‘Sol’ Yolculuğun ‘Yas ve Melankoli’ Bağlamında Sorgulanışı

15Ağu17

Varlık dergisinin Ağustos 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 

Modernlik, Sonrası ve ‘Sol Melankoli’’ başlıklı yazımda, özellikle de, Wendy Brown (Tarihten Çıkan Siyaset) ve Jodi Dean’den (Komünist Ufuk) yararlanarak, ‘sol’un, hem, modernliği ve modern sonrasını nasıl değerlendirdiğini, hem de, hal ve gidişini (modernlik ve sonrasına verdiği tepkileri) anlamaya çalışmış ve şunu sormuştuk: “Eğer solun (‘komünist ufuk’lu yönseyişiyle -üreten ve sömürülen çoğunluk anlamındaki- ‘halk’ın) arzusu, ‘doğallıkla’, maruz kalınan hegemonya koşullarını tasfiye etmek ise, nasıl olmuştur da, bugün -anlaşılabilir tepkilerinin ötesinde-, mukabil ‘kurucu’ bir güç olmaktan bu denli uzak, güvensiz, güçsüz ve küskündür? Sorun, solun, kendi ‘kurucu ideal’i ile münasebetinden (‘ideal’ üzerinden kendine vehmettiklerinden) kaynaklanıyor olabilir mi? Eğer öyle ve ‘yas’, yitirilen nesneden çekilen yatırımın, yitimle uygun bir yüzleşme (‘yas çalışması’) ile yeniden nesneye (hayata) yönlendirilmesi imkânı ise; solu o imkândan yoksun, -giderek- ‘melankolik’ (hayata yönelmekte hevessiz ve kudretsiz) kılan ‘ideal’ ve ‘ideal’le münasebet’i ne menem bir şey olmalıdır? O minvalde, -’modern sonrası’ zamanlarda- solun neyi nasıl yapması gerektiğine dair ne söyleyebiliriz? Sorgulamamıza zemin hazırlamak üzere, ilkin, Alain Badiou’ya -onun, ‘idea, ideal, ideoloji’ye dair ne söylediğine- kulak verelim.

 

Şu, ‘ideoloji’ dediğimiz şey

Alain Badiou, 2009 yılında yayımlanan Komünist Hipotez (L’Hypothese Communiste) (1) isimli çalışmasının ‘Başlangıç’ bölümünde, ‘Başarısızlığa Uğramak Neye Denir?’ başlığı altında, komünist ufkumuz dahilinde ‘başarızlık’ı tırnağa almak ve ona ‘bizim’ ne yüklememiz gerektiğini irdelemek ihtiyacı duyar. Fransa’da (da), 50’li yılların ‘anti-komünist’ tanılamaları hemen hiç değişmemiş şekilde dillendirilmekte ve ‘yeni felsefi entelektüel akım’ olarak kabul görmektedir. Sosyalist rejimler utanç verici despotizm ve kanlı diktatörlük örnekleri olarak anılmakta, -her ne kadar eksikleri olsa da- ‘temsili demokrasi’ler ehven-i şer kabulü görmekte, ABD’nin merkezi ve güvencesi olduğu ‘hür dünya’ -felsefi ve ahlaki anlamda- makbul addedilmektedir. Sömürgelerde gerçekleştirdiği soykırımları, kitlesel kıyımları, milyonlarca insanın canına mal olan iç savaşları ve dünya savaşları, yabancılara karşı yükselttiği ve dikenli tellerle tahkim edilmiş duvarları, hıncahınç dolu hapishaneleri ortada ve ‘demokrasi’ iddiaları bir yana bırakılmakta iken, ‘hür dünya’dan ısrarla yükselen ses şudur: “Komünizm İdeası her yerde başarısızlığa uğramış mücrim bir ütopya”dır. (2) Madem, mücrim bir ütopyadır, ‘komünist idea’nın peşinden koşturanların da, ‘isteseler de istemeseler de’ kapitalist üretim ve kapitalist parlamenter sisteme rıza göstermeleri kaçınılmazdır!

Badiou’nun, kitabını, ‘Komünist Hipotez’ olarak adlandırması, ‘solun kendi macerası ile yüzleşmesi’ meselesi (ya da, meselemiz) bakımından da kıymetli ve anlamlıdır. Bilindiği üzere, ‘hipotez’, varsayımlara, kabullere dayanan, farazi ve dolayısıyla, çözülmemiş, bilimsel kesinliğe/ tanıtlamaya dayanmayan bir iddiadır. Kestirmeden söyleyecek olursam, Badiou, bize, peşinden yola çıktığımız ‘ideal’in (‘komünist idea’ yöneliminin) bilimsel kesinlemelere dayalı bir iddia değil (o noktada, -daha sonraki değinilerimiz için- ‘sol’un, ’aydınlanmacı mütehakkim bilimselcilik’le ya da ‘modernlik’le kanbağını hatırımızda tutalım); ısrarla arkalayacağımız, yolculuğumuz boyunca her adımda yeniden gözden geçireceğimiz bir hipotez olarak kabul görmesinin yapıcılığını ihsas etmektedir: “Bu manada başarısızlık, hipotezden cayılmaması kaydıyla, sadece hipotezin doğrulanmasının tarihidir”. Oradan da hareketle, Mao’nu sözünü (bir başka deyişle, ‘ideal’ ile münasebetimizin ne olması gerektiğini; ‘ideolojik’ hattımızı) hatırlatacaktır Badiou: Öyleyse, “halkların mantığı da ‘mücadele etmek, başarısız olmak, yeniden mücadele, yeniden başarısızlık ve bir daha mücadeleye başlamak, ta ki zafer kazanılana dek’ olmalıdır”. (3)

Alan Badiou, anılan yönelimiyle, kitabında, söz konusu hipotezin doğrulanması tarihine ilişkin üç ‘başarısızlık’ örneği üzerinde duracaktır: ‘Paris Komünü’, ‘Kültür Devrimi’ ve ‘Mayıs 68’. Anılan ve benzeri örneklerin komünist ideal doğrultusunda ‘olumlu/ olumsuz’ parçaları ile birlikte ele alınması (‘hipotezin doğrulanması/ sınanması’ diyelim) gerektiğini vurgulayarak işlediği üç bölümü (‘Hâlâ Mayıs 68’in Çağdaşlarıyız’, ‘Son Devrim mi?’ ve ‘Paris Komünü: Siyaset Üzerine Bir Bildirge’) geçip ‘idea, ideal ve ideoloji’ hattında ilerlemek istiyorum.

Badiou’nun kitabının son bölümü, ‘Komünizm İdeası’ başlığını taşıyor. Mart 2009’da, Londra’da aynı başlıkla düzenlenen konferansın (konferanslar dizisi olmalı) bir koşulu var. “Yaklaşımları ne olursa olsun ‘komünizm’ fikrinin [gelinen günde] yeniden olumlu bir değer kazanabileceğini, kazanmak zorunda olduğunu savunmak” (4) imiş bu koşul (savunmak değil de herhalde; ‘komünist ideale tutunmayı anlamlı ve geçerli buluyorsan, gel nasılını anlat, dinleyelim, tartışalım’ yollu bir davet olmalı). İşte, Badiou, kendi payına, -kitabının da adı olan- ‘Komünist Hipotez’ üzerine bir sunumla cevap veriyor çağrıya. Komünist hipotezin doğrulanma -ya da, sınanma- serüveninde, içinde yürünülen dünyada karşılaşılan engeller, ‘yıkıcı sonuçlara yönlendiren -yanlış- nokta’nın ayrıştırılması ve yaşanan başarısızlıklar sonrası ‘inşa’ sürecidir, Badiou’nun önemsediği: “Dolayısıyla,” der, Badiou, “burada bir nevi olası başarısızlıklar uzamı’ndan söz edilebilir. İşte bu alan içerisinde de başarısızlıklar bizi dur durak bilmeksizin o noktayı aramaya, düşünmeye çağırmaktadır”. (5)

Söze, ’sol’un, mukabil ‘kurucu’ güç olarak neden hayata müdahil olamadığı, ‘başarısızlıkları’ ile yüzleşmekte neden yetersiz, nihayetinde, güvensiz, güçsüz ve küskün olduğu sorusu ile başlamıştık. Sorun, solun, kendi ‘kurucu ideal’i ile münasebetinden (‘ideal’ üzerinden kendine vehmettiklerinden) kaynaklanıyor olabilir mi, diye de sormuştuk. Öyleyse, diyebilirim ki; Badiou, ‘Komünizm İdeası’ başlıklı konferanstaki sunumunu ‘komünist hipotez’ üzerine yapmış ve de, ’komünist idea’, -olsa olsa- bir ‘hipotez’, ‘komünist idea’ya yatırımlarımızın başarısızlıkları hipotezin doğrulanmasının tarihinden başka bir şey değilse, bizim ‘kurucu ideal’ dediğimiz şeyle, Badiou’nun ‘idea’sı da kesişiyor olmalıdır -dahası, ‘idea, ideal, ideoloji’. (6) Öyle mi, bakalım.

Badiou, ‘komünizm ideası’nın işlemesi için üç temel bileşenin gerekli olduğunu söyler: ‘Siyasal’, ‘Tarihsel’, ‘Öznel’ bileşenler. Siyasal bileşen, politik hakikat(ler)in yer aldığı bileşendir. Tarihsel olansa, insan soyunun genel zamanının içine yerleşmiş hakikat kayıtları ile kurulur. Peki, ‘öznel’ olan nedir? Öncelikle, ‘özne’ ile ‘birey’i ayırır, Badiou. Birey, siyasal/ politik hakikatin parçasıdır; duyguları, düşünceleri ve etkin potansiyelleri ile “verili bir dünyada kendi devinimi içinde bulunan hakikatin, bir hakikat-bünyesinin maddi varoluşunun bileşen[i] hâline gelir”. Şurası önemli; “[i]şte bu tam da bireyin kendisine bireysellik (ya da, hayvansılık, aynı şey) tarafından dayatılan (bencillik, rekabet, bitimlilik gibi…) sınırlarını aşabileceği andır. Birey bu sınırları, bir yandan tamamen kendisi olarak kalırken, diğer yandan bünyelerin iç içe geçmesi sayesinde yeni Öznenin etkin parçası hâline geldiği ölçüde aşabilir. Ben bu kararı, özneleşme olarak adlandırıyorum”. Peki, ‘idea’ bir ‘birey’ için nedir? “Bizi ilgilendiren durumda ise,” der Badiou, “İdea bir birey için, kendisinin tekil bir siyasal sürece katılımının (hakikat bünyesine dahil oluşunun) aynı zamanda bir yanıyla tarihsel bir karar olduğunu anlama olanağıdır”. Biraz, biçimsel tutarlılık (dizgesel inşa) kaygısını yansıtıyor gibi. Birey için söylenen az önce de [komünist] idea için söylenmiştir: “İdeanın doğrudan biçimsel bir tanımlamasını yapmak gerekirse; İdea bir hakikat prosedürünün tekilliği ile bir tarih tasavvuru arasındaki ilişkinin özneleşmesidir, diyebiliriz”. (7)

Sadeleştirirsek, Badiou, bize, iki ‘özneleşme’ basamağı olduğunu söyler: Birincisi, somut bir ‘birey’in, ‘komünist idea’ dünyasına katılırken yaşadığı özneleşme; diğeri ise, tekil/ büyük politik/ siyasal hakikat dünyamızın tarihsel tasavvur hânesine düşürülmesi (ben, buna, hakikatin kayda alınırken ‘öznelleştirilmesi’; daha da doğrusu, hakikatin yaşantılanırken -teneffüs edilirken- öznellik hüviyeti kazanması, diyeceğim). Her ne kadar, ‘komünist idea’nın üç bileşeninden söz etse de, bana kalırsa, Badiou için de tayin edici olan ‘idea’dır (‘idea/l’, ‘ideolojik’ olandır): “Komünist idea, bireyin politik-Özne-oluşunu teşkil eden şeydir ve aynı zamanda bu özne-oluşun tarihe yansıtılmasıdır”. (8)

Badiou da farkındadır, arkadaşı Slavoj Zizek gibi ‘spekülatif’ bir alanda yol aldığını itiraf eder. (Spekülatif alanda yol alınırken benim aklıma takılan sorularsa şunlardır: Bireyin, ‘komünist idea’ya katılımından önce yaşadığı bir ‘özneleşme’ yok mudur [“bir yandan tamamen kendisi olarak kalırken” belki de ona tekabül etmekte; ama ‘kalmak’ ne?]; ‘komünist idea’nın ikincil bir özneleşmeye [büyük öznelliğe] çağıran sesi politik hakikatin somut taşıyıcıları/ eyleyenleri tarafından üretilmemekte midir; ya da, her iki kertede, ‘öznel[l]eşme nereden/ nası yol almaktadır?) Devamla, ‘İdea’nın, dolayısıyla, ’Komünist İdea’ kuruluşunun üç mertebesi olduğunu Zizek’e müracaatla Badiou da benimseyecektir; “Gerçek, imgesel ve simgesel” söz konusu üç mertebedir. ‘Hakikat prosedürü’=komünist ideanın ‘gerçek’i; ‘simgesel’ olan=‘tarihsel/lik’ bileşenidir. Peki ya, ‘imgesel’? O da, gerçek olanı, tarihin simgeseli içine yansıtan; yani, özneleşmeyi kuran mertebe. “Çünkü hiçbir gerçek olduğu hâliyle simgeleştirilemez.” Birey de, ‘özne olarak’ devamlılığının kaynağını İdea’nın bu işleyişinde bulmuştur. “İdea, hakikati kurmaca bir yapı içerisinde sergiler.” (9)

Sonuçta, Badiou, baklayı ağzından çıkaracak ve ‘idea’ ile ‘ideolojik’ olanı örtüştürecektir: “Diğer bir deyişle, Komünist İdea, imgesel bir işleyiştir; bireysel bir özneleşmenin, siyasal gerçek(in) bir parçasını Tarihin simgesel anlatımı içerisine yansıtmasıdır. Bu manada İdea’nın (herkesin beklediği gibi!) ideolojik olduğunu söylemek de makul olur”. Yetinmez Badiou, bir dipnotla da şunu ekler: “Aslına bakılırsa, kullanıla kullanıla çok yıpranmış şu ‘ideoloji’ sözcüğünü doğru anlayabilmek için, en iyisi onun kökenine sadık kalmaktır: İdea ile ilgili olana ‘ideolojik’ denir”. Alt alta koyarsak; gerçek=politika, simgesel=tarih, imgesel=ideolojik’tir. (10)

‘Sol’u, hayata yöneliminde hevessiz ve kudretsiz (‘melankolik’) kılan ‘ideal’in ve o idealle münasebetinin ne memen bir şey olduğunu sora sora geldik buraya. ‘Sol yoluculuk’u sorgulayışımız bağlamında, Badiou’nun, söz konusu ‘ideal’in -yaşanmış olanların hilafına-, kendisine (kadir-i) mutlaklık yüklenen (tümgüçlülük vehmine açık) bir iddia değil de; ‘hipotez’ niteliğinde, hayatın (‘bir nevi olası başarısızlıklar uzamı’nın) içinden yol almayı, yanlış noktaları ayrıştırmayı, başarısızlıklarla yüzleşmeyi uygun ve mümkün kılan bir iddia olması gerektiğinin altını çizişi bizi ‘sol melankoli’ sorgulamamıza biraz daha yaklaştırıyor. Peki; solun ifade ettiği, ‘idea, ideal, ideoloji’ kavramlarını ‘sol melankoli’ye nasıl taşıyabiliriz? Bunun için, ‘yas’ ve ‘melankoli’yi psikanalitik düzeyde kavramsallaştıran Sigmund Freud’a kulak verelim. (11)

 

Yas ve Melankoli

Freud, makalesinde, ‘yas’ ile ‘melankoli’nin, neden/ nasıl farklı olduklarını irdeliyor. Yas, sevilen bir kişinin (psikanalizde, ‘kişi’nin de ‘nesne’ diye anıldığını aklımızda tutalım -dürtü yatırımının yapıldığı şeydir nesne) ya da ‘ülke’, ‘özgürlük’, ‘ideal/ ülkü’ gibi eşdeğerli bir nesnenin yitimine verilen tepkidir ve söz konusu yitimler karşısında anlaşılabilir bir haldir. Kişinin olağan yaşamından önemli ölçüde kopmalar olsa da, yas, bir hastalık olarak kabul görmez; saygı duyulur. Melankolide ise, yaşanan, dış dünyaya yönelik ilgiyi tümden ketleyecek denli derindir. Sevme yetisi yitirilmiş; kendini suçlama, aşağılama ve cezalandırılma beklentisi ile ‘kendilik duygusu’ alabildiğine düşmüştür. Yas ile melankoli arasındaki -dışarıdan gözlemlenebilir- temel fark bu sonuncusudur. Her ne kadar, sevilenin yitimi bir başka yatırımla tümden telafi edilir olmasa da, yasta olan kişinin -gerçeklik yargısına bağlılıkla- sevilen nesnenin artık hayatta olmadığını kabullenişi (arada yaşananlar bir ‘yas çalışması’dır -‘work of mourning’) yası sonlandırır; yaslı ben (‘ego’), yeniden özgür ve ketlenmemiş hâlde hayata tutunur. Öte yandan, melankolide, sevilen bir nesnenin yitimi tetiklemiş olsa da, çoğu kez, neyin yitirildiğini belirgin bir şekilde ayırt edemeyiz. Bir başka deyişle; hasta, ‘kimi’ yitirdiğini bilse bile, yitirdiği ile ‘neyi’ yitirdiğini bilmiyordur. Bu bize, her şeyin bilinç katında yaşandığı yastan farklı olarak, melankolide yitimin bilinçten uzak (daha derinde) bir nesneye yönelik yaşandığını söyler. Yasta, yatırımda bulunduğumuz nesnenin yitimi ile dünya yoksullaşmışken, melankolide, -sanrısal düzeyde kendini suçlama, aşağılama ve cezalandırma yönelimi (uykusuzluk, yemek yemeyi reddediş ve ’intihar’ eğilimi) ile birlikte- boşalan ve yoksullaşan benin kendisidir.

Peki; görünürdeki nesne yitiminin (‘kim’in karşılığı) uyardığını düşündüğümüz, kişiyi, melankoliye duçar eden asıl nesne yitimi (‘neyi’ diye aradığımız şey) nedir? Freud’un, (üst üste konan bilgi ve deneyim birikimiyle anlaşılır olacağını düşündüğüm) metnini, -okurun müsaadesiyle- basitleştirerek açmaya çalışayım.

Melankolide, benin (kişinin, diyelim) kendisine yüklenen, kendisini suçlayan ve cezalandıran bir tavrı olduğunu söyledik. Demek, benin içinde, ona karşı işleyen bir şey olmalı. O şey (daha sonra -ruhsal/ cinsel gelişmenin ileri bir aşamasında ‘vicdan’, ‘üst-ben’, ‘superego’ olarak kurumsallaşacak olan), ‘ben-ideali’ dir. Peki, ‘ben-ideali’, benin içine nasıl yerleşmiştir ve ben, tetik çekildiğinde, nasıl, ‘ideal’in yüklenmesine (hatta, intihara yönelecek denli) maruz kalmaktadır?

Şöyle söyleyeyim; somut bir birey olmak üzere tuttuğumuz yolun en cennetsi evresi, ana karnındaki (‘intrauterinal’) yaşamımızdır. Eşdeğerli olmasa da, doğum sonrası ilk 2 ay (‘Normal Otistik Evre’), anne karnındaki yaşantının bir uzantısı gibidir ve çocuk varsanısal (‘hallucinative’) bir tarzda kendi kendine yeterlilik hâli yaşar. Freud’un ‘kuş yumurtası içindeki yavru’ya benzettiği, Margaret S. Mahler’in ’koşulsuz-tümgüçlü (‘omnipotent’)-otistik-varsanısal’ diye adlandırdığı bu evreyi, ‘Mutlak Birincil (‘Primary’) Narsisistik Evre’ olarak da adlandırabiliriz. Bebek, bu tümgüçlü mutlaklıktan, açlık duygusunu ve sezgisel kıvamda da olsa ihtiyacına yanıt vereni ayrımsıyarak (‘koşullu varsanısal tümgüçlülük’) çıkmaya başlar. Giderek, -ihtiyaçlar/ doyum-doyumsuzluk ilişkisi içinde- ‘iyi/ kötü’ algısının uç verişi, tensel temas, kucaklanma, kendisi ile konuşulma, göz teması, vb. ile- ‘ben’ ile ‘ben’ olmayan ayrıştırılamasa da, ‘ben’ duygusunun etrafında kristalleşeceği bir merkez belirmeye başlar (Mahler’in, ‘Normal Ortakyaşamsal [‘Symbiotic’] Evre’ dediği, 4., 5. aya dek uzanan evre).

Mahler ve arkadaşlarının, oluşturdukları ortamda gözlemleyip tanımladıkları, 1975’te, İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu (The Psychological Birth of Infant) (12) adıyla kitaplaştırdıkları ‘doğum’, tam 36 ay sürer. Andığım ‘erken ilk evre’den, sonraki, ‘bireyliğin pekiştiği ve nesne sürekliliğinin başladığı’ nihai evreye dek hikâyeyi sürdürmeyeceğim (Mahler’den el alıştan muradım, ‘ben-ideali’nin kuruluşuna dair Freud’dan aktaracaklarıma biraz daha somutluk kazandırabilmek). Freud’un ‘Yas ve Melankoli’de söylediklerini daha önceki Narsisizm Üzerine’den de yararlanarak şöyle toparlayabiliriz: “Libido söz konusu olduğunda daima olduğu gibi insan burada bir kez daha bir zamanlar zevkine vardığı bir tatminden [yukarıda andığım, anne karnı ve ‘erken ilk evre’ yaşantısı] vazgeçmeyen bir varlık olarak gösterir kendini. Çocukluğun narsisistik mükemmeliyetini elden çıkarmaya gönlü yoktur (…) mükemmeliyeti artık koruyamaz hale gelince, onu bu kez yeni bir ben ideali biçiminde yeniden elde etmeye çalışır. İdeali olarak kendi önüne yansıttığı şey, kendisinin kendi ideali olduğu çocukluğunun yitirilmiş narsizminin yerine geçer”. (13) Bu şu demektir; çocuk, büyümek, büyümek için de, -varsanısal- tümgüçlü bütünlük duygusundan kopmak ve nesneler dünyasına açılarak bireyleşip özerkleşmek zorundadır. İşte, tam da o ayrışma eşiğinden, çocuk, o yitik cennetsi dünyasını (narsisizmini) ayrıştığı nesneye yansıtıp onu yüceleştirerek (‘idealize ederek’) ve yüceleştirdiğinde kurduğu ‘ideal’ ile özdeşim kurup içine alarak (yutarak) geçer (‘oral’, ‘cannibalistic’ evre). (14)

Bütün mesele, işte o eşikte ve ayrışma sürecinde, nesneye neyi yansıtarak onda bir ideal kurduğumuz ve dolayısıyla içimize aldığımız (kendi benimize kattığımız; özdeşim kurduğumuz) idea’nın (içimizdeki ‘öteki ben’in), kaybettiğimiz o ‘birincil narsisistik (cennetsi) bütünlüğü’ yeniden ele geçirmek kaygımız karşılığında bizden (‘ben’den) ne beklediğidir. Narsisistik bütünlüğün çözülmesi ihtiyaçların fark edilmesi; ayrışmakta olunan nesneyi idealleştirmenin mahiyeti ise, nesnenin ihtiyaçlara verdiği yanıtla belirlenir. Şöyle de ifade edebiliriz: Yitirdiğim nesnenin sevgisini -bir vakit kendimde kendimi sevdiğim gibi- nasıl kazanabilirim? Cevap, nesnenin (annenin) tutumundadır (ya da, bebeğin annenin tutumunda neyi alımladığında). Yitirilen birincil narsisistik bütünlüğün yeniden inşası mümkün olmadığı için şu ya da bu ölçüde nesne ile çatışma (dolayısıyla, onun içe alınan temsili olarak ‘ideal’ ile çatışma -karşıt değerlikli yaşantıların yan yanalığı) kaçınılmazdır. Mesele, bu çatışmanın, ne kadar aşılabilir, ne kadar diğer nesne yatırımlarına yönlendirici kıvamda olduğudur. Şunu söyleyebiliriz: İdeal(in yansıtıldığı ve özdeşimle içe alınan nesne) bebeğin sevilebilirliğini ne denli şarta bağlayan, beklentisi yüksek (vericiliği yetersiz) bir idealse, bebeğin idealle çatışması da o denli yoğun olacaktır. İşte, Freud, tetikleyici nesne yitimlerinin, melankoliye yatkın yapılarda, bu erken evreye (‘ideal’in kurulma evresine) gerilemeyi (‘regression’) uyardığını; alevlenen derindeki çatışma ile özdeşim kurulup içe alınmış ideale yönelen yıkıcı öfkenin benin kendisine döndüğünü söyleyecektir: “Melankoli, o nedenle, bazı özelliklerini yastan, diğer bazı özelliklerini ise, narsisistik nesne seçiminden narsisizme gerileme sürecinden [‘regression’] alır. Bir yandan, yasta olduğu üzere, sevilen nesnenin gerçek yitimine bir tepkidir; ancak onun da ötesinde, yasta olmayan -olsa da onu patolojik yasa çevirecek olan- bir özelliği söz konusudur. Sevilen nesnenin yitimi, sevgi ilişkisindeki karşıt değerliliğin (‘ambivalence’) etkinleşmesi ve açığa çıkması için mükemmel bir fırsattır”. (15) Freud, hatırlatır, melankolide, hastalığın ortaya çıkmasına yol açan, açıkça ölüm dolayısıyla yaşanan kayıptan çok; ilişkide yaşanan ya da zaten hâli hazırda mevcut olan ambivalense [derindeki çatışmaya] aktarılabilir olan, hayal kırıklığı, ihmal ve hiçe sayılma gibi yaşantılardır. Nihayetinde, “[m]elankoliğin sevgi nesnesine yatırımının iki sonlanışı yolu vardır. Bir yandan özdeşim aşamasına, diğer yandan da, ambivalensine bağlı çatışmadan dolayı -çatışmanın belirleyici parçası olan- sadizm evresine geriler. İşte, melankoliyi böylesine ilginç ve tehlikeli kılan intihar eğilimi bilmecesini bilmece olmaktan çıkaran da bir başına bu sadizmdir”. (16)

 

Değerlendirme

‘Sol politik pratik’im (Badiou’nun, ‘Komünizm İdeası’nın ‘siyasal’ bileşeni; edimselliğim), ‘ideal’ (Badiou’nun ‘komünist idea’sı -‘hakikat prosedürünün tekilliği ile tarih tasavvuru arasındaki ilişkinin özneleşmesi’) uyarınca gerçekleştirdiğim nesne yatırımımdır. Yatırımımın verili gerçek dünyada karşılık bulmaması, ‘sol arzu’mun nesnesinde doyuma erişememe (hayat içinde yol alamama; Badiou’nun andığı ‘başarısızlık’) hâlidir. Bir başka deyişle, anılan ‘sol başarısızlık’, narsisistik (nesne) seçimimle (‘komünist idea’m ile) yöneldiğim dünyamın aşkımı karşılıksız bırakması anlamını taşır: değersizlik, hayal kırıklığı, hüsran. Öte yandan, ideal, -‘ben’in kuruluşunda gördük- özdeşimle kendimin kıldığım (kendimden bildiğim; ‘narsisistik’), ‘ben’i yönlendiren, yönelimimde ölçüyü koyan (ya da, koyduğu ölçüyü kovaladığım) şey idi. Yine, biliyoruz, -‘birincil narsisistik süreç’ çözülürken- yitirdiğimiz tümgüçlülüğü (‘omnipotence’i) bizi yitimle baş başa bırakana yansıtmak suretiyle bir ideal kuruyor; idealin koyduğu ölçüye tâbi olmak, onun uyarınca davranmak suretiyle yitik cennetimizi yeniden kurabileceğimize inanıyorduk. Dolayısıyla, ’sol’ aşkımızın karşılıksız kalması da, ideal’e yüklediklerimiz ve onun uyarınca (‘narsisisitik’ yönelimlerimizle) izdivacına talip olduğumuzdan beklediklerimizin ölçü kaçıklığından kaynaklanıyor olmalıdır. Öyleyse; ‘sol melankoli’nin ilacı da; ‘komünist idea’nın, -mutlaklıktan, şaşmazlıktan uzak- ‘olası başarısızlıklar uzamında yol alışa müsait’; her dem, taşıyıcı özneleri ile birlikte kendisini -hareket içinde- sınanmaya açık tutan hipotez nitelikli bir bağlanma olmaklığından temin edilmelidir, derim.

 

 

 

 

_______________________________________________
1. Çev. Oylum Bülbül, EncorE, 2011.
2. Komünist Hipotez, s. 7.
3. Agy., s. 11, 12.
4. Agy., s. 33.
Badiou, kendi inisiyatifi ile düzenlense de, konferans(lar)a, Slavoj Zizek, Terry Eagleton, Michael Hardt, Toni Negri, Jacques Ranciére gibi, çalışmaları akademik dünyaya kısılıp kalmamış, hâkim düzenin destekçisi olmayan kişilerin katıldığını özellikle belirtiyor. Toplantılara, neredeyse otuz yıldır ölüme mahkûm edilmiş (ölümcül emareleri de eksik olmayan) komünizm idealini yeşertmek üzere, çoğu genç bin kişinin katılmış olmasını sevinçle anıyor Badiou.
5. Agy., s. 36.
6. “İdea motifi eserlerimde giderek daha fazla ortaya çıkıyor,” diyor, Badiou. İdeasız yaşamamızı buyuran materyalist çağdaş demokrasilerin hilafına, doğru yaşamanın bir idea uyarınca yaşamak olduğunun altını çiziyor (agy., s. 181, dipnot).
7. Agy., s. 185.
8. Agy., s. 186.
9. Agy., s. 187.
10. Agy., s. 188.
‘İdeoloji’ meselesini, daha önce ve daha yetkinlikle işleyen Louis Althusser olmuştur, kanımca. Söz konusu çabayı, Sınıf İlişkileri (Bağlam Y., 2011) adlı ortak kitapta yer alan, ‘Sınıfta Kalmamak İçin Psikanalitik Duyarlık’la İdeolojik İkmal’ başlıklı yazımda ayrıntılı olarak ele aldığım için burada kısaca değinmekle yetineyim: Althusser’in ‘ideoloji’ açılımı, ‘İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları’nda (La Pensée, 1970 içinde) yer alır (Türkçeye ilk çeviri, Birikim Y., 1978, daha sonra İletişim Y.). ‘İdeoloji/ ideolojik olan’, -‘kurulu düzenin kurallarına boyun eğme, egemen ideolojinin egemenliğinin kabulü’ doğrultusunda- üretici güçlerin yeniden-üretiminde belirleyici ögelerden biridir. Egemen sınıfın egemenliğini temin etmek yönünde yapılanan ‘Devlet’, söz konusu egemenliği/ ‘iktidar’ı, -hini hâcette devreye soktuğu- açık ‘baskı/ zor araçları’nın (ordu, polis, hapishaneler, vb.) ötesinde, ‘ideolojik aygıtlar’ı ile müessir ve müesses kılar. Ailesel, dinsel, öğretimsel, hukuksal, siyasal, iletişimsel, kültürel, vb. boyutlarıyla, ’ideoloji’yi kullanarak iş gören aygıtlardır bunlar. Althusser’i, Marx’ın, Alman İdeolojisi’ndeki, “İdeolojinin tarihi yoktur” önermesinin de ötesine taşıyıp özgün kılan, ‘ideoloji’yi, ‘bilinçdışı’ alan ve işleyişi içinde değerlendirmesidir. Zira, Marx için, ideolojik olan, ‘varoluşlarını maddi olarak üreten somut bireylerin tarihinin bulunduğu yerde’ yer alır. Tüm gerçekliği kendisinin dışında; katıksız bir yanılsama, bir rüyadır. Halbuki, Althusser’e göre de, evet, ideolojilerin kendilerine özgü tarihleri vardır ama, ideolojinin (olumsuz değil, olumlu anlamda) tarihi yoktur. Freud’un işaret ettiği gibi, nasıl bilinçdışı ‘ebedi’ ise, ideoloji de öyledir. Bu doğrultuda, iki tezi olacaktır Althusser’in; 1. İdeoloji, bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla aralarındaki hayali ilişkiyi temsil eder (kendi kendilerini tasarımlarken, gerçek varoluş koşulları ile örtüşmeyen, hayalde ürettikleri şeydir); 2. İdeolojinin varoluşu maddidir (hem bir ruhsal aygıtta yer alışları, hem de, pratiğin kendisine yansıyışlarıyla). Dolayısıyla; bir pratik, bir ideoloji içinde ve ideoloji aracılığı ile mümkünken; bir ideoloji de, somut özneler için ve özneler aracılığı ile mümkündür. İdeolojinin işlevi, somut bireyleri özne hâline getirmesidir (“ideoloji bireyleri özneler olarak çağırır veya adlandırır”). Tartışmamız açısından önemli olan, Althusser’in, ‘ideoloji’yi, bireyleri, gerçek varoluş koşullarında -doğrudan gerçek koşulların karşılıkları olmaksızın— özneleştiren/ ‘öznelleştiren’, hayali, bilinçdışı katta işleyip pratikte yansıyan bir maddilik olarak değerlendirmesidir: “İdeolojinin bilinç bölgesine ait olduğunu söylemek kabul görmüştür. Marx’tan önceki idealist sorunsalın bulaşmış olduğu bu adlandırmaya kanmamak gerekir. İdeoloji, derinden bilinçdışıdır. (…) İdeoloji elbette bir temsil sistemidir ama bu temsiller çoğu zaman ‘bilinç’le alakasızdır. Bunlar çoğu zaman imgelerdir, kimi zaman kavramlardır, ama öncelikle insanların büyük çoğunluğuna, onların ‘bilincinden’ geçmeden, kendilerini yapılar olarak dayatırlar” (Marx İçin [Pour Marx, 1965], çev. Işık Ergüden, İthaki Y., 2002).
11. Freud’un 1917 [1915] tarihli ‘Yas ve Melankoli’ başlıklı ‘metapsikolojik’ makalesi, Freud’un toplu eserlerinin (Standard Edition, Hogarth Press, 1986) 14. cildinde; ‘İtkiler ve Sonlanmaları’ (1915), ’Bastırma’ (1915), ‘Bilinçdışı’ (1915) ve ‘Düşler Kuramına Metapsikolojik Katkı’ (1917 [1915]) makalelerinden sonra yer alır. Bu ‘metapsikolojik’ makalelerin hemen öncesinde ise, ‘Narsisizm Üzerine: Bir Giriş’ (1914) isimli çalışması vardır.
12. Agy. için bkz., çev. Ali Nihat Babaoğlu, Metis Y., 2003.
13. Narsizm Üzerine ve Schereber Vakası, çev. Banu Büyükkal, Saffet Murat Tura, Metis Y., 1998, s. 39-40 ( The Standard Edition, cilt 14, Bölüm III).
14. “Doğrudan kendinde (kendine dönük) aşk yaşayan -bebeksi- narsisistik ben, artık, idealin gözünde o mertebeye nail olmak (geride bırakılması kaçınılmaz cenneti, idealin takdiri içinde yeniden kurmak -ikame etmek) yolunu seçmektedir (büyümek için başka yolu da yoktur). Kendi idealinin doğrudan kendisi olduğu evreden, idealin takdiri ile ideal olma arzusu.” (‘Psikanalitik Duyarlıklı Bakışla’ Spinoza ve Felsefesi, Bağlam Y., 2014, s. 359-60.)
15. Standard Edition, cilt 14, s. 250-51.
‘Ambivalence’, karşıt değerli iki duygunun (sevgi ve nefretin) aynı nesnede birlikte yaşanma hâlidir. Freud, obsesyonel yapılarda da sevilen nesne yitimine -nesneye yönelik- karşıt değerlikli duygularla tepki verildiğini, ancak, melankolide olduğu tarzda bir gerileme yaşanmadığını, olsa olsa, nesnenin yitiminde kendi kabahati, ihmali olduğu yollu (nefretin kendine dönmesi tarzında) kendini suçlamaların görüldüğünü (‘marazlı/ patolojik yas) söyler.
16. Standard Edition, cilt 14, s. 251-52. (Türkçede Yas ve Melankloli için, bkz., Almanca aslından çev. Aslı Emirsoy, Telos Y., 2014.)
Freud’un, ‘Yas ve Melankoli’nin hemen öncesinde ‘Ben ideali’ne ilişkin; “Ben idealinin sağladığı narsisistik tatmini garantiye alma görevini yerine getiren, bu amaçla aktüel beni sürekli izleyip onu bu ideale göre ölçen özel bir ruhsal aygıt bulmuş olsaydık [!], bu bizi şaşırtmazdı,” der ve ekler: “Böyle bir aygıt varsa bile, karşımıza keşif olarak çıkmaz -onu ancak tanıyabiliriz; çünkü ‘vicdan’ımız dediğimiz şeyin gerekli özelliklerini taşıdığını düşünebiliriz” (Narsisizm Üzerine…, s. 40). ‘Paranoid’ hastaların, ‘fark edilme’, ‘gözlenme’, ‘izlenme’, düşüncelerinin okunuyor olduğu yollu ifadeleri ve söz konusu fiili gerçekleştirirken kendilerinden üçüncü şahıs olarak söz eden (“Şimdi gene şunu düşünüyor”) bir failden (ve onun seslenişinden) söz edişleri tanıklığımız dahilindedir. “Bu yakınmaları haklıdır,” der Freud ve, “hakikati tarif ederler; bütün niyetlerimizi izleyen, keşfeden, eleştiren böyle bir güç gerçekten vardır” (agy., s. 41), diye de, ruhsal yapının derinlerindeki işleyişi vurgular. (Ve o arada, biz de, Jeremy Bentham’ın hapishane modelini [1785], George Orwell’ın 1984’ünü [1949] ve Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’nu [1975] anımsarız.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar


No Responses Yet to “‘Sol’ Yolculuğun ‘Yas ve Melankoli’ Bağlamında Sorgulanışı”

  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: