Virginia Woolf, Pierre Bourdieu ve ‘Erkeklik Sözleşmesi’ ya da ‘Eril Tahakküm’

27Şub19

 

Varlık dergisinin Şubat 2019 sayısında yayımlanmıştır. 

 

 

 

 

 

 

 

’25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü1 İstanbul yürüyüşü, Brechtçi bir ‘aydınlanma ânı’na vesile olacak şekilde, polis tarafından engellendi. Devlet, ‘eril zihniyet’in örgütlü yapısı, polis onun sopayı tutan eli ise, ‘yürüyüş’ de söz konusu medeniyetin ‘yapı sökümü’ idi.2 Uluorta gülmeleri hafifllik, yüksek perdeden konuşmaları münasebetsizlik addedilirken, “Kadına şiddete hayır!” nidalarıyla ve dahi düdüklerini öttüre öttüre yürüyen kadınların üzerine püskürtülen biber gazı ve önlerine dikilen kalkanlar tehdidin daha derinlerde kabul gördüğünü açığa çıkardı.3 

Ben, bu yazıda, kadın hareketinin tuttuğu ışık ve verdiği esinle, bir tür toplumsal sözleşme olan ‘Erkeklik Sözleşmesi’nin nasıl tesis edildiğini, sözleşmenin tahakküme nasıl uzandığını Woolf ve Bourdieu’den dem vurarak açmaya çalışacağım. Kuşkusuz, o ışığa tutunarak, ’ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni’ne uzanmamız da mümkün; ama biz şimdilik, ‘ideoloji’ katında kalalım ve önce, ‘sözleşme’ kavramını ele alalım.4 

Öncelikle, ‘Sözleşme’ kavramsallaştırımını, Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi5 çalışmasından ödünç aldığımı söylemeliyim. İçine doğduğumuz Türklük ve Müslümanlığı bir tür toplumsal sözleşme olarak irdelerken, Ünlü’nün de başka müelliflerden el aldığını anlıyoruz. Siyah felsefeci Charles W. Mills de, 1997 tarihli The Racial Contract (Irksal Sözleşme) kitabında, ‘ırksal sözleşme’ kavramını, Carole Pateman’ın The Sexual Contract’ından esinlenerek inşa ettiğini söylüyor: “Pateman’a göre, toplumsal sözleşmelerle kurulduğu söylenen modern sivil toplum aynı zamanda kadınların bedeni üzerinde erkeklere hak ve iktidar veren bir patriyarkal düzendir, bu anlamda toplumsal sözleşme sadece erkeklerin bir araya gelip ‘imzaladığı’ cinsel bir sözleşmedir.” Aldığı elle, Ünlü, tavrını şöyle açıklar: “Benim kavramsallaştırdığım şekliyle Türklük, Türklerin büyük çoğunluğunda gözlemlenebilen, farklı toplumsal sınıflara ve ideolojik aidiyetlere göre farklılaşsa da, sınıflar-üstü ve ideolojiler-üstü ortaklıklar ve benzerlikler gösterir”. Ve, “Türklük, tarihin ve toplumun kişinin doğasına dönüşmesi ve bilinçdışına sızmasıyla birlikte bir habitus olarak yaşanır”6 diye de ekler. Böylelikle, ‘Türklük Sözleşmesi’ içinde kalınırken, -aksi takdirde sözleşmenin ihlali anlamına gelecek- bazı şeyler görülmez, duyulmaz, bilinmez, hissedilmez.7 

Ünlü, oradan, ‘Müslümanlık ve Türklük Sözleşmeleri’ne doğru yol alsın; biz, kendi meselemize dönelim. Tam o dönemeç noktasında (‘Beyazlık Üzerine Düşünmek’ bölümüne başlarken), Ünlü, ‘Beyazlar’ın beyazlık mürüvveti sürmek üzere kendilerini ‘özne’ olarak kurup konumlandırışlarının ve ’Siyahlar’ı siyahlıkları ile nesneleştirmeye (öteki kılmaya) dair ihtiyaçlarının altını çizmek üzere, sözü, Simone de Beauvoir’a veriyor. “[K]adınların durumuyla Zencilerinki arasında büyük benzerlikler vardır,” diyor, Beauvoir; “birinciler de, ikinciler de bugün aynı baba koruyuculuğundan yavaş yavaş sıyrılmakta” iseler de “eskiden efendileri olan toplumsal tabaka onları ‘yerlerinde’ yani kendisinin onlar için seçtiği yerde tutmaya çabalamakta; her ikisi için de, az ya da çok içtenlikle, bilinçsiz, çocuksu, güler yüzlü ‘iyi Zenci’ye, yazgısına boyun eğmiş Zenci’ye ve ‘sahici’ kadına, yani hoppa, çocuksu, sorumsuz, erkeğe bağlı kadına övgüler yağdırmaktadır”.8  

İşte; Pierre Bourdieu, Eril Tahakküm9 adıyla Türkçeye çevrilen kitabında, Beauvoir’ın da ifade ettiği beklentilerle yüklü ‘eril sözleşme’nin (dayatma ve itaatle örülen sözbirliğinin) nasıl tesis edilip sürdürüldüğünü irdeleyecektir.10   

‘Giriş’ bölümünde şunun altını çizer: “Ve ben, bu paradoksal itaatin mükemmel bir örneği olan eril tahakkümde ve bunun dayatılış ile buna katlanılış tarzlarında daima, sembolik şiddet olarak adlandırdığım şeyin etkisini görmüşümdür; yumuşak, kurbanlarınca bile hissedilmeyen ve görülmeyen, çoğunlukla iletişimin ve tanımanın veya daha kesin olarak tanımamanın, kabullenmenin veya hissetmenin saf sembolik kanallarıyla uygulanan şiddet. Olağandışı ölçüde olağan olan bu toplumsal ilişki böylece, tahakküm eden kadar edilenin de tanıdığı ve kabullendiği bir sembolik ilke adına uygulanan tahakkümün mantığını yakalamamız için paha biçilmez bir fırsat sunmaktadır.”11 Belli bir tarihsel derinlik içinde inşa edilen ve kültürel olan tahakkümü doğallaştırma eğilimimizi yoklamaya; haklılığını kanıtlamaya ya da meşrulaştıracak herhangi bir söyleme ihtiyaç duymayacak denli kendinden emin eril belirleyicilik üzerine kurulu, “sembolik makine” gibi işleyen toplumsallığı tanımaya; ’erkekmerkezlilik’ (‘fallonarsisizm’) üzre örgütlenmiş toplumsallığın nesnel analizini yapmaya (bilinçdışımızın nesnel bir arkeolojisi olmak anlamında sosyo-analize12); tahakküm ve rızanın (bilinçsel yönelimin ötesinde) “şeylerin ve bedenlerin içine kalıcı olarak kazınmış”lığını (filogenezis [soyoluş] ve ontogenezis [bireyoluş] bağlamında kolektif tarihin bedene [bilinçdışına] nakşolunmuşluğunu)13 anlamaya davet eder bizi, Bourdieu. 

Bourdieu’nün davetine icabetle metnini kolaçan edersek, anılan ‘tahakküm’ün, hayatın her alanına ne denli sinmiş olduğunun somut izlerine tanıklık ederiz. Sözgelimi, dil, kadını edilgenleştiren, tâbi kılan, eksilten, aşağılayan, değersizleştiren sözcük ya da tabirlerle örülmüştür. (Bourdieu kendi anadilinden örnekler verirken, şaşmaz bir şekilde neredeyse -ve hatta, daha ‘renkli’leri ile- Türkçede de karşılıkları olduğunu fark ederiz.) Eşitçe paylaşılan (ortak) bir eylemken (ya da, öyle olmaması için ‘doğal’ bir sebep yokken) sevişenlerden kadın, ’düzülen, becerilen, sahip olunan (mülk edinilen; ‘mal’dır o), alınan (o verir, erkek alır), kendini teslim eden (edilgen olan), içine girilen (erkeksi fütuhata maruz kalan; ‘penetre olunan’) taraftır. Şefkat, dokunma, okşama, sarılma, kadın için cinselliğin kendiliğinden bileşenleri iken, erkek için, ne kadar aldığı, ne kadar girdiği, işi(ni) nasıl bağlayıp bitirdiğidir önemli olan (saldırganlık yüklü ve fizikseldir). Kadın için orgazm, paylaşılanın -kendiliğinden- doyumsal karşılığı iken, erkekte, kadının orgazmı, kendisinin ‘haz verme erkeksi yetisi’nin göstergesidir. Kadın, sevişme sonrası, sarıl(ın)mayı arzulayan iken, erkek, ‘en’ ve ‘başarılı’ olarak takdir edilmeyi bekleyendir. ‘Eril arzu’, tahakkümün ‘erotize edilmesi’ (“libido dominandi”) ise, kadınınki itaatin erotize edilmesidir (tahakkümün erotikleşmiş halde kabulü; “libido dominantis”). Erkeğin en ağır aşağılanma yolu, ‘dişileştirilme/ kadınlaştırılma’dır (küfre, benzetmelere maruz kalmaktan, ‘ırz’ına geçilmeye dek). Kadınsa, erkeksi addedilen ‘meziyetler’ taşıdığında (cesaret, işbitiricilik, vs.), ‘taşaklı’ (övgüye değer) olandır.14 Küfürlerin performatif verimi, cinselliğin hiyerarşisine tâbidir. Kötücül hiçbir duygu, tahakküm arzusu, ‘fuck’sız layıkınca ifade bulmaz. Erkek; güçlü, büyük, iri ve sert iken, kadın, zayıftır, küçüktür, sıskadır, gevşektir. Erkeğinki (‘erkeğin malı’) ortadadır; kadınınki ise, ‘saklı olandaki tılsım’la kıymetlidir. Anlamsızlıkla, itibarsızlıkla yüklenen kişi ‘amcık suratlı’ olarak anılır. Bedenin ‘ön taraf’ı kıymetlidir; ‘arka’, cinsel olarak farklılaşmamış, dahası, edilgenlik, dişillik mahallidir (küfürlerde layık olduğu yeri alır). Yüzyüze gelen, yüzleşen (güya), gözlerini dikip bakan erkek iken, kadın kendini kamusala kapatan, gözlerini ayak ucuna indirendir. Kadın, ‘karı’ gibi konuşansa, erkek, çatır çatır, kararlı, kesin konuşan, lafını (‘mertçe, erkekçe, yiğitçe, bahadırca’) esirgemeyen, kodu mu, oturtabilendir.16. yüzyılda, edebiyat eleştirmenleri için, süslemeye adanmış ve duygusal olan ‘lirik’ dişil; ağırbaşlı ‘epik’se erildir.15 ‘Hayat mektebinde tahsil eylemiş (feleğin çemberinden geçmiş) ‘sözleşme erbabı’ nasıl sapına kadar erkekse; ‘entelektüel’ de, dişil (‘karı gibi’) niteliklerle ‘malul’, sapı silik olandır (‘entel’, danteldir).16 

Kadını diline böyle düşüren erkek, dik duruşu (‘esas duruş’) ile erkekken, kadın, uysal, yumuşak başlı ifadesi ile kadındır. Erkeğin giyimi kuşamı sereserpelikken, kadınınki onu kısıtlar. Erkek bacaklarını ayırarak otururken, kadın giyim kuşamı ile kendini muhafaza etmeli, mümkün olan en küçük alanla yetinmelidir. Erkek, sandalyenin arkasına ferah ferah yaslanıp kaykılabilir, dilerse masanın üstüne bacaklarını atabilir ve özgüveninin mürüvvetini sürebilirken, kadın için söz konusu tasarruflar hafifliği ya da küstahlığı göze almakla mümkündür. Başkalarının bakışları altında (o bakışlar için) var olan kadın, sıcakkanlı, güleryüzlü, cana yakın, dikkatli, itaatkâr, ağır başlı, ölçülü (hatta, geride durmasını) ama bir o kadar da çekici (‘kadınsı’) olmasını bilendir. Büyüklük (irilik, kocamanlık, uzun boyluluk) erkeğin övüncü, kadınınsa ayıbıdır. Erkek yaşlandıkça olgunlaşır, kadınsa yaşlandıkça düpedüz ıskartaya çıkarılandır. Fiyat sorma, fişleri denetleme, pazarlık, yol sorma gibi ‘alçaltıcı’ işler ‘darkafalı’ ve ‘küçük hesapçı’ kadına, ‘önemli’ kararları alma yetkisi erkeğe aittir. Kadın terzi ise, erkek modacı; kadın aşçı ise, erkek şeftir. Erkeğe uçağı kullanmak, kadına yolcuları ağırlamak; erkeğe müdürlük/ yöneticilik, kadına (tüm şefkat, dikkat ve ilgisi ile) sekreterlik münasiptir. Biyolojik farklılıklar, işbölümünün (erkeğin ayrıcalıkları anlayalım) doğal gerekçeleridir. Erkek, karizması ile eril iktidar yollarını yürüyen, kadınsa onu ‘meşakkatli’ yolculuğunda arkalayan, pohpohlayan, asap sükûnetini temin eden, çocukların bakımını olduğu kadar erkeğin de nazını çekip terapisini üstlenendir. Eve mahsus (ev’cil) işler, akrabalık ilişkileri dahil tüm ‘halkla ilişkiler’in yürütülmesi (ziyaretler, kutlamalar, telefon görüşmeleri, kartlar, mektuplar, hediye alıp vermeler, vs.) kadının vazifesi iken; erkek o türden basit işlerin adamı değildir (mühim işlerinden alıkonulmaması, dikkati dağıtılmaması gerekendir). 

Evet; ’Erkeklik Sözleşmesi’nin nasıl işle(n)diğini Bourdieu ile paylaştıktan sonra, şimdi de, 20. yüzyıla gidelim ve Kendine Ait Bir Odada17 Virginia Woolf’a kulak verelim. “Anlatmak üzere olduğum şeyin varolmadığını; Oxbridge ve Fernham’ın birer uydurma18; ‘ben’in, gerçek kimliği olmayan bir kimse için kullanılan uygun bir terim olduğunu söylemem gereksiz sanıyorum,”19 diyerek anlatısının yazınsal çerçevesini kuran Woolf, kadınların, erkeği kayıran (erkek eli ile inşa edilip yüceleştirilen erkek-egemen) dünyada yazmalarının ne denli güç olduğuna değinecek; 18. yüzyıl başlarına değin, anne ve babası olağanüstü zengin ya da soylu değilse, bir kadının kendine ait bir odaya sahip olmasının mümkün olmadığının, hanımların ancak bir fakülteli eşliğinde ya da bir tavsiye mektubu ile kütüphaneye kabul edildiğinin, gücün, paranın, yetkinin sadece erkeğin elinde olduğu koşullardan sıyrılıp kendine mahsus bir yazar dünyası kurmanın kadınlar için ne denli zor olduğunun altını çizecektir. Yaşayan, yaşamış ya da yaşayacak hiçbir kadının Shakespeare’in yaratıcı dehasına sahip olamayacağını, “bir tür ruha sahip olduklarını kabul etmekle birlikte kedilerin cennete gitmedikleri” veciz tespiti ile izah eden  bir piskopos beyefendi de, misal, Woolf’un andığı güçlüğü resmediverir. “Onların yaklaşımı karşısında bilgisizliğin sınırı nasıl da parçalanıp gider! Kediler cennete gitmez. Kadınlar Shakespeare’in oyunlarını yazamaz”.20 İnsan soyunun neredeyse yarısının kendisinden aşağıda olduğu kabulü ile söz almak ne hoştur! Ama anlatıcı ‘ben’, kabulü içeriden kuranların kadınlar olduğunu görmezden gelmemek gerektiğine de işaret edecektir: “Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdi”. Daha da hoşu, erkeğin şu derin ve evrensel derdine değinisi: “Erkek sabah kahvaltısında ve akşam yemeğinde kendisini gerçek boyutlarının en az iki katında göremezse, kararlar vermeyi, yerlileri uygarlaştırmayı, yasalar koymayı, kitaplar yazmayı, özenle giyinip yemekli toplantılarda konuşmalar yapmayı nasıl sürdürecektir?”21

Kendine Ait Bir Oda’nın ‘ben’inin Woolf’un roman dünyasına nasıl yansıdığını görmek üzere, şimdi de Deniz Feneri’ne22 gidelim. Roman şu cümle ile açılır: “Mrs. Ramsay, ‘Elbette, ama yarın hava iyi olursa,’ dedi. ‘Yalnız sabahleyin erken kalkmalı’”. O sırada, Ordu Pazarları’nın resimli kataloğundan bir buzdolabı resmini kesmekte olan oğlu James için, annesinin bu sözlerini işittiğinde, fener gezisi (bir sandalla gidilecektir) “yıllar kadar uzun süren” bir gecenin karanlığı ardından gerçekleşecek bir mucize gibidir. Cümlesi ve sesinin tınısı gerçekleşecek mucizenin müjdecisi olan anneye ise, oğlu, “ciddiyetini hiç bozmadan makasını buzdolabının çevresinde dikkatle dolaştırdıkça … cübbesini giyip koltuğuna yerleşmiş bir yargıç, ya da devlet işlerinin bunalımlı bir ânında etkisi büyük olacak önemli bir girişimin başına geçmiş bir adam gibi” gelmektedir. Ancak, anne ile oğul arasında kurulan umut ortaklığı, iyimserlik ve duygu birliği, oturma odasının penceresinden bakmakta olan babanın sesi ile bozulacaktır: “Ama hava iyi olmayacak”. Romanın son bölümünde (on yıl sonrasında) on sekiz yaşında anıldığına göre, o sırada herhalde sekiz yaşında olan James’in içinden geçen fırtınayı, Woolf, bize, şu cümlelerle aktarır (ve beni müthiş güldürür): “Eğer elinin altında balta, soba demiri, ne türden olursa olsun babasının göğsüne saplayıp onu öldürecek bir silah bulsaydı James hemen kavrayacaktı”.23 Anlatıcı, aralarına gelmekle -konuşmasa bile-, Mr. Ramsey’in, çocuklarında “olmayacak heyecanlar” uyandırdığını çıtlatır bize. Kendisinden binlerce kez üstün olan karısını (James’in kanaati öyledir) gülünç duruma, oğlunu umutsuzluğa düşürmek değil sadece; düşüncesinin şaşmazlığına inancı ve gizleyemediği büyüklenmeciliği ile alaycı alaycı sırıtmak için de oradadır, o bıçak gibi daracık uzun vücudu ve kısık mavi gözleri ile (yanılmak istese bile yanılamayan, dediği hep doğru çıkan) Mr. Ramsey. 

Başından beri (Bourdieu ile anıp) konuştuğumuz ‘kadın’, romanımızda Mrs. Ramsey, “ördüğü fes rengi çorabı elinde bükerek sabırsızlıkla, ‘Ama hava belki de iyi olur… Bana kalırsa iyi olacak,” diye araya girecektir yine. Çorabı o gece örüp bitirirse, Fener’e gidildiğinde bekçinin küçük oğlu için çorap hazır olacaktır. “Arzusu buyruk olana” diye adına imzalanan (ve evde birikip duran) kitapları bile -ayıpsa da- okuyamayan Mrs. Ramsey, etrafın ihtiyaçları ile ilgilidir daha çok. Oysa, kocası; aklı yazdığı kitaplarda (“sanki ne diye hep beğenilmek istiyordu; düşüncelerinde bu kadar yürekli olan bir adam yaşamda niçin bu kadar korkak oluyordu; hem bu kadar saygın, hem bu kadar gülünç olması ne garipti”24), ölümünden sonra adının sürecek hükmünde (taşların ömrü ile Shakespeare’in ününün kalıcılığını bile kıyaslar -ürperir), zaman zaman geçmişteki askerliğinde bir kahraman gibi ölmüş olabileceği sahnenin hayalinde (“yardım kolu geldiğinde onu görevi başında tam bir asker gibi ölmüş bulsun diye, biraz da gösterişle, uyuşmuş parmaklarını alnına doğru götürüp omuzlarını dikleştirirse, vaziyet almaya çalışırsa kim suçlar onu? Mr. Ramsey omuzlarını dikleştirip saksının yanında dimdik durdu”25), karısına bakışı ise, “Karısının zeki ve bilgili olmadığını düşünmek hoşuna gittiği için, onun bilgisizliğini, yalınlığını abartırdı. Acaba okuduğu şeyi anlıyor muydu?”26 ile sınırlı bir muhteremdir. Mr. Ramsey’in halden anlamayıcılığına canı sıkılsa da (“Başkalarını duygularını hiç hesaba katmadan, bu kadar düşüncesiz bir biçimde gerçek peşinde koşmak, uygarlığın o incecik tüllerini bu kadar kayıtsızlık, bu kadar huşunetle parçalamak Mrs. Ramsey’e göre insanlığa sığmazdı, korkunçtu”27) nihayetinde kocasının kesinlemelerinden (“Muhakkak yağmur yağacak.”) mutluluk devşirmeyi de becerebilen bir kadındır Mrs. Ramsey (“İşte o anda kendini birden her tehlikeden uzak bir mutluluk ülkesinde bulmuştu. Kimseye kocası kadar saygısı yoktu. Onun ayakkabılarını bile bağlamaya lâyık değildi.”28). “[S]anki sıradan şeylere karşı sağır, dilsiz ve kör olarak doğmuştu da, sade olağanüstü şeyler karşısında bir şahin gibi güçlü gözleri”29 ile makbulse de, gündelik hayata karışabilmek için okşanmalara, yatıştırılmalara, sırtı tap taplanarak kendine getirilmeye muhtaç bir adamdır da, Mr. Ramsey (“Karısının sözleri içini rahatlatmıştı; başı eğik, minnetle karısına baktı; kendine gelmiş, yeniden canlanmıştı; sonunda, tıpkı inandıktan sonra çekilip giden bir çocuk gibi, ‘Şöyle bir dolaşayım,’ dedi; çocukların kriket oynamasını izleyecekti. Çekilip gitti.”30).   

“Bunu kim kazanmış, şunu kim kazanmış; kim Latince şiirde usta imiş, kim zeki ama, ‘bana kalırsa içi kof’muş”larla gün geçiren; oğullardan Andrew’a göre, “Herkesi alaya alan kaba herifin biri” dinsiz genç Charles Tansley de pencere önünde Mr. Ramsey’in yanında dikilmektedir. ‘Ne güzel hava, dışarıda oturalım’ dense, ne yapıp edip muhabbeti kendi ‘ilginç’ düşüncelerine getiren, muhataplarını küçük düşürecek bir şeyleri illa bulup buluşturan, “çevresindeki her şeyi zehirleyen o acı konuşma biçimiyle hepsinin keyfini kaçırmadan rahat edeme[yen]”lerdendir o da. Şehre inerlerken, “Geçkin, bozulmaya yüz tutmuş halde bile olsa erkek zekâsı büyük şeydir, kadın ona baş eğmelidir”31 elektriğini Mrs. Ramsey’den alınca, on üç yaşından itibaren hayatını kendi kazanan, paltosu bile olmadığı için üniversitede iken hiçbir çağrıya yanıt veremeyen, ucuz tütün içen, çok çalışan… tüm ailevi sırlarını açığa vurma ihtiyacı duyan; Mrs. Ramsey’in, tez, öğrenim bursu, okutmanlık, doçentlik… falan, söylediklerinden hiçbir şey anlamasa da, ‘çocukken sirke hiç götürülmemişliği’nin ne denli yaralayacı olduğunu çıkarsadığı “zavallı küçük adam”dır da o. Lakin, yine lafı, konut ve yerleşme sorunları, öğretim, işçiler, kendi sınıfından olanlara yardım, konferanslar, vs.’ye getirip sirksiz geçen çocukluk anılarından kendini kurtararak her zamanki güvenini yeniden yakalamasını bilen de; kendisini anladığını hissettiği çok güzel bir kadınla (Mrs. Ramsey, elli yaşında da olsa güzelliğinin altı hep çizilecektir) yan yana yürümüş olmanın (üstelik Mrs. Ramsey çantasını taşımasına da izin vermiştir) mutluluğu ile mest olan da odur. Konuşmaları, Scott mıdır, yoksa Jane Austen mı, her ne ise, “Ben-ben-ben”den; derdi, etrafın ilgisini kendisine çekmekten; muradı, profesörlüğe intisab etmekten öteye geçmeyen Tansley’nin yanı sıra, günboyu çimenler üzerinde uzanıp şiirinin pususuna yatan bir iri kedi misali Augustus Carmichael; dinleyende ister istemez mikroskop altında patates imgeleri uyandıran, sebzelerin madenleri ve beyaz önlüğü ile hatırda kalacak olan, dul, cinsellikten uzak, titiz mi titiz, Mrs. Ramsey’e içten içe duyduklarının adını koyabilmekten uzak, altmışını geçik, dul William Bankes; Mrs. Ramsey’e göre evlenmediği için yaşamın en güzel yanını kaçırmakta olan, bildiğinden şaşmayan (bir on yıl sonra da evli değildir), hep resim sehpasının başında (Tansley kadınların resim yapamayacağını söylemekte ısrarlıdır) eve doğru bakarken neyi nereye koyacağının (ağacı acaba biraz daha mı ortaya alsa?) derdinde, Mrs. Ramsey’e hayranlığının  (ve ama evlilikte eriyip gittiğinin) farkında, otuzlarının başında Lily Briscoe; Tansley’ye takan, felsefeci babanın ne yazdığı sorulduğunda, ’özne-nesne-gerçeğin niteliği’ ile (anlaşılmıyorsa, mutfak masasının göz önüne getirilmesi yetecektir) diyerek vaziyeti bir çırpıda özetleyiveren Andrew; dinlemesini bilen, duygulu oğul Paul (nişanlanıp evleneceği Minta) ve sekiz çocuktan saymadıklarımız da32, kirası münasip (limonluğun onarımına ne kadar gideceği Mrs. Ramsey’in zihnini meşgul edip durmaktadır), Mr. Ramsey’in dersleri, derin düşünmeleri, genç hayranları, osu busu için elverişli bulunan evde romanımız için bir araya gelmiş diğerleridir.33 

Değerlendirme

Gördüğümüz üzere, “Kadına şiddete hayır!” diye yürüyen kadınlar, sadece gündelikleşmiş kaba şiddete yönelik gibi algılansa da, aslında, ‘Erkeklik Sözleşmesi’ dahilinde, tarih boyunca, tüm toplumsal/ kültürel kılcallardan yürüyerek (ailede, özel mülkiyet ilişkileri içinde, okulda, askerde, devlet ve tüm dinsel kurumlar eliyle -filogenetik ve ontogenetik katlarda- yeniden üretilmek suretiyle) inşa edilen erkek hegemonyasını/ eril tahakkümü alt etmek üzere öttürmektedirler düdüklerini. Kadın hareketinin uyandırdığı derin korku ve endişe bundandır. O nedenle, eşitsizlik ve hiyerarşilerin nesnellik ve dinamiklerine doğrudan işaret ediş hüviyeti, kolektif örgütlülüğü ve yaratıcı eylemleri ile, tahakkümün her türden tezahürüne olduğu kadar, onu üreten toplumsal koşullara kökten bir itiraz ve değişim için verilecek siyasi mücadelede kadın hareketinin özgün bir yeri vardır; bir başına, ‘hakikatlilik’ timsalidir. Kuşkusuz kadın hareketi; tahakküme, tahakküm edenlerin bakış açılarına bağlı kategorilerle bakmaktan sıyrılamamış kadınlara ve LGBTİ bireylerine de (“Sembolik güc[ün], ona maruz kalanların katkısı olmaksızın hayata geçiril[emeyeceğinin], onların bu güce maruz kalmalarının sebebi[nin] de onu bu şekilde inşa etmiş olma[klıklarından]”34 kaynaklandığının bilinci ile) düdüklerini öttürmektedir.35 

 

 

1 Anılan gün (International Day for the Elimination of Violence Against Women), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 25 Kasım 1999 tarihinde kabul edilmiştir.

2 Kadınların kendilerine yönelik şiddete karşı yürüyüşlerinin şiddetle karşılanması, şiddetin ve tehdit algısının kaynağını açığa çıkaran/ görünür kılan bir karşılaşma olduğu için, ‘aydınlanma ânı’ olarak tabir ediyorum. Öyleyse, bu deyime dair borcumu da eda edeyim: ‘Aydınlanma ânı’ kullanımına ilkin Adalet Ağaoğlu’nda tanık oldum. Hayal, Hakikat, Yaratı / ‘Adalet Ağaoğlu ve Roman Dünyasına Psikanalitik Duyarlıklı Bir Bakış’ (2001, 2010 Bağlam Y.) adlı kitabımın ‘Roman/ Yaratı’ bölümünde (kendi ‘estetik-poetik’ yaklaşımım çerçevesinde), ‘aydınlanma ânı’nın, çatışmaları içinde(n) yol alan ‘yaratıcı’ yazarın, ‘bilinç öncesi-bilinç’ katındaki geçişkenlikle, gününe/ görünen gerçekliğ(in)e düşürdüğü ışıkla yaşandığını; öylelikle, aydınlanma süreç ve ânını gözetmenin, yaratıcıya, yaratma ediminde, -kurmaca kişi ve kişilerin şahsında- içtenlikli, dış ve iç koşulların gerçeğine uyarlı, değişmenin gerçekçi ivmesine ayarlı olma imkânı sağladığını belirtiyordum. Zira, Ağaoğlu da, -dönemin hâkim yazınsal anlayışına işaret ederek- “[r]oman kişilerinin koşulları, birbirleriyle ilişkileri ne durumda bulunursa bulunsun, o kişiler bunların elvermediği bir biçimde değişiyor ya da deviniyorlar” derken, yaratıcının, kendi bilincine vuran sese kulak vermek yerine ‘dış/ ideolojik’ seslere kulak kesilmişliğinden yakınmakta idi. Hassasiyeti Brecht’e bağlarken de şunları söylemiştim: “Öyle ya, Brecht de, kendi emek ürününe, üretim süreci ve toplumsal yaşamdaki tayin edici rolüne yabancılaşmış emekçinin kendi konum ve gücünün, dayatılmış yutturmacaların ayırdına varması/ ayması anlamında, ‘bilince çıkartıcı’ bir tiyatro dili kurmamış mıdır? Ama nasıl; aslansın kaplansın, diye, gaza getirerek mi? Hayır; hayata sınıfsal çatışma olarak yansıyan şeyin bireyde bastırılmış bileşenlerini açığa çıkartıcı bir yol izleyerek. Mevcut yabancılaşmaya yabancılaştırıcı bir yordamı takip ederek. Burjuva-dalkavuk tiyatronun ikiyüzlü, gevşetici/ geviş getirici, rahatlaştırıcı/ rahvanlaştırıcı oyununu bozarak; dramatik olanın karşısına epik olanı koyarak.” Hadi bir kayıt daha düşelim; Tomris Uyar da, Virgül dergisinin gerçekleştirdiği söyleşide (Nisan 2002), “Öyküde ‘aydınlanma ânı’ diye bir ân var” diyor ve eskilerin ‘ilham’ dediği, ‘yaratısal esin ânı’na işaret etmiş oluyordu. O vesile ile ben de, tabiri -açıkladığım tarzda- ilk kullananın Adalet Ağaoğlu olduğuna değinme ihtiyacı duymuştum (bkz., Milliyet Sanat dergisi, Mayıs 2002, sayı 518 ya da İmgenin Tılsımlı Rüzgârı/ ‘Yazınsal Metne Psikanalitik Duyarlıklı Bakış’, Halûk Sunat, Yirmidört Y., 2006, s. 65-69).

3 Hatırlanacağı üzere, Michel Foucault, ‘özne ve iktidar’ ilişkisini değerlendirirken, ‘birey’leri ‘özne’ yapanın ‘iktidar’la ilişkileri olduğunu; ancak, özgürlük ve direnişe imkân tanıdığı koşullarda bir ‘iktidar’dan söz edilebileceğini, ötesinin ‘tahakküm’ olduğunu belirtir. Dolayısıyla; kadınlar dahil kimseye söz hakkı tanımayan; halkın söz aldığı yerde (kamusal alanda) şiddeti ile bitiveren ‘devlet’, olsa olsa, iktidarın değil tahakkümün karşılığıdır. Bilvesile; mukabelenin derinliği o raddededir. 

4 Öyle bir yönelimle, Friedrich Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökenin’den (1884), hiyerarşi ve tahakkümün açık sınıf ve sömürü ilişkilerinden daha öteye uzanan köklerini irdeleyen özgürlükçü sosyalist/ anarşist Murray Bookchin’in Özgürlüğün Ekolojisi/ ‘Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü’ne (1982) uzanmak da mümkün. Biz, Louis Althusser’in İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları (1970) çizgisinde kalalım. Zira, söz konusu metinde, Althusser, bir Marksist olarak, ideolojinin neden/ nasıl ‘bilinçdışı’ süreçler içinde işlediğini anlatırken, ‘Sözleşme’ dediğimiz şeyin de nerelerden yol aldığını ve nereye yazıldığını ihsas etmiş olacaktır bize.

5 Türklük Sözleşmesi/ ‘Oluşumu, İşleyişi ve Krizi’, Dipnot Y., 2018.

6 Agy., s. 13,14. 

Ünlü’nün, Pierre Bourdieu’nün Outline of a Theory of Practice’inden [2010 tarihli Richard Nice çevirisi] aldığı ‘habitus’ kavramını Bourdieu’nün Eril Tahakküm’de de [La Domination Masculine, 2002] sıklıkla kullandığını belirteyim.

7 Geçerken (Foucault’dan esinle) şuna da işaret edelim ki, bir ucu ile ‘eril tahakküm’e uzanabilen ‘eril sözleşme’ toplumsal hayatın kılcallarında yürür. Dolayısıyla, direniş, tahakkümü üreten büyük sebebe (devlet tarafından icra edilen ‘sınıfsal’ tahakküme) tepki ile sınırlı kalmamalı, iktidarın tezahür ettiği her noktada kendini gösterebilmelidir. Bir başka deyişle, muhalif pratik, iktidarın kurumsal hüviyetine (yönelik olmaya indirgenmiş) değil, iktidar tekniklerine, tahakkümün toplumsal kılcallardaki -her türden- akışına/ işleyişine yönelik olmalıdır. Dinamik ortaklıkları münasebetiyle, gerek Barış Ünlü’den ödünç alarak kullandığım “Erkeklik Sözleşmesi”, gerekse “Türklük Sözleşmesi” Foucault’nun hassasiyeti ile örtüşür bana kalırsa; ‘Türklük’ ya da ‘erkekliğin’ hayattaki akış yolları, Foucault’nun ‘iktidar’ın toplumsal kılcallardaki yürüyüşüne dair söylediklerini hatırlatır. 

8 Türklük Sözleşmesi, s. 29.

Alıntı, Beauvoir’ın Kadın/ Genç Kızlık Çağı’ndan (bendeki örneği ile, Payel Y., 3. Basım, 1974, s. 28’den) yapılmıştır. Bu vesile ile üniversite yıllarımda çok değerli çevirilerini okuma şansı bulduğum Bertan Onaran’ı da saygı ve şükranla anmak isterim. 

9 Çev. Bediz Yılmaz, Bağlam Y., 2014.

10 Bourdieu’nün kitabının özgün adı, andığım üzere, La Domination Masculine. Kitabın yürüdüğü hattı ya da yayıldığı çerçeveyi dikkate alırsak, ‘domination’, erkeğin egemenliğini/ belirleyiciliğini (verili hiyerarşiyi) imleyen bir ‘sözleşme’ye daha yakın düşüyor. Ama anlaşılan o ki, Bourdieu, ‘tahakküm’ü, ‘sembolik’ ve ‘sembolik olmayan’ (açık/ fiziksel) şiddeti kapsayan bir genişlikte alıyor. Bense, ‘tahakküm’de, ‘sözde rıza ya da uzlaşıyı’ da kıran, simgesel olandan çok somut/ açık şiddete yakın duran bir düzey alımlıyorum. Sanırım, Foucault’nun ‘iktidar’/ ‘tahakküm’ ayırımını da öyle bir duyarlılığa dayandırdığını düşünebiliriz. 

11 Eril Tahakküm, s. 11-12.

12 Bourdieu, çözümlemesinde, Cezayir’in kuzey kesiminde yaşayan Kabil topluluğuna ilişkin gözlem ve tespitlerinden de yararlanacaktır. 

13 Judith Butler’ın şu ifadesini de paylaşacaktır bizimle, Bourdieu: “Cinsiye [gender] performativitesi hakkındaki yanlış anlaşılma şudur: cinsiyetin bir seçim, bir rolmüş gibi anlaşılması; yahut cinsiyetin, kişinin sabah üzerine giysilerini geçirir gibi sırtına atıverdiği bir inşaymış gibi” (agy., s. 130).

14 Bourdieu, hayalar ile yumurta arasında kurulan (morfolojik) ilişkiye dair şunu naklediyor: “penisin, iki yumurta üzerinde kuluçkaya yatan tek erkek olduğu söylenir” (s. 24).

15 Bourdieu, edebiyat, felsefe ve sosyal bilim tahsil etmek isteyenlerin tercih ettiği Fransa’nın ‘kadınsı’ bulunduğunu; teknik bilimler ve ekonomi tahsil etmek isteyenlerin tercih ettiği Almanya, ABD gibi ülkelerinse ‘eril’ kabulü gördüğünü söyler (s. 132).

16 Öyle ya; faşistin gez-göz-arpacık hattında entel vardır. 

17 Çev. Suğra Öncü, İletişim Y., 2002.

18 ’Oxbridge’ de, Oxford ve Cambridge’in (iki önemli üniversitenin) bileşimi olarak uydurulmuştur.

19 Agy., s. 7.

20 Agy., s. 53. 

Bir ‘yetkin’ beyefendi de şöyle buyurmuştur: “Efendim, bir kadının beste yapması, bir köpeğin arka ayakları üzerinde yürümesi gibidir. İyi yapılmamıştır, ama yapılmış olması bile şaşırtıcıdır” (s. 62). Tabii, bu türden sözlerin, kadınların (yani, 18 bile değil, 19. yüzyılda) kendilerine zorla kabul ettirilen kapalı bir yaşama tâbi olduğu, bir kadının tek başına geziye çıkmasının, otobüse binip Londra’da dolaşmasının, bir lokantada tek başına yemek yemesinin dahi mümkün olmadığı zamanlarda telaffuz edilmişliği de manidardır elbet. O koşullarda, Jane Austen ya da Emile Bronté’nin çıkıp hem de “kadınlar gibi” yazması ne muhteşemdir (s. 83). Woolf’un; “Austen’a gelene dek, kurmaca yazının tüm önemli kadınlarının, yalnızca karşı cins tarafından görülmekle kalmayıp yine karşı cinsle ilişkileri içinde görüldüğünü düşünmek yadırgatıcıdır” tespitini de bu vesile ile anmış olayım (s. 93).

21 Agy., s. 40, 41.

22 Deniz Feneri, çev. Naciye Akseki Öncül, Can Y., 1982.

23 Alıntılar, agy., s. 15-16’dandır. 

24 Agy., s. 63-64 

Bu arada, yazma/ yaratma edimini başarma/ beğenilme kaygısı ile yaşamaktan kendini alıkoyamayan yazarın kendisini de unutmalayım (bkz., Bir Yazarın Güncesi, çev. Fatih Özgüven, Oğlak Y., 1995).

25 Agy., s. 52.

26 Agy., s. 154.

27 Agy., s. 47.

28 Agy., s. 48.

29 Agy., s. 93.

30 Agy., s. 55.

31 Alıntılar, agy., s. 20 ve 23’tendir. 

32 Woolf’un, Mrs. Ramsey’in ölümü sonrası gelinmedikçe dökülen evi meşakkatli çabaları ile ayakta tutan yaşlı emekçi kadınlar Mrs. McNab ve Mrs. Bast’a müstakil bir bölümde yer verişi de anlamlıdır.

33 ‘Erkeklik Sözleşmesi’/ ‘Eril Tahakküm’ bağlamında, bir filme (Paris’te Son Tango, 1972), erkek yönetmen ve oyuncunun (Bernardo Bertolucci ve Marlon Brando) genç bir kadın oyuncuya kurdukları ‘rol tuzağı’na (‘tereyağı sahnesi’), Pablo Neruda’nın bir otel hizmetçisi kadına tecavüzüne hatıratında yer verişine ve tüm bu olup bitenlerin failleri tarafından nasıl değerlendirildiğine ve ‘sanatçı-yaratma süreci-gerçek yaşam’ ilişkilerine değinen bir yazım için, bkz., ‘Bertolucci, Neruda, Eril Tahakküm ve ‘Erkeklik Sözleşmesi”, Gazete Duvar, 27 Aralık 2018. 

34 Eril Tahakküm, s. 56.

35 Bir ucu ile, “farklı cinsel statüler arasındaki ayrımın önemsiz olacağı yeni bir cinsel düzen için mücadele”ye (agy., s. 149) olduğu kadar, “erkek-merkezli mitoloji”nin tuzaklarından (imtiyazlı konumun beraberinde getirdiği yüklerden, istismarlardan) yılıp yorulmuş erkekler için de mücadeleye katılma çağrısıdır bu. 



No Responses Yet to “Virginia Woolf, Pierre Bourdieu ve ‘Erkeklik Sözleşmesi’ ya da ‘Eril Tahakküm’”

  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: