmuşu bir daha asla tamamen geri getiremeyiz,” der. Unutulmuşun ‘tamamen’ geri gelmesi demek, şimdinin şimdiliğinin (şimdiye tutunmuşluğun) tümden yerinden edilmesi demektir ki, ‘gerçeklik’ algısını yerinden oynatışıyla da tedirginlik verici olmalıdır. Sözünü şöyle sürdürür: “Yoksa, onu yeniden elde etmenin şoku o kadar yıkıcı olurdu ki, hasretimizi anlama işini anında bırakmamız gerekirdi”. Unutulana hasret tamam; ancak, bugünün kulağını geçmişten seslenene verecek, onu işiticek kadar. İşte, Benjamin, —bende uyandırdığı bu düşüncelerle olmalı— çocukluğundaki ‘okuma sandığı’nı hatırlar hasretle; “okuma ve yazma” alışkanlığının kendisinde yerleştiği zamanı. Varlığı belirlemede, yeteneklerle alışkanlıkların iç içeliğinden dem vururken de şunları söyler: “Bu yetenekler de, benim kendi varlığım açısından, okuma yazma olduğundan, çocukluk yıllarımda karşıma çıkan nesnelerden hiçbiri okuma sandığı kadar büyük bir hasret uyandırmıyor içimde”. El yazısıyla oluşturulmuş tek tek harf levhacıkları, levhacıkların çıtaya oturtulması ile kelimelerin yazılışı, vs.’dir hatırlanan; ama hasretle yâd edilen o ân, orada yaşanandır: “Sandıkta gerçekten aradığım şey çocukluğun kendisi” idi. “[D]izilip kelime olması istenen harf levhacıklarını çıtalarına oturturken elin yaptığı hareketin içinde [yer alan] bütün bir çocukluk”. Benjamin’in, tamamen geri gelse yıkıcı/ yakıcı olacağını hissedecek denli hasretle andığı, “okuma yazma” düşkünlüğünün içinde serpilegeldiği —okuma sandığı öncesi— çocukluğu olmalıdır anılan çocukluk. Yakıcı hasretin karşılığı ise, yazmak, yazarak kendini —yeniden yeniden— var etmek.

İçinde ‘Muhme (teyze) Rehlen geçen çocuk tekerlemesi ile tanışır tanışmaz, ‘muhme’, olur ‘Mummerehlen’ —bir ‘hayalet’ (‘Mummerehlen’ başlıklı bölüm). Az önce de gördüğümüz üzere, kitabında alışkanlıklar ve yetenekler örüntüsünden dem vuracak olan Benjamin, kelimelerle oynayarak hayat oyununa katıldığını söyleyecektir: “[K]elimeyi bozuyor idiysem, bu, hayatta tutunabilmek için yapmam gereken bir şeydi. Vakti geçmeden, aslında birer bulut olan kelimelere bürünüp kılık değiştirmeyi öğrendim”. Mummerehlen, sütlacın altındaki tabağın deseninde, hatta, belki, “mummelsee”de (nilüferli gölde) yaşayan bir maymun olur. Resim yaparken kardığı boyalara karışır, içlerine savrulur. Sonradan, öğrendiği Çin hikâyesini (parkın ağaçları arasındaki su boyunca uzanan dar yolla bir kapıya gelen, o kapıdaki duraksayışı, gülüşü ve kapı aralığında gözden süzülüşü ile ressamının da içine girip kaybolduğu izlenimini veren resmin yaşlı ressamının öyküsüdür) sanki o vakitler de biliyormuş gibi hisseder. “Onun gibi ben de, hokkalarım ve fırçalarımla haşır neşirken, birden kılık değiştirmiş, bozulup resme karışmış oluyordum. Bir boya bulutuyla ta içine girdiğim porselene benziyordum.” O yolun yolcusudur, Benjamin; yeni yüzyılın eşiğindeki çocuk(luk)la biten yüzyıla kulak verdiğinde işittiği de, ‘sahra toplarının veya Offenbach’ın balo müziğinin gürültüsü, fabrika sirenlerinin haykırışı, borsa salonlarını çınlatan bağırışlar ya da muhafız alayının marş müziği’ değil; “bir teneke kovadan demir sobaya dökülen antrasitin çıkardığı kısacık şapırtı, gaz lambası gömleğinin alev alırken çıkardığı poflama ve caddeden bir at arabası geçerken lamba şişesinin pirinç yuvasında[ki] tıngırdayışı” olacaktır sadece.

Hasılı; kardığı boyada, yaptığı resmin imgeselliğinde —imgeleminde—, cam lambanın yuvasındaki tıngırdayışta karışır hayata Benjamin. ‘İmge’nin kendisi olacak denli —kendisini— uzaklara taşıyan/ taşıran diliyle, teninin sınırlarını, eşyanın duvarlarını aşarak tutunur hayata  ve kendine —ve o nedenle, yazmak hayati olacaktır onun için. 

Bu başlık altında, Benjamin’i, yapısal kuruluşu/ kurucu yapı taşları ile anlamaya/ tanımaya özendik. Şimdi de, o yapısallığın yansıdığı ‘Günlük’üne bir bakalım. 

 

MOSKOVA GÜNLÜĞÜ15

Walter Benjamin, Letonyalı Bolşevik tiyatrocu Asja Lacis’e aşkıyla bindiği trenden 6 Aralık 1926’da Moskova’da indi.16 Günlüğünün ilk sayfasını 9 Aralık’ta, Ocak ayının sonuna dek Moskova’da kalsa da 29 Ocak’la başlayan son bölümünü 5 Şubat’tan itibaren Berlin’de yazdı.17 Ben bu bölümde, —yazının olası ve mümkün hacmini de gözeterek— Benjamin’in, Berlin’de Çocukluk metnini okumamda ihsas etmeye çalıştığım kurucu ‘yapısal’ özelliklerinin Moskova yansımalarına işaret edecek; Benjamin’in âşık olduğu kadına yatırımının ve ‘komünist’ fikir ve örgütlülükle münasebetinin ne menem bir şey olduğunu anlamaya özeneceğim.   

Scholem’in kitaba yazdığı (Kudüs, 1 Şubat 1980) ‘Önsöz’de de belirttiği üzere, Benjamin’in Lacis’le ilişkisi, 1924 Mart’ında, Capri’de başlıyor18. Scholem’e mektubunda, Benjamin, “Rigalı bir Rus devrimcisi; tanıdığım en mükemmel kadınlardan biri” diye söz ediyor Lacis’ten. Lacis’in Meslekten Devrimci kitabının19, “Capri 1924, Benjamin, Napoli” bölümünden de, Bernhard Recih’la birlikte ilkbahar ve yazı geçirmek üzere İtalya’ya geldiklerini ve küçük kızının (Daga) akciğer rahatsızlığı nedeniyle —hekim tavsiyesiyle, acilen— Capri’ye geçtiklerini anlıyoruz. Bademin İtalyancasını bilmeyen Lacis’e tercüman ve pizza paketlerini taşımaya yardımcı oluşuyla başlıyor Benjamin’in Lacis’le ilişkisi. İlk izlenimlerini şöyle ifade ediyor, Lacis: “Minicik spot ışıkları gibi parlayan gözlük camları, koyu, gür saçlar, beceriksiz eller —paketleri durmadan elinden düşürüyordu20. Bir bütün olarak bakıldığında: sağlam bir entelektüeldi; hali vakti yerinde olanlardan”.21 Reich, birkaç haftalığına Münih’tedir.22 Hemen ertesi gün Benjamin, Lacis ve kızının kaldıkları yere uğrar. Lacis, proleter çocuk tiyatrosu fikrinin ve tiyatroları, yazarları, sosyalist âdetleri ile Moskova anlatısının onu büyülediğinden söz eder kitabında. Berlin’e döndüklerinde Benjamin’le sık sık buluştuklarını, tutkuyla sevdikleri Berlin’i birlikte dolaştıklarını (Benjamin’in hanımı gezdirdiğini, diyelim), dışarıda yemek yediklerini (“Berlin’deki lokantaları ve mönüleri çok iyi tanıyordu. Beni sık sık yemeğe davet ediyordu; onun uzmanca titizlik ve zarafetle yemek seçmesi bana zevk veriyordu.”) öğreniriz.23 Akademik hayatın nasıl döndüğünden habersizliği gözlemi ile Benjamin’in saflığından da dem vuracaktır, Lacis. Doçentlik tezi olarak üniversiteye sunmak istediği metnini daha sonra okuduğunda da ilk izlenimi pekişmiştir: “Şimdi kitabı yeniden okuduğumda, Walter’in ne denli saf olduğunu anlıyorum. Metin tam anlamıyla akademik bir görünüme sahip olsa bile (…) bu kitabın bir bilim adamı tarafından değil, dile âşık olan ve parlak bir veciz yapı kurabilmek için mübalağaya baş vuran bir şair tarafından yazıldığı apaçık ortada”. Doçentlik ünvanını kazanmak azmiyle çabalayıp başarılı olamadığı için keyfinin fevkalade bozulduğunu aktardığı Benjamin’in “saflığı”na işaret etmek üzere olmalı, altını çiziyor: “Okumuş bir insansın, akıllısın, uzman olduğun bir alan var”; ve fakat “maddi bir güvencen yok”. Susuyor, Benjamin’imiz. Sözünü sürdürüyor, Lacis: “Peki ama sen nerede duruyorsun, Kültür Üstadı? [böyle büyük harflerle başlatılmış bir sıfatsa daha da şeddeli!] Kardeşin Komünist Partisi’nin üyesi. Sen neden değilsin?”24 Benjamin söz aldığında, Lacis için havanın hoş olduğunu, düz bir yolda ilerlediğini, kendisininse bir sürü şeyi düşünmek zorunda olduğu karmaşık bir durum yaşadığını ifade eder. Bir diğer ilgiye değer nokta da, Lacis hoşlanmayıp sık sık sözünü kesse, “aydınlanmış, önyargılardan arınmış bir adamın rüyalarla uğraşmasına şaşır[sa]” da, Benjamin’in rüyalarını anlatmaktaki ısrarıdır. Benjamin’in içe bakış yatkınlığını (psikanalitik duyarlılığa açıklığını ve muhatabının —ya da ortalama bakışın— nerede durduğunu) anlamak açısından kıymetli: “Yakın zamanda, ‘Deneyim ve Yoksulluk’ başlıklı denemesinde şu satırları okudum: ‘Yorgunluğun ardından uyku gelir; rüyaların orada, günün keder ve ezikliğini telafi etmesi ve uyanıkken gücümüzün yetmediği, çok sade ama görkemli bir varoluşu gerçekleşmiş gibi göstermesi hiç de seyrek rastlanan bir durum değildir.’”25 Nesne ile münasebetindeki sıra dışılığı ve derinliği de gözlemlemiştir Lacis: “Kendisini kuşatan şeyler ve nesneler onun için çok önemliydi. Kitaplara özel bir tutku duyardı. Bıkıp usanmadan kitap toplardı; nadir baskıları vardı ve bunlarla gurur duyardı. Çevresindeki nesnelere bağlanırdı. (…)  Karşılaştığı nesneler onun için canlı varlıklardı —kendisine rahatsızlık veren ya da destek olan varlıklar”. 

Mektuplarında ne denli samimi olsa da, muhataplarının kişiliğini —kendisine yazılanlar dahil— gözeterek yazdığını ifade eden Scholem, Benjamin’in Moskova Günlüğü’nü, “tümüyle benzersiz bir metin” olarak değerlendirir: “Bu, onun hayatından önemli bir kesite ilişkin sahip olduğumuz, tartışmasız en kişisel, tümüyle ve sakınmasızca en açık yürekli belgedir” der. Kitaba ‘Sunuş’ yazısı yazmış olan Orhan Koçak da, Scholem gibi, Benjamin’in Moskova yolculuğunun üç amacı olduğunu söyler. Elbet, ilki, Asja Lacis’e tutkusu ise, hemen ikincisi de, komünizmle ilişkisini tartmak, Alman Komünist Partisi’ne katılma/ katılmama kararını vermektir.26 Diğeri ise, Moskova’nın politik “fizyonomi”sine dair izlenimler edinip anlaştığı dergiye yazmak. Scholem’in, Benjamin’in Moskova izlenimlerini yazacağı Die Kreatur dergisinin yayıncısı Buber’e mektubundan yaptığı alıntı (bizim ‘sol melankoli’ tartımımız açısından da) önemli: “Anlatımım tüm teorilerden uzak duracaktır. Yaratıksal olanın27, tam da bu sayede dile gelmesini sağlayabileceğimi umuyorum (…) böylelikle her türlü tümdengelimci soyutlamadan, tüm öngörülerden, hatta belirli ölçüler içerisinde her türlü yargıdan kaçınan bir anlatım olmalı bu…” 

Evet; Benjamin, Moskova’ya, koltuğunun altındaki Tek Yön ile hareket ediyor. Kitabının ithaf sayfasında şunlar yazılı: “Bu caddenin adı ASJA LACIS CADDESİ yazarda caddeyi açan mühendisin adı”.28 Bir başka adamla yaşamakta olduğunu bildiği kadına epey cüretkâr bir sesleniş (kitabın içeriği ile açılan cadde arasında ilişki kurmak da pek mümkün değilken). Moskova’ya 6 Aralık’ta erişen, günlüğüne ilk notu 9, ikincisini 8 Aralık başlığı ile düşen Benjamin şöyle yazmış ikincisinde: “Öğle üzeri29 Asja benimleydi. Ona hediyeler verdim; kendisine ithaf edilmiş kitabımı da alelacele gösterdim. Gece kalp çarpıntısı yüzünden iyi uyuyamamıştı. Stone’un kitap için yaptığı kapağı da gösterdim (ve armağan ettim) ona. Bu kapak tasarımını çok beğendi”. 

Lacis, aynı yılın eylülünde geçirdiği “bir sinir krizi sonrasında” —ne hikmetse— sanatoryumda yatan, zaman zaman —güya— ateşi çıkan, tanısı (bir hekim olarak benim için de) müphem (otuz beş yaşında), şikâyetleri bitmek bilmeyen genç bir kadındır30. Benjamin’in kitap ithafını uygun bir zarafetle karşılamış mıdır, pek ihtimal veremiyorum doğrusu; ancak, ilişkiyi hediye, vb. beklentileriyle istismar etme yatkınlığının da ötesinde, Lacis’in, 1926 öncesi döneme ilişkin anılarını —Benjamin’e yatırımının düzeyini— ve zaten asal bir ilişkisi olduğunu göz önünde bulundurursak, Benjamin’in içinde, Lacis’e dair, nasıl da ‘tek yanlı’ ve ‘tek yönlü’ mübalağalı geniş bir cadde açtığını kolaylıkla teslim ederiz herhalde. Bu ön tespit, ‘Günlük’te nakledilen ‘aşk’ ilişkisinin de genel çerçevesini kuracaktır. Şöyle söyleyeyim; ilk günkü karşılaşma ve “bir çatı altında [sanatoryumda] ilk kez birkaç dakikalığına yalnız kalabil[me]” ile başlayıp son günkü, “[h]emen bir kızak çağırmasını söyledim. Ama Asja’yla bir kez daha vedalaşmış, kızağa binmek üzereyken benimle Traverskaya’nın köşesine kadar gelmesini söyle[miştim]. Orada indi; kızak yeniden harekete geçerken, sokak ortasında Asja’nın elini bir kez daha dudaklarıma götürdüm. Uzun süre orada durup bana el salladı. Ben de kızaktan karşılık verdim. Onu son gördüğümde dönüp gitmeye hazırlanıyordu. Dizlerimin üzerindeki koca bavulla kararan caddelerden geçerken ağlıyordum” sahnesi arasına sıkışmış, hemen hiçbir zaman mahremiyet (derinlik ve değeri) kazanamamış (‘siz’ yerine ‘sen’ tercihinin, uzaktan da olsa uzun ve derin bakışın, “sarıldı bile”nin, olsa olsa bir öpücüğün müstesna kıymet kazandığı) neredeyse Benjamin’in ‘varsanısal’ aşk ilişkisidir söz konusu olan. Öte yandan, Benjamin’in, —içinde açılan ‘Cadde’nin de açıkça ifade ettiği üzere— ‘bedensel aşk’ın görünürde olmadığı ilişkisinde, bir yazar olarak yazdıkları üzerinden Lacis’e erişme, takdirini kazanma eğilimi dikkati çekicidir. Lacis’in, Benjamin’in metinlerini değerlendirebilecek nitelikten yoksunken böylesi bir iltifata mazhar oluşu; Benjamin’in, layıkınca baş başa dahi kalamadığı aşkına yazdıklarını okumak için fırsat kollayışı ayrıca manidardır.31 

Benjamin, Moskova tren garına, kalacağı otelin adı ve adresini aklına yazarak, yataklı vagondan kimselere görünmeden inerek adım atmıştır. Hemen ertesi gün Reich’ın anlattıkları (Stanislavski’nin Beyaz Rus askeri hakkındaki oyununun başına gelenler, Frunze vak’ası ve Stalin’in emri ile yazdırılan uzun hikâyelerin hikâyesi, muhalefetin yönetimden dışlanışı, vs.) ile gara ayak basarkenki endişeleri örtüşecektir. En sıradan ama “en yüce otoritenin yardımına başvurmak”sızın sarf edilemeyen laflar (“Vakit nakittir” der Lenin), en alelade film ya da oyun hakkında konuşurken dahi temkinli olmalar, mutfak ve çamışırhanelere kadar uzanmış Lenin resimleri, Lenin köşeleri, Lenin’i resminden ayırt edebildiklerinde “Ekimciler”e32 katılan bebeler, trajik aşk karmaşasının bile sinema ya da tiyatroda sergilenişinin “karşıdevrimci” addedilişi, sinema ve tiyatroda sansür…’den33 NEP burjuvalarına uzanan yelpazenin ortasında, o “âna özgü devrimci çalışmanın kavga ya da iç savaş değil, elektriklendirme, kanal inşası ya da fabrikalar kurmak olduğu”nu anlamaktan aciz, kala kalır Benjamin.34 Üstelik, seyahate çıkmadan önce Reich aracılığı ile aldığı teklif üzerine Büyük Sovyet Ansiklopedisi’ne yazdığı Goethe maddesi de hoş karşılanmayacaktır.35 Tüm izlenim ve tanıklıklarının yanına ‘Günlük’üne şunları not eder: “Önümüzdeki dönemde işim açısından sağlam bir çatıya ihtiyaç duyduğumu giderek daha iyi anlıyorum. (…) Beni Alman Komünist Partisi’ne katılmaktan alıkoyan şey yalnızca dışsal kaygılarım.” Parti’ye katılım için doğru zaman olsa, o fırsatı kaçırmak tehlikeli gibi görünse de tereddüttedir. Acaba, o vakte dek edindiği “soldaki bağımsız konum” dışsal katkılar olmadan sürdürülemez mi? 8 Ocak notlarını 9 Ocak notları izler: “Parti’ye girmeli mi? Tartışmasız yararları: sağlam bir konum, zımni bile olsa bir vekillik36. İnsanlarla örgütlü, garantili bir ilişki. Buna karşılık: Proletaryanın hâkim olduğu bir devlette komünist olmak, kişisel özgürlüğün tümüyle feda edilmesi anlamına geliyor. İnsan, kendi hayatını örgütleme görevini, deyim yerindeyse, Parti’ye terk ediyor”.37 Benim anladığım; Benjamin için kıymetli olan, bağımsız entelektüel konumunun maddi/nesnel güvencelerini gözetmekle birlikte, asıl, “proletaryanın ezildiği yerde (…) er ya da geç gerçekleşebilecek tüm sonuçlarını göze alarak ezilen sınıfın saflarına katılmak”tır.38 

Ve, nihayetinde, Benjamin, Asja ile yarım yamalak, çocuksu, vehimli ‘erotik’ münasebetini, epeyce örselenmiş ‘Partili’ mücadele fikrini, yayımlanmayacak Goethe metnini ve buz gibi Moskova’yı geride bırakıp toplayabildiği oyuncakları39 bavuluna tıkıştırıp Berlin’de alacaktır soluğu.

 

DEĞERLENDİRME/ YORUM

‘Walter Benjamin etrafında ‘sol melankoli’yi tartışmak’ başlıklı önceki ve bu yazımda; Pawlikowski’nin Zimna Wojna’sının (ve onunla çağrışımı içinde Ida’nın) ‘içtenlik, inanç, tutku, tutkuyla bağlanma ve kendini gerçekleştirme’ yaşama değerlerinin beni çağırdığı yerde ‘sol melankoli’yi ve —anılan değerler ile örtüşümünden kaynaklanmış olmalıydı— Walter Benjamin’i anlamaya çalıştım. İlk yazımda —ve konuya ilişkin, atıfta bulunduğum yazılarımda— ‘sol melankoli’nin ‘sol’un ‘kurucu ideal’i ve o idealle ilişkisi içinde izahının (‘psikanalitik duyarlıklı bakış’) hem daha doğru, hem de ‘sol’u hayatla münasebetinde/ hayata müdahalesinde daha yapıcı ve üretken kılıcı olduğunu/ olacağını savunmuştum. Bu ikinci yazıyı kurmak üzere çocukluk anlatısı ve güncesi içinde yaptığım yolculuk ve tanıklıklarımsa, —tarih, hafıza, hatırlamaya ilişkin değinilerini de hesaba katarsak— ‘sol melankoli’ kelamı ile birlikte Benjamin’in, hem ’yapısal/ kendiliksel’ olarak, hem de örgütlü solla ilişkisi bakımından, girişte zikrettiğim Dean ve Traverso’nun yöneliminin —ve heveslerinin— ötesinde (Brown’ın yakınında) konumlanması gerektiğini söyledi bana.

Nasıl, Benjamin, en can alıcı konuları, hazırdaki ‘kuramsal’ adlandırmalara yaslanmadan (“tümdengelimci soyutlama”, “öngörü” ve “yargı”lamalardan kaçınarak) işlemişse, ben de Benjamin’i öyle (‘psikanalitik bir olgu çözümlemesi’ gibi değil; ‘psikanalitik duyarlık’la) anlayıp anlatmaya özen gösterdim. Ancak, şu kadarını ifade etmem kaçınılmaz; Benjamin’in —ilgili dipnotta da belirttiğim üzere—  kişisel kurucu ‘ideal’inin mahiyeti ve ideal nezaretinde ‘kendilik’inin kuruluş sürecinin kırılgan bir ‘narsisistik’ yüklülük taşıdığı açıktır; narsisistik duyarlık, gereksinim ve yönelimlerini (depresif ve melankolik ruhsal gerilemelerini [‘regression’]) de öyle anlamak ve anlamlandırmak icap eder: ‘Ödipal/ fallik’ düzeyli yatırım ve hesaplaşmaları göze alamayışıyla, ‘yazma/ yazarlık’ tutku ve çabasında ifadesini bulan ‘narsisistik’ kaygılarıyla, hayatla ilişkisinde korunma ve kollanma ihtiyaçları ile tanınması gereken bir adamdır Benjamin. Girişte söz verdiğim halde ‘yer’ veremediğim Mektuplaşmalar da, Benjamin’in şahsi hikâyesine dair yaptığım tespitlerin doğruluğuna delalet eder kanımca. Yükselen faşizmden kaçıp Fransa’ya sığınan bir yazarın, onca yoksunluk, tehlike ve tehdide karşın, yazdıklarının muhafazası40 ile birlikte yazması gerektiğine inandıklarını yazma çabasındaki yakıcı (ya da, ‘ölümcül’) ısrarını, herkesin akıl sır erdiremediği ‘Avrupa’dan —yazma dünyası ve dilinden— ayrıl(a)mama ‘inadı’nı41 da başka türlü anlamak mümkün değildir. Ve, elbet, varoluşsallığına anlam veren (kendisini kendi yapan) şeye el konulacağını hissettiği ânda yaşamını kendi elleriyle elden çıkarışını da. 

Diyeceğim; Pawlikowski filmleri, Benjamin’se yazdıkları ve yaşayışı ile, bizi, insan için —kendisi, öteki ve hayatla ilişkisinde— vazgeçilemez olanın ne olduğunu, dolayısıyla, ’sol melankoli’ye nereden ve nasıl bakmamız gerektiğini hatırlatırken; filmlerin telkin ettiği tutkulu/ içtenlikli bağlanma ve kendini gerçekleştirme ısrarı ile solun ve Benjamin’in melankolisi de aynı hatta buluşmuş oluyor.

 

_________________________________________________

1 Birikim, Şubat-Mart 2019, sayı 358-359.

2 İlgili metni, Fotoğrafın Kısa Tarihi / ‘Teknik Araçlarla Yeniden-Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri’ (çev. Osman Akınhay, agora kitaplığı, 2012) içinde bulabilirsiniz.

3 Son Bakışta Aşk içinde ‘Hikâye Anlatıcısı’ (1936), çev. Nurdan Gürbilek-Sabir Yücesoy, s. 79, 2014. Bu vesileyle, Zamanın Gürültüsü’ndeki Dimitri Şostakoviç’in hikâyesini (Julian Barnes, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, Ayrıntı Y., 2016) ve —daha sonra değinceğim— Walter Benjamin’in Moskova Günlüğü’nü de hatırlatmış olayım.

4 Geçen yazımdaki —genişletilmeyi hak eden— ‘caz’ değinimi hatırlatırım.

5 Son Bakışta Aşk / ‘Tek Yönlü Yol’, çev. İskender Savşır, s. 66. Ayrıca, bkz., “Mutlu olmak demek ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir” (Tek Yön/  çev. Tevfik Turan, YKY, 1999, s. 42).

6 Walter Benjamin, çev. Tevfik Turan, YKY, 2009 (ilk basım 2004).

7 Walter Benjamin-Gershom G. Scholem/ Mektuplaşmalar, 1932-1940, çev. Saliha Yeniyol, Kolektif Kitap, 2018 (bundan böyle, Mektuplaşmalar olarak anılacaktır).

8 1932-38 yılları arasında sürgünlük yıllarında yazılmış, ancak, tamamlanamamıştır. Anlatılan zaman dilimi, İmparatorluk’un kuruluş dönemi (1870-90) sonrasına denk gelir (Benjamin, 1892, Berlin doğumludur). Kitaba bir ‘Sonsöz’ yazan Rolf Tiedemann şöyle söylüyor: “Almancada bu metinlerdeki kadar yoğun, içinden ışıyan bir nesir bulabilmek için, geçen yüzyılı geçip Kafka’ya kadar çıkmak gerekir” (s. 100). Tiedemann, metnin dilinin —Benjamin’e özgü— ‘lakonik’ üslupla kurulduğunu da ekliyor. Dilde yansıyan üslubun da ötesinde, faşizmin yükseliş süreci ve zorlu sürgün koşullarında büyük bir ısrar ve tutku ile yazılmış olduğunu da hiç unutmayalım derim.

9 ‘Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar’, çev. Orhan Koçak, Ahmet Doğukan, Metis Y., 1998.

10 Başta, Siegfried Kracauer, Theodor W. Adorno ve Leo Löwenthal; sonrasında, Ernst Bloch, Walter Benjamin ve Gershom G. Scholem’in de yazarlarından olduğu yayınevi. 

11 Benjamin ve ‘esar’ ilişkisine dair, bkz. Esrar Üzerine (On Hashish), çev. Suat Kemal Angı, İmge K., 2012.

12 Kaldı ki, benzerleri gibi o da bir ‘milli zafer’ (‘Sedan Zaferi’) sonrası dikilmiştir. Prusya’nın, Danimarka, Avusturya ve Fransa karşısında kazandığı zaferlerle prenslikleri kendi önderliğinde birleştirmesi ve Alman İmparatorluğu’nun (1871-1918) kuruluşudur zafer. 

13 Wirginia Woolf’un Deniz Feneri’nin babaya diş bileyen küçük James’ini hatırladınız mı?

14 Rolf Teidemann, andığım ‘Sonsöz’ünde, ilgili başlıkla ilgili şunu söyler: “Daha sonraki, alıcısı tarafından 15. 1. 1933 olarak tarihlenen bir mektupta Benjamin, Scholem’e, kendisinden kısa bir süre önce aldığı, ‘Cinselliğin Uyanışı’ başlıklı metni çıkarmak yolundaki tavsiyeye uyacağını bildirir”. (Çevirmenin burada aynı başlık için —‘cinsiyetin uyanışı’ yerine— ‘cinselliğin uyanışı’ karşılığını kullanması —herhalde— daha uygun olmuştur). Ancak, elimizdeki örnek, “tek tek parçaları yazarın kendisi tarafından düzenlenmiş” nüshanın karşılığı olduğuna göre, Benjamin, çıkaracağını söylediği metni çıkarmaya kıyamamış olmalıdır. Öte yandan; Benjamin, 1933 Temmuz’undan itibaren —tedbiren— Detlef Holz (takma) adını kullanmakta ise de, ‘Blumeshof 12’ başlıklı metninde (1934), “Girip çıktığım bütün yüksek tabaka evleri arasında, bir dünya vatandaşına ait olan tek ev burasıydı” diyerek büyükannesinin evinden söz edişi (yani, “dünya vatandaşı” terkibi) de, dönemin ‘muhalif’ gazetesi Frankfurter Zeitung tarafından sakıncalı bulunup çıkarılmıştır.

15 Çev. Cemal Ener, Metis Y., 2001.

16 Görünüşte, Moskova izlenimlerini yazmak üzere, Die Kreatur dergisi tarafından gönderilmiştir.

17 ‘Günlük’ü yazma tarzı böyle; günü, günün sonunda değil, sonradan —sanki o günmüş gibi— yazıyor. Gözyaşları ile ayrıldığı Moskova’dan sonra, oradaki son günleri Berlin’de yazması, yaşadıklarına belli bir mesafeden bakarak yazmakla birlikte, yaşanana ve yazdıklarına tanıklığı önemsediğini de gösteriyor kanımca. 

18 Benjamin’, 1917 ile 1930 arası, Dora Sophie Pollak’la (1890-1964) evlidir. Çok iyi derecede İngilizce bilen Dora Pollak çevirmenlik de yapar. Babası, Czernowitz Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde ordinaryüs profesördür (Mektuplaşmalar, s. 63). Dora, Benjamin’e Moskova’da iken de para yardımı yapar.

19 Bir özyaşamöyküsü olan kitabı, Lacis, yaşamının son yıllarında yazmış. 1891-1979 arası yaşadığına göre, demek, seksenlerinde iken. 

20 Moskova’da otuz beş yaşında olan Benjamin’in, güncesinden, hızlı yürüyenlere yetişemeyen (s. 86), muadillerinin atlayıverdiği tramvaya atlayamayan (s. 135), yemekten sonra yürümeye pek gelemeyenlerden (s. 142) olduğu da anlaşılıyor.

21 Lacis alıntıları Moskova Günlüğü, s. 170-176’dan olacaktır. 

22 Benjamin Reich’la, aynı yılın (1924) ekim ayında, Reich Alman Tiyatrosu’nda çalışırken (oyun yazarı, yönetmen ve eleştirmendir) tanışıyor. O sırada Lacis ve Reich birlikte yaşamaktadır ve Reich 1926 yılından itibaren yerleştiği Moskova’da da onunla birlikte olacaktır. Scholem, anılan önsözde, Benjamin ve Lacis’in 1924’te Berlin’de, 1925’te Riga’da, “hatta belki bir kez daha yine Berlin’de” birlikte olduklarından bahsediyor.  (Orhan Koçak, ‘Sunuş’ta, 1929-30’da Berlin’de bir kez daha birlikte olduklarını söylüyor. ’Editör Notları’na göreyse, 1928-30 arasında iki ay kadar Berlin’de birlikte yaşamışlar —‘birlikte yaşama’ bana pek inandırıcı gelmediyse de.)

23 Lacis’in, ilk izlenim olarak “hali vakti yerinde olanlardan” gözlemini aktarışı, Benjamin’in “titizlik ve zarafet”ine yorar gibi olsa da yemek davetlerinden söz edişi (‘Günlük’te, okuru Benjamin adına utandıracak denli sıklıkla Lacis’in —kumaş, giysi, para, vs.— talepleri ile karşılaşırız), ilk görüşmelerinde üzerindeki “gri” giysinin yan tarafında “üçgen biçiminde bir yırtık” olduğunu anımsayışı, Moskova günlerindeki ‘kadın’ adına da anlamlıdır. Hatta, —sekiz yaşında olduğunu kestirebilsek de— küçük kızının banyo sonrası çırılçıplak Benjamin’in karşısına çıkışını hatırlayışı da. (Benjamin’in bile —hâkim kabulleri hilafına— Lacis’te bir “Hedda Gabler” [s. 68], “zaptedilmez bir kale” [s. 55] görmesi; “Kızıl General” ve Ostroukhov vak’aları [s. 121] bu dipnotu anlamlı kılmaya yeterlidir kanımca.)

24 Benjamin, kardeşinin hekim ve komünist olduğunu Lacis’e söylediğinde Lacis onunla tanışmayı çok istese de Benjamin söz verdiği halde sözünde durmuyor. Lacis, Benjamin çok istediği için Brecht’le tanışmalarını sağlıyor ama şunu da ekliyor: “Brecht çok mesafeli davrandı; bunu izleyen dönemde de birbirleriyle nadiren buluştular”. Halbuki, Mektuplaşmalar’dan biliyoruz; sürgünlük döneminde, Benjamin, çaresiz kaldığı koşullarda, birkaç kez, Brecht tarafından Danimarka’daki evinde misafir de edilmiştir. (Benzer imkânı sağlayan ikinci bir kişinin, San Remo’da pansiyon işleten eski karısı Dora olduğunu da hatırlatmış olayım.) Öte yandan; ’Editör Notları’nda, Lacis’in, Benjamin’le Brecht’i 1929’da tanıştırdığı söylense de, daha ilk güne ilişkin ‘Günlük’ notlarında, Benjamin’in, “Brecht’ten söz ettim onlara” ifadesi vardır.

25 Benjamin, psikanalize ve Freud’a yakındır (örneğin, bkz. Fotoğrafın Kısa Tarihi/ s. 80-84). Jung’un kuramına uzak olduğu gibi, ‘Nasyonal Sosyalizm’ içindeki yeri dolayısıyla da, o, uzak durulması gerekendir (bkz. Mektuplaşmalar, s. 274). Hatta şöyle der: “San Remo’da Jung’un psikolojik çalışmalarına eğilmeye başladım; gerçekten de şeytan eseri bir çalışma ki ancak ak büyü yardımıyla bu çalışmaya girişebilirsin” (s. 283). 

26 Moskova öncesi iki yıldan aşkın bir süre böyle bir kararın eşiğinde olduğunu söyler, Scholem.

27 ‘Yaratıksal olan’? 

28 İthaf sayfası, Son Bakışta Aşk’taki ‘Tek Yönlü Yol’a alınmamış. Ama orada da, kitap kapak tasarımına yer verilmiş —tek yönü gösteren büyük oklarıyla. Moskova Günlüğü çevirisinde ‘sonnot 18’ olarak verilmiş ithaf ise şöyledir: “Bu yolun adı, onu bir mühendis olarak yazarda açan kişiye atfen, Asja-Lacis-Caddesi konmuştur”. Yazara yaraşanı da herhalde ikincisi gibi olmalı.

29 Anlattığı şeyi hangi gün yaşamış, belirtmeyince, kesinlik kalkıyor. Kaldı ki, 8 Aralık, 9 Aralık’tan sonra.

30 Seksenlerinde, yaklaşık elli yıl öncesini ayrıntılarıyla hatırlayıp kitabına alacak denli de ‘bedenen’ sağlıklı kalmıştır.

31 “Reich, (daha önce) Asja’nın odasındaki iskemlenin üzerinde uyuyakaldığında, ben de Asja’ya Tek Yönlü Yol’dan bazı bölümler okumuştum” (s. 38, ayrıca bkz. s. 89). Önce Reich, Meyerhold’un Müfettiş yorumuna dair ön değerlendirmesini okuyor, o uyuyakaldığında —anlaşılan— sazı Benjamin’imiz alıyor. Fırsatını bulduğunda Tek Yönlü’den okuduğu gibi, misal, Rilke üzerine yazdığını da okuyor: “[O]’nun yorumları hemen o akşam ve ertesi gün boyunca yazıyı değiştirmeye itti beni” (s. 121). Lacis ne demişse, etkileniyor da. Scholem’se, ‘Günlük’e yazdığı önsözde, zarif bir şekilde, söz konusu etkileyiciliğe dair herhangi bir ayrıntıya tanık olamayışımıza işaretle, “Ama bu günlük, Benjamin tarafından sevilmiş kadının, tam da bu entelektüel yanıyla ilgili olarak, bizi her türlü görüş ve anlayıştan mahrum bırakıyor” (s. 24) demeyi ihmal etmeyecektir.  

32 Vaftiz ettirilmeyip “Ekim ettirilenler”i, Stalin üzerine kurulu ikonik köşeleri ve bizdeki kurucu muadillerini, ‘İnanç katına taşınıp kutsanmış ideolojiler ve Türk’e Tapmak başlıklı yazımdan hatırlayacaksınız (Birikim, Aralık 2018, sayı 356).

33 Paragraftaki değiniler için, bkz. s. 29, 30, 54, 69,72, 77, 83, 91, 107.

34 Mutadı üzere, ‘Günlük’ten de bölümler okuduğu Asja, Benjamin’e, notlarının saçmalıktan ibaret olduğunu, ‘devrimci koşulları’ ve Rusya’yı anlamadığını bu sözlerle ifade etmiştir (s. 105).

35 Ansiklopedi bürosundaki sorumlu ile görüşme izlenimi: “‘Goethe’ makalemin şemasını ona anlatmaya başladığımda, entelektüel güvensizliği derhal ortaya çıktı. Bu taslaktaki bazı noktalar onu ürkütüyordu…” (s. 60). Reich makaleyi teslim etmek üzere büroya gittiğinde de Benjamin’in talihi yaver gitmez: “Ama bunun her sayfasında on kere ‘sınıf savaşı’ lafı geçiyor” (Radek, s. 103-104). Asja da aynı fikirdedir; muhakkak bir şeyleri yanlış yapmış olmalıdır; orada işlerin nasıl döndüğünü bilmiyordur (s. 104). Lunaçarski de yayın kuruluna yazdığı mektupta, “kısmen şaşırtıcı ölçüde isabetli tespitler içermesine karşın hiçbir sonuca varm[ayan]” makalenin yayımlanmama önerisini takdim edecek (s. 162-163) ve makale de zaten yayımlanmayacaktır. 

36 Benjamin’in bu sözü/tavrı, bana, —kendi kendime atıfta bulunmam bağışlana— Tanpınar’ı ve üzerine yaptığım çalışmayı hatırlattı: Boşluğa Açılan Kapı / ‘Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yapıtlarına Psikanalitik Duyarlıklı Bir Bakış’, Bağlam Y., Eylül 2004. Benjamin gibi, o da, ’oral-depresif’ ağırlıklı, narsisistik incinmelere yatkın ruhsal/yapısal kuruluşu ile narsisistik korunmalar altında, kuytularda durmaya çalışan bir adamdı. ‘Vekillik’ deyince, misal, bkz. ‘Mebusluk yolları’, agy. 70-72.

37 Alıntılar, s. 95-97’den. Benjamin, acaba, ‘Parti’ derken, ileride Sovyetler’de yaşamanın koşullarını tartıyor da olabilir miydi? Yoksa, söylediklerinde, Alman Komünist Partisi’ne katılım dahil, muhtemel ‘komünizm’ ya da komünist siyasi mücadele koşullarındaki kişisel “avantaj” ve dezavantajlara mı kafa yormaktaydı? 

38 Aynı gün mütalaalarını şöyle noktalıyor Benjamin: “Seyahatlerime devam ettiğim sürece, Parti’ye girmem söz konusu bile olamaz tabii” (s. 97). Scholem, Benjamin’in, Moskova deneyimleri sonucu Parti’ye katılmaktan kesinkes caydığını; umutlarını yitirmiş, hayalleri kırılmış olarak Berlin’e döndüğünü belirtecektir (‘Önsöz’ünde). 

39 Benjamin’in bir çocuğunkinin fevkinde oyuncak düşkünlüğü vardır (hediye etmek için değil, kendisi için). Ayrılış öncesi yazdığı (sondan bir önceki) nottaki şu ihtirasa bakar mısınız: “Bu kez de kâğıt oyuncakların satıldığı dükkânı bir an önce görmek için sabırsızlıktan çatlıyordum; oranın kapanmış olmasından korkuyordum” (s. 143). Ayrıca, bkz. s. 60, 62, 64, 99, 100, 102, 106114, 121, 128, 140.

40 Kadim dostu Scholem, onun ‘Kudüs Arşivi’dir. Büyük bir titizlikle yazdıklarını ona gönderir, ‘şefkatli’ korumasına teslim eder. Yorumumuz açısından da kıymetli; Scholem, Benjamin’in neredeyse çocukluktan dostudur. Entelektüel gelecekleri parlak iki ergendirler karşılaştıklarında. Scholem, Yahudi teolojisi, mistiği ve Kabala’ya yönelir; dünya çapında bir uzman olur. (Major Trends in Jewish Mysticism’i, ölümü üzerine, dostuna ithaf eder.) Mektuplaşmalar’dan, serinkanlı —himayeye yatkın— bir duruşu olduğu izlenimini ediniriz (mektupları günyüzüne çıkaran da odur). Benjamin’in komünizm ilgisini, ‘materyalist’ eğilimlerini ve Frankfurt Okulu’na yatırımını pek sıcak karşılamaz —‘Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’ndeki “beyler”dir (s. 216) oradaki kalem erbabı; “tarikattir” orası (s. 318).

41 Kitaplarına kavuşma hasreti de iç acıtıcıdır, Benjamin’in. Bibliotheque Nationale falandır mekânı; aklı hep yazdıklarında. Scholem’le mektuplaşmalarında, sözgelimi, Berlin’de Çocukluk, 1932-34 arası tam on bir kez yer alır. Kasım 1939’da dahi, ‘Baudelaire’in New York’taki prova baskılarından dem vurmaktadır.



No Responses Yet to “‘Sol melankoli’ etrafında Walter Benjamin’i anlamak”

  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: