‘Sol melankoli’ kime ne söyler?

26Eyl17

Bu yazı, Varlık dergisinin Eylül 2017 sayısında yayımlanmıştır.

 

 

 

 

Wendy Brown’dan (Tarihten Çıkan Siyaset) ve Jodi Dean’den (Komünist Ufuk) yararlanarak, ‘sol’un modernlik ve sonrasına ilişkin değerlendirme ve tepkilerini anlamaya; ‘üreten ama sömürülen çoğunluk’ karşılığı olmak üzere, ‘halk’ın, -‘komünist ufka’ tutunarak- hegemonik olanın karşısında neden mukabil ‘kurucu’ bir güç olamadığını sorgulamaya çalışmıştık, daha önce. Nesnesine yaptığı yatırım boşa çıkmış, -öyle ya da böyle- ‘başarısız’, yitimle baş etmeye uygun yüzleşmeler (‘yas çalışması’) yerine -hevessiz ve mecalsiz kılan- ‘melankolik’ tepkileri belirleyici olmuşsa; sorun, acaba, solun kendi ‘kurucu ideal’i ile ilişkisinden kaynaklanıyor olabilir mi, diye de sormuştuk. Ve bir ikinci yazıda da, Alain Bodiou’dan (Komünist Hipotez) yararlanarak ‘Komünizm İdeası’nı (‘idea-ideal-ideoloji’ hattında) ele almış; Freud’un, ‘melankoli’nin psikopatolojisi bağlamında ‘ben ideali’ ile ilişkimizi irdeliyişinden de istifade ederek ‘komünist idea’ya (‘ideal’e) yatırımımızın, neden, mutlaklıktan, şaşmazlıktan uzak, ’olası başarısızlıklar uzamında yol alışa müsait’, her dem taşıyıcı özneleri ile birlikte kendisini -hareket içinde- sınamaya açık tutan hipotez nitelikli bir bağlanma olması gerektiğini anlamaya çalışmıştık.

Şimdi de, politik anlamında ‘sol melankoli’ tabiri nereden geliyor; müelliflerimiz (iki farklı yönelimi temsil eden, Wendy Brown ve Jodi Dean) kendilerini tabir edilenle nasıl ilişkilendiriyor ve öngörüleri ne; onları gözden geçirerek meseleyi sonlandıralım.

 

Walter Benjamin’in ‘Sol Melankoli’si, Dean ve Brown

Wendy Brown, ‘sol melankoli’ tabirini 1999 yılında yayımlanan (‘Sol Melankoliye Direnmek’) makalesinde (1) Benjamin’den esinlenerek; Benjamin’se, 1931 yılında, Wiemar döneminin önemli bir şairi, romancı ve gazetecisi olan Erich Kastner’in şiirlerini ve şair tutumunu eleştirmek üzere kullanmış. (2)

Benjamin, yazısının bütününde, Kastner, Mehring ve Tucholsky gibi yazalara verip veriştirmektedir. Burjuvaziye karşı tavır almayan, işçi sınıfı hareketi ile gönül bağları kalmamış, devrimci temaları burjuvazinin pazar kültürüne sunup işçi hareketine ihanet eden, yazdıkları burjuva çürümüşlüğünün yansıması olmaktan öteye geçmeyen şaklabanlardır onlar: “Politik olarak ifade etmek gerekirse, partileri değil klikleri; yazınsal olarak değerlendirilecekse, ekolleri değil modaları; iktisadi olarak konuşulacaksa, üreticileri değil simsarları öne çıkarmaktır onların işlevleri. Ve gerçekten, son on beş yıldır, bu sol entelektüel takım, aktivizmden dışavurumculuğa [devrimci havalar, kalkık kollar, sıkılı yumruklar -gibi], oradan ‘yeni nesnelcilik’e tüm [sol] manevi dünyanın simsarı olmuşlardır”. Bütün bunlar, sahici proleter dünyanın güdülerinin önünü kapatan, kapana kıstıran ‘sol melankolik’ tavırlardır, Benjamin’e göre. Dean de, Benjamin’den doğru, şöyle aktarır izlenimini: “Kastner’in melankolisi bir yönelim, bir metadır. O bir ideale bağlı değildir; tüketim ürünleri derekesine düşürme yoluyla devrimci ideallere gölge düşürmüştür”. (3) Dean, Benjamin’in, ’Üretici Olarak Yazar’ başlıklı makalesinde de (4), Kastner’i, “yoksulluğa karşı mücadeleyi bir tüketim nesnesine dönüştür[en]” ‘yeni nesnellik’ akımının timsali olarak andığını paylaşır bizimle. Ve, asıl metinde şöyle devam eder, Benjamin: “Kısacası, bu [yazınsallıkta ifadesini bulan] sol radikalizm, kesinlikle, politik eylemlilikte karşılığı olmayan bir duruştur. (…) Politik mücadele kararlılığının, bir haz nesnesine (üretilen bir şey olmaktan bir tüketim nesnesine) dönüşümünün karşılığıdır. Hatta, Brecht’in politik lirik şiirlerinin tam anlamıyla gerçekleştirdiği şeyle kıyaslarsak, der, Benjamin, “[Kastner’in] dizelerindeki gürültü, bir şeyi kökünden söküp atmaya değil, gaz verişe tekabül eder. Kabızlık ve melankoli her zaman birliktedir. Ancak toplumsal bedenin özsuyu çekildikçe karşımıza çıkan da [bir tür] havasızlık [daralmışlık] olacaktır. Kastner’in şiirleri o havasızlığı gidermeye yaramaz”.

Dean’in, Benjamin’in Kastner değinisinde andığı ‘sol melankoli’yi yine Benjamin’in kendi vurgularına sadakatle tanımlamak gerektiğini ihsas edişi anlamlıdır. Kastner örneğinin de ortaya koyduğu üzere, ‘eyleme gözlerini kapayan’, ‘burjuvaziye karşı vurucu olabilecek güçlerden uzak durmayı seçen’, ‘şiirin nabzını zengin alıcıya göre düzenleyen’ tavırdır, ‘sol melankoli’nin mahiyetini kuran. Anageldiğimiz ‘ideal’ ile ilişkisi, ideali pazarlayan bir hainlik, fırsatçılık düzeyindedir. Kanımca, Brown için, Benjamin’in ‘melankoli’ tabir ettiği şey, daha derinlerde işleyen bir sürecin tezahürü iken; Dean için, sol güçlerin toparlanmasına, eylemliliğe ve hainlerin safdışı bırakılmasına çağrının dayandığı ibretlik manzaradır. Hatta, Dean, kitabında, Brown’ın ilgili makalesi (‘Sol Melankoliye Direnmek’) hakkında şunu da söyler: “Ne var ki, aradan geçen on yılı aşkın sürenin mesafesiyle okunduğunda, Brown’ın makalesi şimdi neyin niçin yitirildiğine ilişkin temel anlatısında yanılmış gibi görünür”. Yani; “[Brown’ın] üzerinde durduğu (…) geçmişe bakan, kendini cezalandıran, başarısızlığına saplanıp kalan ve eşitliğe dayalı özgürleştirici bir geleceği görünüşte tasarlayamayan bir Sol’un korkuları ve endişeleri” nokta-i nazarıdır, on yıl sonra teslim edilen temel anlatı yanılgısı. Zira, Freud’u ele alışı tek yanlıdır Brown’ın, Dean’e göre. “Sol’u genel bir arzu yapısı çerçevesinde analiz etmek [ve] kolektivite yönünde bir kolektif arzuyu ana hatlarıyla ortaya koyarken genişletilecek olan olanakların önünü aç[makla]” birlikte, eksikliğini vurguladığı, önerdiği, “neoliberal kapitalizmin gerçekliğiyle ve refah devletinin yenilgisiyle bir tür sol ‘kapışma’” (5) değildir -her ne kadar öyle bir izlenim veriyor olsa da. Okurun hoşgörüsüne sığınarak şöyle toparlayayım: Brown’ın, demektedir Dean, yan çizenleri ayırt etmek ve neoliberal kapitalist yıkım koşullarında kolektif sol mücadeleyi büyütmek yerine, Kastner vb.’leri üzerinden solun kurucu idealle ilişkisini sorgulamaya heves edişi beyhudedir.

Benjamin, öyle, “sol tutkulara, gerekçelere, analizlere ve kanaatlere bağlılığından dolayı bir Sol hareketi eleştiriyor değildir,” Dean’in yorumuna göre. “Kastner’e ve ‘yeni nesnellik’ yönelimine bağırıp çağırmasının sebebi, izledikleri uzlaşma çizgisi ve bunun sonucunda ‘siyasal mücadelenin başkalaşım geçirerek zorunlu bir karardan bir haz nesnesine, bir üretim aracından bir tüketim malına dönüşmesidir’”. Hele hele, Brown’ın makalesini yazdığı tarihle kıyaslandığında, eşitsizliğin, sınıf savaşı ve kapitalist krizin fevkalade belirleyici olduğu günümüzde, Benjamin’in hassasiyetindeki farklılığın altını çizmek daha da elzemdir: “Benjamin’in üzerinde durduğu nokta pratiğin özünde yatan bir gelenekçilik değil, piyasa yönelimli yazı ve yayın dünyasında sol ideallerin yüceltilişidir. Brown’ın sol melankoliğinin aksine, Benjamin’in sol melankoliği ‘kayıtsızlığa ve kaderciliğe’ boyu eğen”, (6) sol melankoli üzerinden ekmek yiyendir.

Freud’un ‘Yas ve Melankoli’ makalesini kendisi de ele alan Dean, ‘sol melankoli’de, melankolik öznenin özsaygı yitimine yol açan şeyin (psikopatolojik açımlamayı hatırlarsak, gerçekte yargılanan, eleştirilen ve mahkûm edilen içselleştirilmiş nesnenin) ne olduğunu sorar. Aslında, Brown açıklamıştır; o içselleştirilmiş nesne öyle bir şeydir ki, onun şahsında yaşanan hayal kırıklığı ve öfke, bugün, zamanın koşullarına uymayan davranışlarını gözden geçirip yeniden düzenlemesini önleyen korku ve endişeler olarak sol özneye yansımakta; ‘melankoli’, geçici bir tepki olmaktan çıkıp temel arzunun ikamesi hâline gelmektedir: Sevilen nesnenin (“Sol analizin ve sol kararlılığın iyiye, doğruya ve gerçeğe varan berrak ve kesin bir yolu yandaşlarına sağlayacağı vaadi”nin) (7) yitimi; serzeniş ve serzenişin kendi üstüne çekilmesi suretiyle ‘sol melankolik’ ruh hâli. “Birlik, kesinlik, berraklık ve siyasal geçerlilik vaat eden içselleştirilmiş bir nesneye, sevilen ve yitik nesneye yönelik bir saldırıdır” (8) söz konusu melankolinin ardında yatan. Ve, o melankolidir ki, solu, kendisi (yola koyulduğu ‘ideal’) ile yüzleşmek ve hesaplaşmaktan alıkoyduğu gibi, mevcut başarısızlığın bahanesini post-yapısalcı kuramlar, kimlik siyasetleri, vs.’ye yıkma kolaycılığına da sevk eder.

Brown’ın işaret ettiği, bu, ana hattın farkında olmakla birlikte, Dean, sorar: “Brown haklı mı?” Neyin yitirildiğini, neyin inkâr edildiğini, neyin yerine neyin konulduğunu doğru saptıyor mudur, Brown? Solun ezeli kapışmasında bir yararı olabilir mi tespitlerinin? Lafı yine Benjamin’e getirip kanaat ve yönelimini bir kez daha beyan edecektir, Dean: “Benjamin’in sol melankoli açıklaması farklı türden bir yitimi öngörür: Devrimci ideallere, proletaryaya ihanet. (…) Brown’ın sosyalist ideallerin gerçek bir yitirilişi ve Sol hayali bir nesneye müzmin ve narsisistik bir bağlılık yoluyla telafi edişi olarak yorumladığı durumu, Benjamin, proletaryayla ideolojik özdeşleşmenin yerine geçmeye çalıştığı bir uzlaşma ve ihanet olarak sunar”. (9)

Hasılı, Dean, solun melankolik tezahürünü kabul edip Brown’la hemfikir olduğunu beyan etse de, bu, görünenin hikmetine dair derin bir farklılığı da beraberinde getirir. Brown, melankoliye duçar oluşta ideal ile ilişki boyutunu sorumlu tutar ve oradan müstakbel sol mücadeleye ışık tutmak isterken, Dean, -günümüz koşullarında- sol mücadeleyi yeniden düzenlemek ve yola koyulmak üzere, tezahür edenin ibretlik boyutunu (ıslaha davet eden mahiyetini) esas almak niyetindedir. (10)

 

Öngörüler

Dean, solun derlenip toparlanmasının yolunu, mevcut melankolik pratik ve yönelimlerden, “[k]omünizme dönük arzusundan vazgeçmiş, proletaryaya karşı tarihsel yükümlülüğüne ihanet etmiş ve devrimci enerjileri yüceltip kapitalizmin nüfuzunu güçlendirici restorasyon pratiklerine yönelmiş bir Sol”dan arınabilmekte görür. (11)

Dean, ayrıca, günümüzde (2010 sonrasından söz etmektedir), sol melankolinin çözüldüğü ya da çözülmekte olduğu kanaatindedir. Costas Douzinas ve Slavoj Zizek’in Londra Konferansı (hatırlayacaksınız, bir önceki yazımda Badiou üzerinden aktarmıştım o konferansı) gözlemleri de kanaatini teyid etmekte; ‘suçluluk duygusu dönemi’nin kapandığı, ‘neşeli ve sekterlikten uzak’ bir kitlesel coşkunun öne çıkmakta olduğu anlaşılmaktadır.

Antonio Negri’nin, Spinoza ve Deleuze ilhamlı, ‘tekilliklerin çeşitliliğine özgü üretken arzu’su (‘çokluğun arzusu’) ve Badiou’nun, ‘komünizmin ebediliğine (“[e]şitlikçi tutku, adalet fikri, yararların sunuluşundaki ödünlere son verme iradesi, bencilliğin kökünün kazınması, baskıya karşı hoşgörüsüzlük, Devlet’in sona ermesi arzusu” [12]) yaptığı vurgu’ ile ifadesini bulan ‘felsefecinin arzusu’ olmak üzere komünist arzu kavramına doğru -en az- iki yol olduğunu da vurgulayan Dean, son tahlilde şuraya varmaktadır: “Komünist arzu kolektivite yönünde bir arzudur”, “[a]rzuyu bireysel (…) biçiminden çıkarıp ortak, kolektif bir arzu olarak şekillendiren aktif kolektif mücadeledir”, “[e]ğer [‘eski tarzda yaşamak istemeyen alt sınıflar’] kapitalizmi devireceklerse ve komünist bir toplum inşa etmeye girişeceklerse, komünistler olarak arzu duymaları gerekir. Kolektif komünist arzu olmadığında, devrimci kabarış karşı-devrimci istikametlere yönelir”, kolektif arzu (‘Wall Street’i İşgal’ hareketinde de olduğu üzere) öze bağlı (ırk, etnisite, milliyet gibi) kimliksel ögelere değil, mülksüzleştirenlerle mülksüzleştirilenler ayrımına yaslanır, “[k]omünist arzunun nesnesi-gerekçesi [toplumsal bütüne değil, sömürülen, üreten çoğunluğa karşılık düşmek üzere] halktır”, “Alvaro Garcfa Linera tarafından bize sunulan imgede olduğu gibi, arzu, kolektif bir özneyi, ‘beklentili ve arzulu gözleri komünist ufka dikili’ halde hareket edişinin güncelliği içinde açıklar”. (13)

Kolektivite yönündeki arzuyu muhafaza etmenin aracı ise ‘parti’dir, Dean’e göre. Sömürü ve el koyuculuğun hâkim olduğu günümüz dünyasında, ’çeşitlilik, yataylık, bireysellik, her yola gelirlik’, vbg. ’iletişim kapitalizmi’nin harcı olan bireyci hayaller dünyasına batmamış, söz konusu kolektif arzuya sahip çıkan bir parti. Yüzde 99’un yüzde 1 karşısındaki (‘halk’ın ‘kapitalizm’le bağdaşımsız) konumuna işaretle ‘biz’e itibar; ‘Wall Street’i İşgal’ türü eylemlerin de gösterdiği üzere, başta insanları ateşleyen ama sonra çok sayıda ayrı ve hatta çatışan hedefe yönlendiren ‘özerklik, yataylık, lidersizlik’ anlayışını kolektivite lehine terk edebilen bir parti (“Dosdoğru belirtmek gerekirse, İşgal Lenin’in bir devrimci partiyle ilişkilendirdiği işi yapıyor: Daha çok sayıda insanın harekette yer almasını sağlayan muhalefet mücadelesinin sürekliliğini oluşturup koruyor. Kolektiviteyi inşa ediyor” [14]). Kolektivite sözde kalmamalı; bir amaç doğrultusunda kenetlenilerek, dayanışma içinde, topluca istenip topluca inşa edilmelidir. Bir ‘parti’ye işte bu yüzden ihtiyaç vardır. Lukacs’ın vurguladığı üzere, ‘proletaryanın hedefleri bakımından birleşik ve berrak bir görüşle mücadeleye müdahil olmasına kadar olayları ertelemek mümkün’ olmadığına göre, çok sayıda değişken toplumsal kesitler, kendiliğinden eğilimler, sınıf bilinç düzeyleri ve ideolojik eğilimler içinden yol almasını bilen bir ‘komünist parti’ye: “Parti mücadele eden kitlelerden öğrenirken, onların eylemlerini anlayabileceği ve kolektif iradelerini ifade edebileceği bir araç sağlar: psikanalistin analiz edilen kişiye kendi arzusunun bilincine varması için bir aracı görevi görmesine oldukça benzer bu.” (15) İşte, öyle bir parti.

‘Ne öngörülmekte’ kaygısı ile Brown’a döndüğümüzde, bir kez daha, mevcudu olduğu kadar mutasavver olanı yoklayışında da, -‘kurucu ideal’le ilişkimizi ele alışında olduğu üzere- ‘psikanalitik’ duyarlılığın ne denli kıymetli olduğunu fark ederiz. ‘Giriş/ Tarihten Çıkan Siyaset’ ve ‘Semptomlar/ Siyaset Karşıtı Ahlakçılık’ bölümlerinden sonra, Brown, kitabında, Freud’un bir metninden (‘Bir Çocuk Dövülüyor’ [16]) daha yararlanarak ‘Cezalandırılma Arzusu’nu işliyor, ‘Arzu’ başlıklı bölümde. Kendi nesnesinde doyumlandırılma (‘haz ilkesi’) arayışındaki arzunun verili gerçeklikle çatışması (‘gerçeklik ilkesi’) sonucu suçluluk duygusu üzerinden ‘ben’e dönüp (‘mazoşistik’ ikame) ötekine yansıtılışı (‘o’ dövülüyor: sadizm) hikâyesidir bu, kabaca. Sevgi nesnesine yatırımın (‘ideal’le ilişkimizi hatırlayalım), gerçeklik koşulları elvermediğinde ne türden değişikliklere uğrayabileceğine dair bir zihin jimnastiğidir bu örnek, ki, bizi bir sonraki bölüme de hazırlar: ‘İktidar/ Mantıksız İktidar, Marxsız Mantık’.

Bu bölümde, Brown, ‘iktidar’ı, “hiyerarşik olarak örgütlenmiş, tahakküm ve tabiyet biçiminde düzenlenmiş, sömürüyle ölçülen bir şey olarak tanımlayan modernist sol formülasyon”lar her daim revaçta olsa da, “her yerde hazır ve nazır, mikrofiziksel ve yaygın bir mahiyete, döngüsel bir harekete ve özne üretici etkilere sahip olan Foucaultcu iktidar anlayışına sahip çıkan” pek kimse olmadığını vurgulayarak başlayacaktır sözlerine. “[G]ünümüzün sol entelektüelleri -Marksistler, post-Marksistler, demokrat sosyalistler, eleştirel ırk teorisyenleri ve feminist teorisyenler- iktidarın etkilerine kafa yorsalar dahi, doğasını nasıl ele almak gerektiği konusunda kararsız”dırlar. (17) Şöyle açar, Brown: Marx, idealist felsefe ya da klasik siyasal iktisadın iktidarı gözlerden uzak tutan kisvesini alaşağı etmek isterken, onu, kendi materyalist metafiziği ve tarihsel üst-anlatısı ile kisvelendirmiştir. Bakalım.

Marx’ın temel adımı, devlet ve ideolojik iktidarına ilişkin tüm popüler ve akademik düşünceleri bir yana bırakıp ‘toplumsal güçler’e odaklanmak olmuştur. Toplumsal iktidar ilkseldir ve kendi kendini üretir; halbuki, ‘siyasi iktidar’ onun bir türevidir. Bu ise, ortadoks Marksist kuramcılar indinde, radikal demokrasi ya da komünizm adına, siyasal kurumlara ilgisizliği meşrulaştıran bir tavır olmuştur. Öyle ya, iktidarın asli kaynağı belli ise, tezahürleri ile vakit kaybetmenin ne âlemi vardır.

Peki; öyle ya da böyle, iktidarın ‘ideolojik’ alımlanışı nasıl olmaktadır? Marx, sınıflı toplumlarda, ideolojinin, camera obscura (karanlık oda) nitelikli olduğunu; ideoloji katına her şeyin ters-yüz olarak yansıdığını söyler. Yanılsamayı gidermek için sivil topluma, maddi düzene, üretim alanına bakmamız gerekir. Çünkü onlar kökensel, gerçek ve şeffaftır. Dolayısıyla, yanılsamalı ideolojik alımlayışla efsunlandığımız devletin (iktidarın) esrarı da maddi alana eşitlik ilkesi ile müdahalemizle buhar olup uçacak; özneler, iktidarı önceleyen özsel doğalarına kavuşacaktır. (Kanımca, ‘komünist idea’yı tümgüçlülükle yükleyen de, böylesi bir materyalist metafizik olmalıdır -ki, tartışmamız bakımından hassas olan nokta da burasıdır). Halbuki, meselemiz kapitalist iktidarla hesaplaşma ise, onu maddi olarak mümkün kılan üretim ilişkilerini tasfiye etmek yetmez; iktidarı kabulleniş ve yeniden üretimini mümkün kılan öznellikle (ideolojik kabullerle) de hesaplaşmamız gerekir. (18) Aslında, Felsefe Elyazmaları’nda (19), genç Marx’ın (20) kendisi de işaret etmiştir; ‘yabancılaşma’, hem üretimin sonucudur, hem de üretme ediminin (üretici etkinliğin) kendisinde yaşanır. Dolayısıyla, yabancılaşan emeğin birbirini koşullayan iki sonucu vardır; toplumsal güçsüzlük ve ruhsal sahiciliğini yitirme (içinde yaşadığı beşeri dünyaya müdahil olamama). Dahası, şu: “Kapitalist meta üretiminde insanın emeğinin temellük edilmesinin, -sadece kendi emeğinin tamamlayıcı ürününe değil-dünyaya yabancılaşma minvalli bir deneyim ortaya çıkardığını kabul etmek, ekonomik olanın özneyi sadece bir sınıfın nesnel bir üyesi olarak değil öznellik olarak da ürettiğini kabul etmek demektir”. (21) Söz konusu öznellikse, ne basitçe ‘karanlık oda’daki ters yüz olmadır, ne de maddi düzene basitçe eşitlikçi bir müdahale ile yüzü üste getirmek mümkündür. Althusser’in de vurguladığı üzere, insanın, ‘varlık koşulları’ndan öte, onları ‘yaşama tarzlarına’ (gerçekle hayalin iç içe geçtiği, ‘bilinçdışı’ katta dokunan ‘ideoloji’ye [22]) yoğunlaşmamız gerekir. Zira, kapitalizmin ya da devletin, siyaset dışı, evrensel meşruiyet kabulü de anılan kumaşa dahildir.

Brown, ‘sol melankoli’ye bakışını, eleştirel Marx okuması kadar, Nietzsche ve Foucault atıflarıyla da destekler. ‘Siyaset/ Trabzansız Siyaset: Nietzsche ve Foucault’da Soykütüksel Siyaset’ başlıklı bölümde, Brown, Nietzsche’nin, Ahlakın Soykütüğü Üstüne kitabındaki, “bildiğimizi sandığımız şeyi sarsarak, aşina olanı yadırgatarak, bize kendimizi yadırgatarak, kendimiz ile bilgimiz arasında bir mesafe yaratma” (23) tavrını önemser. Nietzsche gibi, Foucault da (Cinselliğin Tarihi ve Hapishanenin Doğuşu’nda olduğu üzere), ahlaki, siyasi ya da cinsel katta kendimizi ‘bilmemizi’ sağlayan hikâyelerin ne denli gerçek olduğunu, onlarla kurulan sözde hakikatin iktidarın hangi işlevine hizmet ettiğini sorgular. Nietzsche, öznenin iktidarla ilişkisine, arzu, idealler ve güç istenci üzerinden bakarken, Foucault’nun, onu, Marksist olmayan materyalist bir yaklaşımla (iktidarın, kurumsallıktan öte, toplumun kılcallarında yol alışını takip ederek) düzeltme önerisi getirdiğini söyleyebiliriz. Nietzsche’nin soykütükleri nasıl, ‘modern’ verili siyasal alanı, ihlal ve bozma, kışkırtma ve ifşa edişiyle yol açıcı ise, Jacques Derrida da (Marx’ın Hayaletleri’nde olduğu gibi), ‘şimdi’yi, bastırma, bastırılanın geri gelişi (şimdiye musallat olan geçmiş), ölümle yaşam arasındaki sınırı ihlal eden hayaletler ile ‘yapıbozum’a uğratarak yol almamıza katkı sunar. (24)

Nihayetinde, “[a]rtık Benjamin’in şimdi’nin verilmişliğini alt üst etmek için tarihsel belleği işletmesi ile siyasi şimdiyle kurulan melankolik ilişkiye yönelttiği eleştiriyi birbirine bağlayacak durumdayız” der, Brown. Böylesi bir bağlantıyı kurmak, “kişinin siyasi seferberliğe, ittifaka veya dönüşüme yönelik her türlü güncel yatırımı[nı] çerçeveleyen geçmişteki siyasi bağlılıkları ve kimliğiyle ilişkili olarak belli bir narsisizm”i ayrıştırmaya, “Wohlfarth’ın da belirttiği gibi, -‘olanakların ciddi ölçüde daraldığı anlar da dahil- her tarihsel an kendi devrimci fırsatını kendi içinde barındırır’” anlayışına da davet edecektir bizi. Ânın fırsatlarını çekip çıkarabilmemiz için, Benjamin’in vurguladığı üzere, burjuvazinin maddi zenginlikleri ile böbürlenmesi gibi, ‘eski manevi mallardan kalanlarla böbürlenmekten’, geçmişten gelen tutkularımıza ve gerekçelerimize değiştirmek istediğimiz dünyadan ve kurmak istediğimiz gelecekten daha büyük sadakatle sarılmaktan, hasılı, “fetiş haline gelmiş ve donmuş nesnelere duyulan yaslı, muhafazakâr, geçmişe dönük bağlılık”la örülmüş ‘sol melankoli’mizden kurtulmamız gerekir. “Şayet melankoliye boyun eğmeyip, yas çalışmasını yerine getireceksek, kendi geçmişimizden kopmaya razı olmak durumundayızdır (…) zira melankoliye boyun eğmek, bizi şimdi’ye kayıtsız kılıp bir şeyler koleksiyonu, bir bilme biçimi olarak kavranan geçmişe bağlar”. Geçmişe başvurmak değil (dahası, geçmişe çakılıp kalmak); geçmişi şimdinin devrimci edimselliği ile kurtarıp dönüştürmek, “geçmişin gücünün önceden belirlenmiş her türlü içerimine karşı koyarken, bir yandan da bu gücü geri çağıran (…) özgürlük pratiği için bir takım yeni alçakgönüllü olanaklar sunan bir siyasi bilin[ci]” (25) kurmaktır esas olan.

Evet; ben de, modernliğin -Brown’ın da vurguladığı üzere- başat özelliklerinin sorunlu olduğu kadar inatçı da olduğuna inanlardanım. Mutlaklığa, erekselcilik ve ilerlemeciliğe fetişistik yatırımı, çokanlamlılığa ve müphemliğe tahammülsüzlüğü ile maruf modernliğin, solun kurucu idealinin muhtevası, ideal ile ilişkisi ve modern sonrası tepkiselliğindeki izlerini görmemek mümkün değil. Ve, o minvalde, solun ideal ile ilişkisini ‘mutlaklık, şaşmazlık’ beklentisinden ve ‘tümgüçlülük’ yatırımından arındırmasının; -komünizm adına konuşuyorsak- ‘komünist ufuk’tan gözünü ayırmamakla birlikte, kendisini, ‘olası başarısızlıklar uzamı’nda yol almaya ve ‘hareket’ içinde sınamaya açık bir zihniyetle donatmasının belirleyici kıymette olduğuna da inanıyorum. Bitirirken, Zygmunt Bauman’ın ‘ufka’ ve ‘yollar’a dair söylediklerini de -biraz bağlamını kaydırarak- paylaşmak isterim: “Bütün ufuklar (…) zamanda sürekli yol alırlar ve böylelikle de yürümeyi, bir varış noktası, yön gösteren bir ibre ve bir amaç yanılsaması katarak desteklerler. (…) Bu uzamda yollar yürüdükçe yaratılır; yolcular geçip gidince de yok olur. Yol yürüyenlerin önünde (ve ilerisi, yürüyenlerin baktığı yerdir), onların devam etme kararlılıkları tarafından çizili[r]”. (26, 27)

 

1. ‘Resisting Left Melancholia’, boundary, 26: 3, Duke University Press, 1999, s. 19-27.
2. Komünist Ufuk, Jodi Dean, çev. Nurettin Elhüseyni, YKY, 2014. Dean, kitabında (Bölüm Beş, dipnot 2’de belirttiği üzere) kaynak olarak, ‘Left-Wing Melancholia’, İng. çev. Ben Brewster, Walter Benjamin, Selected Writings: 1931-34, Harvard University Press, 1999, cilt 2, kısım 2, s. 423-27’yi kullanmış. Ben ona erişemedim; Walter Benjamin, Die Gesellschaft, cilt 8, 1931’i kullandım (yanlış anlaşılmasın; İngilizce idi).
3. Komünist Ufuk, s. 96.
4. ‘The Author as Producer’, İng. çev. Edmund Jephcott, Walter Benjamin, Selected Writings: 1931-34, Harvard University Press, 1999, cilt 2, kısım 2, s. 768-782.
5. Komünist Ufuk, s. 94, 94-95, 94.
6. Agy., s. 97 (’Left-Wing Melancholia’, s. 425, 426).
7. Agy., s. 100 (ayrıca, bkz., ’Resisting Left-Melancholia’, s. 20, 21, 22).
8. Agy., s. 100.
9. Agy., s. 101.
Bu noktada Dean, ‘Yas ve Melankoli’deki bir kesite de yer verir. Kendisi gibi yetersiz birine bağlanıp kalmışlığı nedeniyle kocası adına -sözde- eseflenen kadın örneğidir bu. Aslında Freud’un işaret ettiği, bir ideal üzerinden yatırımda bulunulan (narsisistik yönelimle seçilmiş olan) nesnenin yatırımı karşılıksız bırakan (ya da, kadının beklentisine uymayan) tavrı karşısında kadının idealle çatışmasına gerilemesi ve yaşadığı öfkeyi (‘sadistik’ boyut) -daha sonra- kendi üstüne çekmesidir (‘mazoşistik’/ melankolik kılışıdır). Anladığım, Dean’in, Freud’un söylediklerinden böyle bir anlam çıkarmamış olduğudur. O arada, Dean, Freud’un, ‘Instinct and Their Vicissitudes’ (‘Güdüler ve Akıbetleri’ [Standard Edition, Hogarth Press, 1986, cilt 14, s. 109-141]) makalesine de atıfta bulunur. Freud’un ‘dürtü kuramı’nı geliştirmesinde bir adım olan bu metnin Dean’in yönelimine katkısı biraz muğlak gibidir.
10. Hatırlayacaksınız, ‘sol melankoli’ bağlamında yazdığım ilk yazıda, sol siyasi projelere zamanında yakıt sağlayan arzuların neden/ nasıl heder olduğuna ilişkin Wendy Brown’ın çözümlemelerine yer vermiştim. Brown, solun yolu tüketişini, başarısızlığını ve küskünlüğünü, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ya da Sovyetler’in dağılışı ile ortaya çıkan bir olgu olarak değerlendirmiyor; özellikle de, kurucu ‘ideal’i ile özgül ilişkisi üzerinden okuyordu. Öylesine mutlaklaştırılmış, tümgüçlülükle yüklenmiş bir ideal idi ki o; solu, hayatı ideali uyarınca kurma iradesinden uzak düştükçe (‘siyasi iktidarsızlık’) küskünlüğe, yitimleri ile yüzleşmek (‘yas çalışması’ yapmak) yerine ‘melankolik’ tavır alışa (‘sol melankoli’ye) sürüklüyordu. Nihayetinde; iktidarsızlığının hıncını (öfkesini) kurucu karşı-eylemliliğe aktarmak ya da ‘harekete geçirici ahlaki vizyon’a tutunmak yerine ‘sitemkâr siyasi ahlakçılık’a sığınmaktaydı sol.
11. Komünist Ufuk, s. 103.
’Yas ve Melankoli’de, Freud, melankolinin karşı kutbu anlamındaki ‘mani’nin nasıl geliştiğine ilişkin bazı varsayımlar ortaya koyar. Melankolide, ben, çatışmaya yenik düşüp kendi üstüne dönen sadizmle malul iken, manide, tam tersi bir süreç işlemekte, nesnenin (kendi örneğimizde ‘ideal’ olarak anlayalım) ben üzerindeki tasalludu sona ererken bağlanmış yüklüce bir enerji de açığa çıkmaktadır. İşte, -sanırım- ‘Yas ve Melankoli’deki bu mani yorumundan hareketle, Dean, arınılması gereken bazı sol etkinlikleri de böyle bir enerjinin seferberliği olarak değerlendirmektedir: “Bu Sol, emekçilerin kapitalizme yönelik özgürleştirici, eşitlikçi mücadelelerine karşı yükümlülüklerin (…) yerine (tıpkı Freud’un melankoliyle ilişkilendirdiği mani gibi) aralıksız aktivite[leri]” (‘yerel eylemleri; belirli meselelere, demokrasi diye sunulan tekrarlamalı pratiklere yoğunlaşmış, burjuvaziye karşı vurucu güçten ve sorumluluk almaktan uzak mikro-siyasetleri’) “geçirmiştir” (agy., s. 103). ‘Yas’ ve ‘melankoli’ için, ayrıca, bkz., ‘Psikanalitik Duyarlıklı Bakışla’ Spinoza ve Felsefesi, Halûk Sunat, Bağlam Y., 2014, s. 358-363.
12. Komünist Ufuk, s. 107.
13. Agy., s. 115, 116, 120.
14. Agy., s. 136-37.
15. Agy., s.142. Dean’in, çalışmasının bütününde, -günümüz koşullarında- eskinin ‘proletarya’sı yerine, -onun fikri bir modülasyonu olan- ‘biz ötekiler’ anlamında, yaşamı ve geleceği elinden alınmış, mülksüzleştirilmiş olanları temsil etmek üzere, ‘halk’ kavramını tercih ettiğini; ‘parti’ ve ‘devlet’i reddeden Negri ve Badiou’ya karşılık, “[b]ugün almamız gereken esas ‘Leninist’ ders, Parti’ye dayalı örgütlenme biçiminden yoksun siyasetin siyasetsiz siyaset olduğu”nu (agy., s. 11-12) vurgulayan Zizek’in yanında yer aldığını; -anarşist ve postyapısalcı solun titrek parlamalarının ötesinde- küresel sınıf savaşı bağlamında “ortak bir hedefin yokluğu[nun] bir geleceğin yokluğu” (agy., s. 15) anlamına geleceği fikrini paylaştığını bir dipnotla belirtmiş olayım.
16. ’A Child is being Beaten’: A Contribution to the Study of the Origin of Sexual Perversion’ (1919), Standard Edition, cilt 17, s. 175-205.
17. Tarihten Çıkan Siyaset, s. 81.
18. ‘Sol’ Yolculuğun ‘Yas ve Melankoli’ Bağlamında Sorgulanışı’ başlıklı yazımın (Varlık, Ağustos 2017) Althusser dipnotunu hatırlayalım. İşaret edilen ve bilinçdışı katta işleyen ‘ideolojik’ boyutun Marksizm bağlamında sorgulanışı için, ayrıca, bkz., Birey Sorunsalı/ ‘Psikanaliz ve Eleştirel Bir Bakışla Marksizm’, Halûk Sunat, Papirüs Y., 1999.
19. Türkçe’de, bkz., 1844 Felsefe Yazıları, çev. Murat Belge, V Yayınları, 1986.
20. Althusser, Marx’ın 1840-1844 arası eserlerini ‘Gençlik Eserleri’ olarak adlandırır (Elyazmaları ve Kutsal Aile). 1845, kopuş eşiğidir; ‘insancı/ ideolojik’ olandan ‘bilimsel’ olana doğru.
21. Tarihten Çıkan Siyaset, s. 96.
22. Bkz., Marx İçin, Louis Althusser, çev. Işık Ergüden, İthaki Y., 2002, s. 284.
23. Tarihten Çıkan Siyaset, s. 120.
24. Marx’ın Hayaletleri’ni (Jacques Derrida, Ayrıntı Y., 2001) okurken şu notu düşmüşüm: “Derrida, bütün metni boyunca ‘namevcut mevcut’un hikmetinden söz ederken, aslında, ‘bilinçdışı’ olanı (‘tekinsiz’i) imler”. Freud külliyatında ‘tekinsiz’ için, bkz., ‘The Uncanny’, Standard Edition, cilt 17, Hogarth Press, 1986, s. 217-256.
25. Tarihten…, s. 206, 208, 209, 211.
26. Modernlik ve Müphemlik, çev. İsmail Türkmen, 2014 (ikinci basım), s. 24.
27. Daha önce söz verdiğim üzere, Zygmunt Bauman (özellikle de, Modernlik ve Müphemlik [1991], Cemaatler [2001]) ve Enzo Traverzo’dan (Left-Wing Melancholia/ ‘Marxism, History and Memory’, 2016) -hatta, Byung-Chul Han’ın (Şiddetin Topolojisi, 2015) tartışmalarından- bahis açmak isterdim. Ancak, dergimizin sınırlarını göz önünde bulundurarak -Bauman’ı yukarıdaki küçük alıntı ile anıp- burada noktalıyorum. Bu yazıyı bitirdiğimde ulaşabildiğim, Şükrü Argın’ın, ‘Sol Melankoli, Aktif Unutma ve Yeni Bir Başlangıç’ başlıklı metnini de (Birikim, Ocak 2003/ 165) hatırlatmak isterim. Ayrıca, benzer minvalde kurulmuş -bize de uzanan- bazı metinlerim için, bkz., ‘Sol Cemaatçilik, Fetişizm ve ‘Komünist İdea”, Birikim Güncel, 19 Haziran 2017; Etika’dan Demokrasiye/ Teolojik-Politik Edimselliğe Yol Alırken (I, II), Birikim, Kasım 2013/ 295 ve Ocak 2014/ 297; ‘Demokrasi: Politik Güç, Meşruiyet ve İnsan Hakları’, 28 Ocak 2014, t24 [Özel Dosya]); ‘Bir Efsane ve Gezi Direnişi’, Birikim Güncel, 28 Haziran 2013 ve htpp://www.haluksunat.com/ ve kuyerel.org’da yer alan, ’Yeni Sol İçin Bakınırken/ I-II-III’, ‘Yeni Solun Hayatla İmtihanı’, ‘Ruh İşbaşında/ Sol Entelektüel Yabancılaşma/ I-II-III’, ‘Neo-liberal Âlemde Sol Ne Âlemde’, vb.

 

Reklamlar


No Responses Yet to “‘Sol melankoli’ kime ne söyler?”

  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: