Romansal/Yaratıcı Hakikat ve ‘Spinoza Problemi’- I, II

22Eki12

 

Yazının, Varlık dergisinin, Ekim 2012’de yayımlanan ilk bölümü ve Kasım 2012 sayısında yayımlanacak olan II. bölümü bu örnekte (özgün hâlinde olduğu üzere) birleştirilmiştir).

Uzaktan da olsa, yazın dünyasındaki varlığından onur duyduğum, meslektaşım (psikiyatr/terapist) Irvin D. Yalom’un ‘romanı’, tam da, ‘Psikanalitik Duyarlıklı Bakışla Spinoza ve Felsefesi’ (1) başlıklı kitap dosyamı yayınevine teslim ettiğim tarihte vitrinlerdeki yerini aldı. Türkiye’nin, ‘Nazi Subayının Paradoksu’ alt başlığı ile sunulan metnin aynı anda yayımlandığı beş ayrıcalıklı ülkeden biri olduğu da arka kapaktan müjdeleniyordu. Eh, biz de bu şansı değerlendirelim ve onca itiş kakış arasında bizi mutlandıran Spinoza Problemi içinden ‘eleştirel’ bir yol geçirelim.

Kitabın ‘künye’ kısmına göz attığımızda, -‘Kütüphane Bilgi Kartı’nda- Spinoza Problemi’nin (2), ‘Tarihsel Roman-Felsefe-Alfred Rosenberg’ katında takdim edildiğini görmekteyiz. Doğrusu, Rosenberg, ismi kulağıma çalınmış bir zat değil. ‘Ne menem bir paradoks imiş bakalım şu Nazi subayınınki,’ diye, içimdeki mırıltıya yol veren, ‘talim-terbiye müfettişi’ edası ile kapaktan (mazlum-mülayim Spinoza’mızın omuz başından) bakan bir ‘sfenks’ –imiş, meğerse- o.

Kucağımda ‘muhteris’ ve ‘mülayim’ bakışlar, Kos’un cennetsi kıyılarından ufka doğru göz süzerken, aklım, ‘delilik’le ‘yaratma’nın sularının birbirine akacağı derslerim üzerinden, Dorrit Cohn’un Şeffaf Zihinler’ine (3) kaymakta: ‘Kurmaca Eserlerde Bilincin Sunumu’.

Oradan bakınca da, elbet, Yunan tanrısı Momus’un, balçıktan yaptığı insan kalbine –tüm duygu ve düşüncelerini gün ışığına açık tutacak- bir pencereciği çok gören Vulkan’a çemkirişi isabetli durmakta. Zira, Tristram Shandy’nin, amcası Toby’nin yürek denilen o arı kovanında neler olup bittiğini göğsüne bir merdiven dayayıp –doğrudan- görüp bilemeyişi, bilip de ânında hokkasına daldırdığı kalemi ile olan biteni kâğıda nakledemeyişindeki sıkıntıdır, bir bakıma, çemkirmenin nedeni. Lakin, ihmal ve çemkirme, ‘roman’ dediğimiz sanatı da davet edecektir. İşte, Cohn, merdiven dayayıp kafamızı uzatarak duhul edemediğimiz kalbî âlemin nakil zanaatını (‘kurmaca eserlerde bilincin sunumu’nu) takdim edecektir çalışmasında: ‘Psiko-anlatı’lar, ‘alıntılı monolog’lar, ‘anlatımlı monolog’lar (bkz., Notlar/ 1), vs.

Yalom, kitabının sonuna koyduğu ‘Gerçek mi, Kurgu mu?’ başlıklı kesitte, “Yaşanmış olabilecek olaylara dair bir roman yazmaya çalıştım,’ diye söze başlar. Tarihsel olaylara sadakatinin altını çizer ve bir psikiyatr olarak birikimlerine dayanmak suretiyle Bento Spinoza ve Alfred Rosenberg’in iç dünyalarını hayal etmeye çalıştığını ve ana karakterlerinin ruhlarına (merdiven sarkıtılamayan kuytuluklarına) açılan birer kapı olmak üzere de, Franco Benitez (Spinoza kuytuluğuna) ve Friedrich Pfister (Rosenberg’inkine) karakterlerini kurguladığını belirtir.

E. M. Forster’ınsa, 1927’de, Cambridge Üniversitesi’nde (öğrenci ve öğretim üyelerine yönelik) yaptığı konuşmalardan derlenen Roman Sanatı’nın bir yerinde şöyle söylemiş olduğunu hatırlamaktayızdır biz: “Tarih yazarı eylemlerle uğraşır; bir de, eylemlerinden çıkarabildiği ölçüde, insanların kişilikleri üstünde durur”. Eylemde yansıyan ruh hallerini aktarır –aktarabilir. Sözgelimi, Kraliçe Victoria, bir gece masada kaşlarını çatmış, öf-küf etmişse, tarihçi, kalemi hokkasına bandırıp, ‘Şu tarihte Kraliçe Victoria’nın canı sıkılmıştır,’ diye tarihe kayıt düşebilir, rahatlıkla. O kadar. Devam eder: “Ancak, kraliçe duygularını dışarı vurmadan öylece durmuş olsaydı, kim ne bilebilirdi? Gizli yaşam, adı üstünde, gizlidir. Belirtilerle dışa vuran gizli yaşam artık gizli değildir, eylem alanına girmiştir”. Ancak, eylemin kendisi de bire bir ruhun aynası (kalbin penceresi) değildir: “Romancının işlevi, işte bu iç yaşamı kaynağına inerek ortaya koymak, Kraliçe Victoria hakkında bilinebilecek şeylerden [yani, sadakatle yetinilecek tarihsel bilgiden] daha çoğunu anlatmak, böylece, tarihteki Victoria olmayan bir kişi yaratmaktır”. (4) Cohn’sa, daha da ileri gidecek, ve, Forster’ın, “‘… [yazarın] tarihteki Kraliçe Victoria olmayan bir karakter yaratmak’ gibi bir derdi yoksa bu işe girişmemesi gerektiğini” (5) söylediğini de ekleyecektir.

Şimdi, ‘Gerçek mi, Kurgu mu?’dan devamla, temel sorumuzu soralım: Yahudi ötekini yok edici karşıtlığı ideolojileştirip giderek Adolf Hitler etrafında kurulan mutlak ve muktedir Nazi hareketinin çekirdek ekibine kendini ait kılma tutkusallığı içindeki Alfred Rosenberg’in, kurmaca karakter (‘Yahudi kanıyla yoğurulmuş psikanaliz’le terbiye edilmiş) Alman psikiyatr/terapist Friedrich Pfister’le; öte yandan, ‘sonsuzluğu içinde doğa demek olan tanrısallığın içkin ussallığını erdem’ belleyip neredeyse bellediğini tutkusallaştıran Spinoza’nınsa, yine bir kurmaca karakter (‘marrano’luktan [6] yeniden Yahudiliğe dönüp haham da olan) Franco Benitez’le karşılaşması, söz konusu tarihsel kişiliklerin siyasi ve felsefi yönelimlerini okura daha alımlanabilir bir dille vermenin ötesinde, o kişilerin şahsında ‘romansal/yaratıcı hakikat’in (‘tarihteki Spinoza ve Rosenberg olmayan Spinoza ve Rosenberg karakterleri’nin) kuruluşuna ne denli elvermiştir? (‘Romansal/yaratıcı hakikat’ için, bkz., Notlar/ 2)

Yalom’un asal yöneliminin, ‘-Nietzsche ve Schopenhauer gibi- psikiyatri/psikoterapi ile ilintili şeyler yazmış feylesof Spinoza’nın (da) hayatını ve felsefesini romanlaştırmak’ olduğunu (“[B]en de fikirlere dayalı bir roman yazarak [Spinoza’nın kendi alanıma katkılarını] yâd etmek istedim” [7]) aklımızın bir köşesinde tutarak ilerleyelim ve andığımız kuruluşun ne denli gerçekleştiğini yoklamaya çalışalım.

Daha baştan (‘Prolog’), kalemini hokkasına batıran Yalom şanssızlıktan dem vurur: “Ama çarpıcı dış olayların bu kadar az olduğu, düşüncelerle dolu bir  hayat sürmüş biri hakkında nasıl roman yazabilirdim? Son derece mahrem bir hayat sürüyor, yazılarında kendi kişiliğini sergilemiyordu. Genellikle anlatılara zemin hazırlayan malzemelerin (aile dramları, aşk ilişkileri, kıskançlıklar, ilginç anekdotlar, dolandırıcılıklar, tartışmalar ya da barışmalar) hiçbiri yoktu elimde”. Forster’ın, işitse –öte taraftan-, kurmacanın eşiğindekinin baht açıklığına yoracağı şey, Yalom tarafından talihsizlik gibi anılmaktadır. Lakin, “Ne de olsa, o da bir insandı”dan, kendisini ve yıllarını verdiği hastalarını rahatsız eden temel çelişkilerden onun da nasiplenmişliğinin kaçınılmazlığından teselli bulan Yalom, Rosenberg’e ilişkinse tam tersi bir talihlilikten söz edecektir, romanının sonuna eklediği ‘Gerçek mi, Kurgu mu?’ başlıklı kesitte: “Rosenberg’in içsel hayatına dair tasvirlerime Spinoza’nınkine dair tasvirlerimden daha çok güveniyorum. Çünkü, Rosenberg’in konuşmaları, otobiyografik yazıları ve diğerlerinin gözlemlerinden edindiğim çok fazla veriye sahibim”.

Devam edelim ve temel roman karakterlerinin yazınsal serüvenini izlemeye koyulmadan önce, kurmacanın hevesini, alanına katkısı olanı yâd etmekten, imkânlarını, kahramanlarının gerçek hayatına dair dışsal bilgiden tedarik etmeye meyyal Yalom’u roman dünyasına ayartan başkaca ne olmuş olabilir, bakıştıralım.

Evet; o duyarlıkla bakıştırdığımızda, romanın adı gözümüze ilişmekte ilkin: ‘Spinoza Problemi’. Birileri için ‘problem/atik’ olan Spinoza kimliği mi, acaba, yazarı, böylesi bir yazınsal metin kurmaya davet etmiştir? Nazi yayılması sırasında el konan Spinoza kütüphanesi kitapları ile ilgili bir ERR (Rosenberg’in başında olduğu özel ideolojik harekât birliği) subayı tarafından oluşturulmuş belgedeki, ‘kütüphanenin, Spinoza Problemi’ni çözmelerinde yardımcı olabileceği’ ibaresinin ötesinde ‘Problemi’ tarihsel bağlamına oturtan herhangi bir ‘romansal’ gelişmeye rastlayamadığımıza göre, neden, ‘Spinoza Problemi’dir romanın adı? Prologda, Yalom’un, “Amsterdam’dan yaklaşık kırk beş dakika uzaklıktaki Rijnsburg Spinoza Müzesi’ne yoğun bir beklentiyle, bir şeyler arayarak girdim ama neydi aradığım?” lafzıyla kışkırtılan bir tür ‘şifre çözüm’ daveti değilse, nedir, ‘Spinoza Problemi’nin hikmeti? Evet; Rosenberg’in ‘tutkusallık’ (nedenlerin yeterli bilgisinin ötesindeki beyhudelik) hattında yürüyen Yahudi karşıtı ideologluğu ile ‘tutkuların us/landırılması marifetiyle esaretlerinden kurtulunabileceği’ni felsefeleştiren Spinoza arasında, elbet, apaçık bir ‘problem’ vardır; ancak, bu, ihsas edildiği kıvamda ‘şifresi kırılmaya muhtaç’ bir problem midir? Hasılı, kitabın kapağına asılı ‘Spinoza Problemi’ tüfeği roman boyunca ateş almamış, -Yalom’un müzeye girişi gibi- yoğun bir beklentiyle romana sokulan okur da neyin aranmaka olduğunu  anlayamadan romandan çıkmıştır. Demek, Nazi subayının paradoksunu da dillendiren ‘Spinoza problemi’, -yazınsal/romansal gerçekliğe taşınma süreci itibarıyla- ‘yaratıcı’ çabayı kışkırtıcı yeterli bir neden gibi durmamaktadır. (8)

Irving Yalom’u, romansal ‘yaratıcı’ çabaya (fikirlere dayalı, entelektüel/mesleki bir borcu ödeminin ötesinde) çağıran şeyin ne olduğunu ve nasıl/ne denli karşılık bulduğunu değerlendirmek üzere çıktığımız metin içi yolculuğumuzu sürdürelim öyleyse.

‘Prolog’, ‘Epilog’ ve ‘Gerçek mi, Kurgu mu?’ başlıklı bölümlerinin dışında, roman, Bento Spinoza’nın, Amsterdam’la başlayıp (1656), Rijnsburg ve Voorburg’la (1666) devam eden ve Alfred Rosenberg’in, Reval-Estonya ile başlayıp (1910), Münih, Berlin, Berlin-Hollanda (1939-45) ile süregiden yaşam kesitlerini işleyen bölümlerden oluşmaktadır. Kısa yoklamamızı Spinoza ile başlatalım. (9)

Spinoza’ya ilişkin bölümlerde, yazınsal çabanın, ağırlıklı olarak, Spinoza’nın felsefi metinlerinden edinilebilecek bilginin ‘mizanselleştirim’ine ve -Spinoza’nın ikincil roman kişi(lik)leri ile karşılaşmaları çerçevesinde- ‘müsamereleştirim’ine (10) yoğunlaştığını söylemeliyim öncelikle: ‘Tanrı’ (“Doğanın ebedi, sonsuz olduğunu, bütün özleri kapsadığını ve olup biten her şeyin Doğa kanunlarını takip ettiğini söylemiştim”, “Ve ben de sana zaten bildiğin cevabı veriyorum, hiçbir fark yoktur [‘sapkınlığına’ dair ağzından laf almak isteyen Jacob’a]. Tanrı Doğadır. Doğa Tanrıdır” [11]), ‘Conatus’ (“[kendi varlığını sürdürme çabasının] bir insanın bütün çabalarının ardındaki itici güç olduğunu düşünüyorum” [12]) ‘Tanrı sevgisi’ (“Doğaya ya da Tanrı’ya dair olası en eksiksiz kavrayışa duyulan sevgi. Her sonlu şeyin sonsuz nedenler bağlamında sahip olduğu yeri kavramak. Bu, mümkün olduğunca, evrensel Doğa yasalarını kavramaktır” [13]), ‘Kutsal Kitap/lar, Tanrı ve din’ (“Tanrı’nın yaşayan, düşünen, bize benzeyen, bizim gibi düşünen, bizim hakkımızda düşünen bir varlık olduğunu varsayma hatası[dır Tanrı’dan beklentilerimizin kaynağı]”, “Kutsallığın sevgide yattığını hiç şüphesiz kabul ediyor olmalısın. Bütün kutsal metinlerin ve Hıristiyanlıktaki Ahit’in en büyük ve en önemli mesajı budur”, “Gerçek dindarlık adalet, hayırseverlik ve insanın komşusunu sevmesinden ibarettir”, “Kutsal Kitap’taki ‘Tanrı’nın kelamı’ olarak anılan bütün sözlerin sadece çeşitli peygamberlerin hayal gücünden kaynaklandığı çok açık” (14), ‘teolojik-politik meseleler’ (“Dini otoriteler hükümet kurumlarını etkiliyor ve artık siyasete o kadar çok müdahale ediyorlar ki durdurulmaları gerekir. Din ve siyaset işlerini birbirinden ayrı tutmalıyız”, “Ve diğerleri de bu perspektife ulaştığında [ussal erdemlilik katına eriştiğinde] birbirimizle dost olur, kendimiz için istediğimiz şeyleri diğerleri için de ister ve yücegönüllülük ile hareket ederiz” [15]), ‘tutkusallık ve ussallık’ (“Ancak duyusal hazlar, servet ve şöhretle bütün bağlarımı koparırsam özgür olabilirim. Eğer aklıma kulak  vermezsem, tutkunun kölesi olmaya devam edeceğim”, “aslında, keşfedip ulaştığımda daimi, yüce ve bitimsiz bir mutluluğa kavuşmama olanak tanıyacak bir şeyin olup olmadığını soruşturmaya karar verdim [ussal erdemliliğin yoluna çıkacak olan Spinoza’nın ilk adım metni: Tractatus de Intellectus Emendatione (Zihnin İyileştirimi Üzerine İnceleme)’den]”,  “Bir insan duygularının esiriyse kendi kendisinin efendisi değildir, kaderin insafına kalmıştır” [Etika’dan], “Spinoza tutkuya dair daha berrak ve daha mesafeli bir fikir geliştirdiğimizde, yani tutkunun temelinde yatan nedensel ağı gördüğümüzde tutkunun tutku olmaktan çıktığını söylüyor açıkça” [Friedrich Pfister’in Alfred Rosenberg’le görüşmesinden] [16]) başlıkları altında.

Evet; bütün bu çaba, Spinoza’nın felsefi dünyasına muhtemel okuru ısındırma açısından çok kıymetli –yadsımıyorum, ama ‘romansal yaratıcı’ suyun yürüdüğü yazınsal damarları arıyorsak, arayışımızı sürdürelim derim. Sözgelimi, az önce andığım felsefi/teolojik-politik başlıklar üzerinden dünyasına sokulduğumuz Spinoza, yazınsal metne, acaba, hangi kişiliksel/yapısal özellikleri ile ve nasıl katılmıştır? Bakalım.

Yalom’un, Spinoza’nın felsefi yönelim ve kurgusunda önemli olan ‘ezeli-ebedî’ mutluluk’ arayışına değinişi anlamlı ve önemli. Aforozu öncesi karşılaştığı (sonrasında Latince ve bazı felsefe derslerine katıldığı) Van den Enden’e, “Baksanıza. Herkes hareket halinde. Bütün gün, bütün hayatları boyunca koşuşturuyorlar. Ne için peki? Zenginlik? Şöhret? İştahlı hazlar? Bu amaçlar kesinlikle yanlış dönemeçleri ifade ediyor (…) Böylece daha fazla koşuşturma, daha fazla arayış, ad infinitum [sonsuz]. Bozulmaz mutluluğa giden yolun başka bir yerde yatıyor olması gerekiyor. Düşündüğüm ve yazdığım şey bu işte”. (17) Bir başka deyişle, Spinoza’nın bulmak ve serimlemek istediği, insanı, yüksek bir eksiksizlik hâline taşıyacak ‘ussal süreçler’dir (ki, Treatise on the Emendation of the Entellect [ya da, Tractatus de Intellectus Emendatione’de] gerçekleştirmek istediği de odur). Dahası, o ussallığın, bizi, birbirimize katacak, zenginleştirici bir hal olmasıdır, murat edilen. Hazlara, ‘ancak sağlığımızı korumaya elverecek ölçüde’ rıza göstermek, yaşamımızı sürdürmeye yetenin ötesinde paraya-pula tamah etmemek, bizi, ‘yüksek eksiksizliğe, kalıcı iyilik hâline’ götürecek yolun esaslarındandır. Çok kabaca, ‘sonsuz doğa’ demek olan Tanrısal tözün (nedeni kendinde olanın) varkalımsal gücü ‘Conatus’ ve –onun uyarınca- ‘nedenlerin yeterli bilgisi’ üzerinden, -kaçınılmaz- ötekinin yararını da kendine katarak ‘en yüksek iyi’nin peşine düşecek olan bir Spinoza’dır karşımızdaki.

O felsefe yoluna çıkan Spinoza, çocukluğundan beri bilinir ki, zekidir, kavrayış ve ezber gücü yüksektir (s. 159, 227). Öte yandan; hocası Van Enden’in de keşfettiği üzere yüzü gülmeyen, mizah anlayışı olmayan (s. 123), ablası Rebekah’nın ifadesi ile küçük yaşta hırıltılar içindeki annesinin ölümüne tanıklık edip annesiz büyümenin sorunlarını yaşayan (s. 188), kardeşi Isaac’ın ölümünde de, babası eğitiminden alıkoyup dükkânın başına geçmesini istediğinde de (s. 189) pek bir duygusal tepki göstermeyendir, Spinoza.

Yalom’un, anlatıcısı ağzından şöyle nüfuz ettiği de olacaktır Spinoza’nın iç dünyasına: “Âdeti olduğu üzere, duygularının üzerinde daha fazla durmak yerine gözlemci rolüne geçip, zihninden geçenleri inceledi ve üzerine yayılan o yumuşaklığı, sıcaklığı fark etti. Bunun geçici olduğunun tamamen farkında olması bile verdiği hoş hissi zedelemedi. Ah dostluk! İnsanları bir arada tutan şey buydu; bu sıcaklık, yalnızlığı defeden bu ruh hali. Bu kadar şüphe ettiği, bu kadar çok korktuğu ve bu kadar az şey ifşa ettiği için, dostluk denilen şeyi hayatında çok nadiren tecrübe etmişti” (Franco ile buluşmalarına ilişkin). Ya da, daha ileride bir yerde (yine Franco ile birlikte iken): “Şimdi iki hayatım var. Gün boyunca eski derisini dökmüş, Yunanca ve Latince metinler okuyan, heyecan verici ve özgür düşüncelerle haşır neşir olan yeni bir insanım. Ama geceleri ben Baruch’um, annesi ve kızkardeşi tarafından kollanan, yaşlılar tarafından Talmud konusunda sorguya çekilen ve bir sinagogon kömür karası yıkıntıları arasında tökezleyen bir Yahudi’yim. Uyanık bilincimden uzaklaştıkça, kökenlerime geri dönüyor ve çocukluğumun hayaletlerine sarılıyorum. Ve bu seni şaşırtabilir Franco ama her gece yatağa uzanıp uykuyu beklerken sen beni ziyaret ediyorsun”. Sonlara doğru: “Yalnızlık. Yalnızlığı sormuştun [Franco]. Bazen yalnızlık bana acı veriyor. Ve fikirlerimi seninle paylaşamadığıma çok üzülüyorum. Fikirlerime açıklık kazandırmaya çalışırken genellikle seninle konuştuğumuza dair gündüz düşlerine dalıyorum”. (18)

Öte yandan, Spinoza’nın, dışarıdan gözlemlenebilir kişiliksel özelliklerinden biri de kadınlarla ilişkisindeki renksizlik, dahası, boşluktur. Yalom,  elbet, üzerine roman kurduğu tarihsel Spinoza kişiliğinin bu -gözü olanın görmezden gelemeyeceği- özelliğine de yer açmıştır metninde.

Spinoza’nın hayatında anılan ilk ve son kadın (ki, kadın diye andığımız, o sıra on üç yaşında bir yeniyetmedir), Van den Enden’in, Latince alıştırmalar yaptıran kızıdır. “m ve p’leri telaffuz ederken Clara Maria’nın dudaklarının büründüğü leziz hareketlere takılıp kalmış olan Bento,” hemen hemen yarı yaşındaki, çocuk irisi sayılabilecek bir kadınsı tarafından uyarılmaktadır -böylelikle. Ancak, yeniyetme kadınsının, Latince öğretmedeki edası, sıraya cetvel vurup dikkati dudaklarına yoğunlaşmış öğrencisini haşin bir şekilde ikaz edişi de ihmal edilir gibi değildir. Yalom, Bento’nun zihnine soktuğu anlatıcısı ile, Bento’yu, Clara’nın dudaklarıyla özgürce felsefe yapmak üzere tüm bağlantılarından kopma zorunluluğu arasındaki gergin ip üzerinde betimlemeyi seçecektir: “Ama ilgisini Clara Maria’nın tatlı dudaklarından söküp almak o kadar, ah o kadar zordu ki”. (19) Doğrusu, benim bir başka kaynakta rastladığımı hatırlamadığım farklı bir gerekçe daha yakıştırır Yalom, Spinoza’nın kadınsızlığına: “Yalnız, tuhaf bir adam olarak dinsel bağlantım olmadan yaşayabilirim ama dünyanın en hoşgörülü ülkesi olan Hollanda’nın bile bir çiftin böyle yaşamasına izin verip, dinsel aidiyeti olmayan çocuklar yetiştirmesine izin vereceğinden şüpheliyim”. (20) O arada, van Enden’in öğrencilerinden Kirk, parmaklarını kızınkilere dolaya dolaya, Spinoza’nın gözlerinin içine baka baka  Clara’nın kadınsı yapmacıklı edasının ötesine geçip kızı kapacak, Spinoza’mızın payına ise, yine, ikircimli avuntular düşecektir: “Bento yine de, saldırıdan (21) sonra bütün gece elini tutan Clara Maria’nın o dokunaklı hatırasına sarılıyordu. Ayrıca Franco’nun omzunu sıkışını ve kardeşi Gabriel’le sık sık el ele tutuşmalarını da hatırlıyordu. Ama bedeni bunu ne kadar isterse istesin, artık hiç kimseye dokunamayacaktı. Bazen Clara Maria ya da çekici bulduğu Martha halasına dokunma ve onlara sarılma fantezileri zihnine sızıyordu ama bunları kolayca defediyordu. Geceleri çektiği özlem de başka bir sorundu; rüyalarının girişini tutan kapıları asla kilitleyemiyor ve geceleri pjamalarını lekeleyen o sperm akışını engelleyemiyordu”.

(22)

Irving Yalom’un, cinsel yönelimleri (ve cinsel nesne seçimi) bağlamında, Spinoza’nın tarihsel/olgusal gerçekliğinin sınırlarını aşmama (had gözetme) eğiliminde olduğunu görmekteyiz: Bastırılmış bir tensellik; ama kime yönelik ve ne raddede? Daha ileride –birkaç sayfa boyunca-, Yalom, yine Franco’yu devreye sokacak, bu kez, felsefi yöneliminin kadınla münasebetsizliği (ya da, olumsuz ilişkisi) zemininde Spinoza’nın iç dünyasını kırılıma uğratmaya çalışacaktır. O buluşmalarında Franco, artık, hahamlığa seçilmiş ama Museviliği bir başka düzlemde, daha özgürlükçü kabullerle yeniden örgütlemek eğilimindedir. Karısı Sarah da, müstakbel cemaatlerinin kadına geleneksel Musevi bakışından sıyrılmasını şart koşmaktadır söz konusu cemaate katılmak için: “Franco boğazını temizledi ve daha yüksek bir tondan konuştu: ‘Sayın Spinoza, kadınlara her açıdan daha aşağılık varlıklar olarak muamele edilmesinin adilce olduğunu kabul ediyor musunuz? Sinagogda erkeklerden ayrı, daha kötü yerlerde oturmak zorundayız ve de…’” Franco’nun açtığı psikodramaya dahil olan Spinoza, mırın kırına başlar: “Sarah, elbette siz kadınlar ve şehvetli bakışlarınız erkeklerden ayrı tutuluyorsunuz. Erkeklerin Tanrı’ya olan ilgilerinin dağılması doğru bir şey midir?” Sarah taklidi ile Franco, Spinoza’nın gerekçesinin –olanı biteni kadının üstüne yıkan hâliyle- ne denli tutarsız olduğunu vurgulayacak, Spinoza, kadınların, yalnızca baştan çıkarıcı gözleri ve sallayıp durdukları yelpazeleri ile değil, sığ yorumları ile de erkeklerin dini tefekkürüne halel getirdikleri itirazını yükseltecek, Sarah yerine söz alan Franco ise, Spinoza’nın aklını kendi aklı ile yenik düşürmekten geri durmayacaktır: “O halde erkeklerin zayıf olması ve odaklanamaması kendilerinin değil kadınların suçu öyle mi? Kocam hiçbir şeyin iyi ya da kötü olmadığını, bir şeyi iyi ya da kötü yapanın zihin olduğunu söylediğinizi söyledi. Doğru değil mi?” (23)  Evet; Spinoza’nın, kem küm etmekten başka şansı yoktur –felsefe taşı ‘kadın’ hamlesi ile tehdit altındadır.

Yalom, kurmaca roman kişisi Franco aracılığı ile Spinoza’yı kendi felsefe taşında kırılıma uğratmayı bir başka Franco-Spinoza buluşmasında da sürdürecektir. Bu karşılaşmada (tüm Friedrich Pfister ve Alfred Rosenberg karşılaşmalarında olduğu üzere), Yalom’un ‘terapist’ kimliği apaçıktır: “Mahkûm kendini özgürleştiremez. Herhalde benim başkalarını özgürleştirip kendimi özgürleştiremediğimi ima ediyorsun?” diyen Spinoza’ya Franco Yalom verir cevabı: “Aynen. Belki de Spinoza’ya dair, kendinin göremediği bir şeyler görüyorum (…) Ve Bento, onların [Spinoza’nın, tutkuları ile hareket ettikleri için olumsuzladığı insanların] ve senin davranışlarının kaynaklarına dair bazı fikirlerim var”. Franco, zihnin (ya da ussallaştırım süreçlerinin) yeterliliği/yetersizliği sorununu daha bir kaynağına taşımak niyetindedir. Öncelikle, Spinoza’nın dikkatini, bizi, tutkuların esaretinden kurtaracağını vaat ettiği ussal yolu  tutkusallaştırdığına çeker ve şöyle yanıtlanır Spinoza tarafından: “Aha, sanırım neyi ima ettiğini biliyorum; ben aklı o kadar çok dönüştürmüşüm ki bazen akıldışından ayırt edilemiyor”. Öte yandan, Franco Yalom, Spinoza’nın, serinkanlılığını, daha ziyade ussallaştırım tehdit edildiğinde kaybettiğinin de altınız çizecektir: “[ö]fkenin ve huysuz suçlamalarının sadece ve sadece ussallaştırım tehdit edildiğinde ortaya çıktığını fark ettim”. Ve, temkinlilikle sürdürecektir sözlerini: “Bir daha düşündüm de, tutkularının kabardığına şahit olduğum başka bir an daha var; kadınların yer ve haklarını tartışırken de aynı şey olmuştu. Kadınların daha düşük zekâlı olduğuna dair argümanların senin her zamanki sağlamlığından yoksundu”. Sıkışan Spinoza, “akıl ve özgürlükler üzerine çalışalım. Şu anda kadın meselesiyle ilgilenmeye hiç niyetim yok,” diye yanıtlar. Biz, Spinoza okurlarının, ‘demokrasi/özgürlükler’ bahsinde de kadınların yeri olmadığını bildiğimizi bilen Franco Yalom, “O zaman izin ver, son bir yorum daha yapayım, sonra başka konulara geçeriz,” diye üsteler ve, öznenin kuruluşundaki ‘tarihsel derinlik’e (‘nesne ilişkileri tarihçesi’ne) çeker dikkatimizi –Spinoza’nın, duygusal tepkilerinin, ussallığını zaafa uğratışının nedenselliğini açar: “Sanırım bu, kadınlarla yaşadığımız farklı tecrübelerden kaynaklanıyor”. (24) Lafı uzatmayalım; Franco, kendi annesi, karısı ve kızı ile yaşadığı sevgi dolu ilişkiden söz eder ve  Spinoza’nın, annesi, büyük ablası, üvey anne ve kızkardeşi ile olumsuz bir kadın deneyiminden gelmişliğinin kadınlara dönük duygusal tepkisini hazırladığını vurgular.

Yalom, kadınla ilişkisinde yaşadığı tedirginliğin, Spinoza’nın cinsel nesne seçiminin (cinsel yöneliminin) kalkış noktası olan yapısallığından kaynaklandığını da ‘ima’ etmiştir –yer yer: “Takip eden bir yıl boyunca [aforoz sonrası son görüşmelerinden sonra] Spinoza (…) Franco ile garip gececil bir ilişki sürdürdü. Neredeyse her gece van den Enden’in evindeki küçük çatı katı odasındaki sayvanlı karyolasına yatıp kaygılı bir şekilde uykuyu beklerken Franco’nun görüntüsü düşlerine giriyordu. Düşüncelerine öylece pürüzsüz ve usulca giriyordu ki, Bento, Franco’nun neden bu kadar sık aklına geldiğini –hiç ondan beklenmeyecek şekilde- asla anlamaya çalışmıyordu”. Franco’yu gizlice onun yanına getiren Clara da tanıktır iki adam arasındaki müstesna sıcaklığa: “‘Bento, onu dışarı götürmek için ne zaman döneyim?’ Tamamen birbirlerinin gözlerinin içine dalıp gitmiş iki adamdan hiçbir cevap alamayınca, sessizce çıktı odadan”. Sondan bir önceki görüşmelerinden: “‘Lütfen açıklayın sevgili hocam’. Şimdi çok daha rahatlamış olan Bento içtenlikle gülümsedi ve uzanıp Franco’nun saçını okşadı. Franco gülümsedi ve bir an için durup bu dokunuşun tadını çıkardıktan sonra devam etti”. (25)

‘E, peki?’ diyecekler için şöyle toparlayayım: i. Bu yazıda, Irving Yalom’un, ‘tarihsel/olgusal’ gerçeklikleri içindeki iki kişilikten kalkarak kurduğu yazınsal metni, ‘romansal hakikat/ romansal yaratı’ (ya da, ‘romansal/yaratıcı hakikat’) ekseninde değerlendirmeye çalıştım; ii. Yazınsal metne ‘psikanalitik duyarlıklı bakış’ın, romanı, ‘yaratısallık’ hattında değerlendirirken nelere dikkat ettiğini örneklemek istedim (altını çizdiklerim, Rosenberg faslı için de geçerli olmakla birlikte –amacım, belli bir bakışı somutlamak ve makul bir yazı hacmi içinde kalmak olduğu için- o kısma girmedim); iii. Tarihsel kişilikleri verili tarihsel kimlik ve yönelimleri içinde yazınsallaştırma (söz konusu kişilikler her ne denli almaşık kişiliklerle farklı bir ışığa tutulmuş olsalar da), olsa olsa –ve nihayetinde- ehil bir kalemin ‘dışarıdan bakış’ıyla iş görür. Romansal/yaratıcı hakikati kuran kişilikler ise, yazar öznenin, hayatla hemhal oluşunun kendisinde uyardığı ‘çatışma’ları kendi içinde –alt seslere- ayrıştırıp sorunsallaştırması ile metne yürür. Bir başka deyişle, ilkinde, roman kişileri, kendi tarihsel önemlilik ve belirleyicilik yükleriyle metne buyur edilmişlerdir; ötekinde ise, yaratıcı yazar öznenin içe bakışlı duyarlığının –yaratıcı edimselliğin- metne taşıdığı estetik/poetik zenginlikle. O anlamda, Spinoza Problemi de, -yer yer uygunca kurulmuş psiko-anlatıları ve görünen/bildik kendiliksellikleri kırılıma uğratan karşılaşmaları (bu karşılaşmaların, ‘yaratıcı’ çokseslilik/çokkatmanlılık düzeyinde olmadığını, ‘içgörü’ kazandırıcı ‘terapötik’ kıvamda kaldıklarını analım yeniden) bir yana koyarsak, ‘dış (yazar) bakışlı’ bir anlatı olmaktan öteye pek geçememiştir, benim için.

 

Notlar

1/ Cohn, “Romancılar bireyin iç yaşamını resmederken, kelimenin tam anlamıyla kafalarından uydururlar,” diye söze başlar, Şeffaf Zihinler’in ‘Giriş’inde. Bu, o denli belirleyicidir ki, “Roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır,” demiş olan Stendhal’in de dediğine değil, yaptığına itibarla, Cohn, “Julien Sorel’in ruhunun yansımasını hangi aynada ve hangi yolda gördüğünü söyleme zahmetine girmez, üstelik biz de sorma ihtiyacı duymayız,” (s. 16) diye de latife eder.

Zihinsel şeffaflığın anlamını ilk kez sorgulayan edebiyat kuramcısı, The Logic of Literature (‘Edebiyatın Mantığı’) ile Kate Hamburger olmuş. Ona göre, “karakterlerin iç yaşamlarının temsil edilmesi, kurmacayı aynı anda hem gerçeklikten ayıran hem de başka, gerçek-olmayan bir gerçeklik görünümü yaratan mihenk taşıdır”. (…) “Kurmaca anlatıyı kurmaca olmayan anlatıdan ayırdığı gibi, anlatısal-olmayan kurmacadan da (yani, tiyatro ve filmden, uydurulmuş karakterlerin olduğu diğer türlerden) ayıran şey, Hamburger’e göre bilincin temsilidir (mimesis)”. (s. 17, 18)

O hatta yürüdüğümüzde, romanın, tarihsel gelişimi içinde, ‘yazar’ anlatısından ‘karakter’ anlatısına doğru ilerlediğini ayırt etmekteyiz. Üçüncü kişi bağlamındaki karakter anlatısının da, Cohn, üç düzeyi (tarzı) olduğunu söyleyecektir: a. Psiko-anlatı (anlatıcının, bir roman kişisinin bilinci hakkındaki söylemi), b. Alıntılı monolog (bir roman kişisinin bilincinde gelişen söylemin alıntılanışı), c. Anlatımlı monolog (bir roman kişisinin, anlatıcının söylemi kılığına bürünmüş bilinçsel söylemi). (26)

 

2/ ‘Romansal hakikat’, René Girard’ın, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat/ ‘Edebi Yapıda Ben ve Öteki’ (Metis Y., 2001) çalışmasındaki teze bir göndermedir. Girard, ‘arzu’ ile ‘nesne’si arasındaki ilişkinin, bir, (‘öteki’ üzerinden) ‘dolayımlanma’ ilişkisi olduğunu söyler: ‘Üçgen arzu’ ya da benim tercihimle ‘arzu üçgeni’. Arzu, aynı nesneyi arzulayan (yahut, arzuladığı varsayılan) ötekinin, bir ‘kışkırtıcı’ olarak araya girişi ile dolayımlanır. Arzulayış, bir anlamda (gökten zembille inmediği anlamında), ötekinin arzulayışının taklidi, ‘mimesis’idir. ‘Romantik yalan’, safdil bir şekilde, nesne ve dolayımlayıcısından bağımsız olarak -kendi kendine- arzulayan bir özneden söz eder. ‘Romansal hakikat’ ise, roman kişisinin, -arzusu bağlamında- öteki ile yaşadığı serüvene (karşılaşmalara) dikkat kesilmenin (‘psikanalitik duyarlıklı bakış’la, hayatla ‘çatışması’ içinde, kendine öylece dikkat kesilen ‘yaratıcı yazar özne’nin) mahsulüdür.

Bu yazıya, ‘delilik’le ‘yaratma’nın birbirine akan sularından söz ederek girmiştim. Deli, dilini, ötekilerin gerçekliği ile ‘çatışma’sı sürecinde, çok uzaklarda, harcıâlem gerçekliğin dışında (‘unreal’ alanda) kurandır. Gerçekliği dönüşterecek yeterlilikle hayata uzanamayacak denli –fevkalade- müstakil bir dil alanına çekilmiş, o anlamda ‘olumsuz’ (hayata ‘çatışmaları’ bağlamında müdahil olamayan) bir ‘yaratıcı’dır, deli. Benzer ama daha ılımlı ruhsal gerilemenin (‘regression’) karşılığı olan ‘nevroz’ları bir yana korsak, hayata müdahil olan, onu, onunla çatışmaları içinde dönüştürmeye soyunan iki olumlu edim vardır: ‘Yaratıcı sanatsal edim’ ve ‘yaratıcı siyasal edim’. Dolayısıyla, ‘yaratıcı’ nitelikli romanın da, ‘hakikat’in içinden yol alarak kendisini kurması kaçınılmazdır. Bir başka deyişle, yazar öznenin, hayatla münasebeti içinde kendisine ‘çatışma’ olarak yansıyanın içinden -kendindeki öteki ve ötekindeki kendinin dolayımlayıcılıklarına dikkat kesilerek- yol alması, çatışmalarını çokseslileştirerek/katmanlaştırarak ayrıştırması ve dönüştürücü ‘muhayyel/yazınsal’ bir gerçeklik kurmasının karşılığı olmalıdır, ‘yaratıcı’ nitelikli roman. Böylelikle, hakikatin romansallaştırımı ile -‘psikanalitik duyarlıklı bakış’la- romansal ‘yaratıcı’ çaba ve nitemin örtüştüğünü belirtmiş oluyorum.

O vesile ile, psikanalize üstünkörü bakarak ahkâm kesenleri de analım isterim: Bu kabil kimseler, psikanalizin, salt, ‘içgüdüsel’ (‘instinct’) düzeyli bir kavrayıştan hareketle (bir tür ‘yalan’ üzere) kendisini kurduğunu sanır ve dillendirirler. Halbuki, psikanalizin öyküsü, içgüdüsel yönelimin ‘dürtüsel’ (‘drive’) nitelik kazanışının; o demektir ki, arzunun, nesnesini arayışının (‘nesne ilişkileri’ tarihçesinin) karşılığıdır. Bir başka deyişle, ‘narsisizm’inden, kendinde bir ‘öteki’ kurarak (kendindeki ‘öteki’ni ayrıştırıp bir ‘ben ideali/ideal ben’e dönüştürerek) kopuşan bebeğin; ‘ödipal karmaşa/çatışma’dan, aynı nesneyi arzulayan öteki üzerinden arzusunu dolayımlandırarak hayatın hakikatine karışan öznenin (özneleşme sürecinin: ‘haz ilkesi’nin ötesinde, haz arayışının, ‘gerçeklik ilkesi’ ile karşılaşmalarının) hikâyesidir ‘psikanalitik hakikat’. Meselemizle buluşturacak olursak; doyum arayışını gerçeklikler dünyasına süren öznenin, çatışmaları ile yüzleşip –gerçekliği dönüşterebilecek ehliyetle- kendi olma arayışıdır, ‘kendiliksel yaratıcı edimsellik’ de.

 

3/ Yazımın, ‘yazınsal eleştiri’ ekseninde kurulduğunun (felsefe/siyaset üzerinden bir Spinoza değerlendirmesi olmadığının) altını çizerek birkaç noktayı hatırlatmak isterim.

Öncelikle, -öteki ile ilişkide, doğal ‘güç’ten kaynaklanan doğal ‘hakkın’  sınırlanması suretiyle-  hakkın devredildiği ‘üstün güç’ ve onun yönetsel iradesi (‘potestas’) ile ‘dinî uygulamalar’, romanda Yalom’un vurguladığı gibi, bir, ‘din-devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulması’ çerçevesinde yer almaz Teolojik Politik İnceleme’de. Toplumun güvenliği, esenliği ve üstün gücün yetkesinin kararlılığı noktasında Spinoza duyarlıdır: “[Y]alnızca üstün güç, tabii olduğu kadar tanrısal hak gereği, siyasi bütünün hakkını korumak ve elde tutmakla yükümlüyken, din konusunda uygun bulduğu düzenlemeleri yapma üstün hakkına  da sahiptir” (XVI.  Bölüm). Dahası, “Tanrı’ya doğru dürüst itaat etmek istiyorsak, dışsal ibadet ve tüm dine bağlılık uygulamaları devletin huzuru ve korunmasıyla uyuşmalıdır” (Bölüm XIX). Öte yandan, Yalom, Spinoza’yı yâd ederken, (bana göre, –Etika ile ‘siyasi edimsellik’in örtüşümü üzerinden- Spinoza felsefesinin tutarlılığının sorgulanması açısından da önemli), gerek Teolojik Politik İnceleme, gerekse Politik İnceleme’de yer alan ‘demokrasi/özgürlükler’ sorunsalına uzanmak istememiş, daha ziyade, Teolojik Politik İnceleme ve Tanrı/sallık katında kalmayı seçmiştir.

Spinoza’nın, özellikle de Politik İnceleme’de, söz tam da ‘demokrasi’ faslına gelmişken, ‘kadın’ı yoksaması, aşağılaması çarpıcıdır. Kadını, cinsel nesne seçiminden çıkarışı ile de somutluk kazanan ‘erken dönem nesne [anne] ilişkisi’ne takılmışlığı (‘fixation’) olmalıdır, Spinoza’yı, felsefi açıdan da tutarsızlığa sürükleyen. Aklı kutsayan bir felsefecinin, ‘ruhsal gerçeklik’ dediğimiz şeye yenik düşüşü açısından da dikkat çekici olan bu sürecin (‘anacıl [yitik narsisistik birliğe ilişkin] kutsama’nın) ilk izlerini kendi çalışmamdan bir alıntı ile vermek isterim:

“Burada, Spinoza’nın, bildik hayat yollarına itibarla mutlu olamadığını, bildik yaşamın kendisinde ‘güvensizlik’ uyandırdığını söylemek mümkün. Âdeta, bir simyacı hevesi ile, gerçek, kalıcı, sonsuzca geçerli ‘iyi’ye, eşsiz bir yaşama sevincine -ama aynı zamanda ruh dinginliğine- ve ebedi mutluluğa taşıyıcı bir yaşama yordamıdır, aradığı. Bento’muzun, genç yaşında, Spinoza olma yolunda, ‘yitik cennet’e erişme ihtiyacında olduğunu anlıyoruz: ‘[E]bedi ve sonsuz bir şeyin sevgisi, ruhu, saf ve her türlü üzüntüden arınmış bir neşeyle besler; gayet arzu edilir ve kişinin var gücüyle araması gereken bir şeydir bu’. Sıradan hayatların sarıldığı, sarılabildiği, dünyevi/harcıâlem şeylerden umut beklemek boşuna. Yine aynı hayatların yedeğindeki kurumsal (yazmaca) din/Tanrı da umut bağlanılacak gibi değil: Usdışı. Geçerken çıtlatmış olayım (zaten geriye de ondan başka bir şey kalmıyor), Spinoza’ya yitik cenneti/ni vaat eden şey, ‘Doğa’nın kendisidir, sonsuzluğu içinde bir Tanrı’dır o. Her şey ondadır/ondandır. ‘İyi/yararlı’ olan, dolayısıyla cennetsi yaşamın kaynağı da ondadır. O zaman, felsefi olarak, bizi ondaki iyiye/yararlıya eriştirecek ya da, erişmemiz önündeki engelleri ortadan kaldıracak ‘ussal’ yolu bulmaktır mesele. Spinoza, İnsan Anlağının İyileştirilmesi Üzerine İnceleme’de niyetini böyle koyar ortaya: ‘Kendi doğasında irdelenen hiçbir şeye eksiksiz ya da eksik denemez; özellikle onda her  şeyin Doğa’nın bengi düzenine ve değişmez yasalarına göre olduğunu bildiğimiz zaman’. Sorun, o bengi düzenle örtüşümü kurmak, kurguyu sağlayacak ussal yolu bulmaktır. Evet, insan, kendi toplumsal/tarihsel pratik gerçekliği içinde, bu, ‘erdemli/kutlu’ hayatı kuramamıştır –ama tasavvur edebiliyorsa, niye kuramasın (…) Anlama yetisinin/usssallığın, anılan bengiliğe bizi taşıyacak tarzda ıslahı ve ıslahat arayışındakilerin pratik birliğidir, mutluluğa eriştirecek (‘erdirecek’) yol –velhasıl.”

___________________________

1. Bağlam Y. tarafından sonbahar 2012’de yayımlanacak olan çalışma, Spinoza’yı kendi hikâyesi ve felsefesi içinde ele almanın ötesinde (daha önce yayımlanmış olan, Spinoza ve Psikanaliz ve Hayat’tan da beslenmek suretiyle [Yirmidört Y., 2008]), asıl, Etika, Teolojik Politik İnceleme ve Politik İnceleme metinlerini, ‘ussallık-varoluşsal özerklik’ hattında psikanalitik duyarlıkla yeniden okuma, irdeleme ve sorgulamanın ürünüdür.

2. Spinoza Problemi/ ‘Nazi Subayının Paradoksu’, çev. Ahmet Ergenç, Kabalcı Y., 2012.

3. Şeffaf Zihinler/ ‘Kurmaca Eserlerde Bilincin Sunumu’/ Dorrit Cohn, çev. Ferit Burak Aydar, Metis Y., 2008.

4. Adam Y., çev. Ünal Aytür, s. 84-5, 1982.

5. Şeffaf Zihinler/ s. 15.

6. 14. yy. biterken İspanya’da, Yahudiler, ya öldürülüyor, ya Müslümanlara köle olarak satılıyor ya da zorla Hıristiyan yapılıyor. Bu sonuncular, ‘dönme’ler (‘converso’) yani, Hıristiyanlıkları ile de yaranamıyor, ‘marranos’ (domuz) oluyorlar.

7. Spinoza Problemi/ s. 9.

8. Saptamama göre, romanın, 13. (“Afallamıştım. ‘Nazilerin, ‘Spinoza Problemi’nin çözülmesi’ mi? Anlamadım! Ne demek istiyordu? Nazilerin ‘Spinoza Problemi’ dediği şey neydi?” –Prolog, ERR belgesinden bahisle), 14. (“Peki neydi ‘Spinoza Problemi’? Bu Nazi de, Alfred Rosenberg de kendince nedenlerden ötürü  Spinoza’yı mı arıyordu acaba diye merak ettim. Bir muamma ile girdiğim müzeden iki muamma ile çıkmıştım”), 56. (Spinoza’nın kardeşi Gabriel Bento, müstakbel eşi Sarah’nın babasına atıfla ‘Spinoza Problemi’nden söz eder. İlginç; ERR subayının ağzındaki isimlendirme –Prolog’dan- oraya geçmiştir! Spinoza’nın ‘bar mitzvah’ hazırlıklarındaki küstahlıklarına göndermede bulunmaktadır, Sarah’nın babası), 159. (Sinagog parnassimi, bu kez, bir karara varan olmuştur, ‘Spinoza Problemi’ hakkında: Afaroz) ve 217. (Alfred Rosenberg’in –söz konusu müzeye doğru yol alırken- kafasının bir köşesinde sürekli vızıldayan –mahiyetini bilmediği- bir problem olarak ‘Spinoza Problemi’), 402. (“Belki de düşüncelerinin gerçek kaynakları kişisel kitaplığındaki yüz elli dokuz kitabın sayfalarında gizliydi” –Rosenberg, Einstein’ın, yaratıcılığın kaynağının kaynakları gizleme maharetinde yattığına dair sözünden kalkarak ‘Problem’i çözmek isterken), 406. (“‘Spinoza Problemi’ mi?” “Şimdi ayrıntılarını açıklayamayacağım kadar karmaşık bir konu bu. Yüzyıllardır süren felsefi bir Yahudi aldatmacası diyelim” –İşgalde, Spinoza kitaplığına el konulduktan sonra Rosengerg’le başyardımcısı arasında geçen konuşmadan) ve 409. (Spinoza’nın yararlandığı kaynaklarda Spinoza’ya dair iz aranırken) sayfaları üzerinden, ‘Spinoza Problemi’, -Yalom dahil bazı roman kişilerince- bir meraklanma unsuru olarak anılmakta ve -yalınkat bir merakiliği temin niyetine- azimle  yol alıp romanın arka kapısından aramıza karışmaktadır.

9. Yazıma, Rosenberg’li fasılları da katarak ilerlemeyi tasarlıyordum. Ancak, makul bir yazı hacmi içinde mümkün olmadığını fark ederek Spinoza ile yetindim. Geçerken, ‘romansal/yaratıcı hakikat’sizliği hazırlayan, ‘dış (yazar) bakışlı’ anlatının, -Rosenberg’in karşısına konan kurmaca kişiliğin, yazarın gerçek kimliğinin bir yansıması (‘terapist’) olması nedeniyle- Rosenberg’li bölümlerde daha da baskınlık kazandığını belirteyim.

10. ‘Müsamere’nin Misalli Büyük Türkçe Sözlük’teki (İlhan Ayverdi) karşılıklarından biri de şu: “Cenâbıhakk’ın kulun sırrına hitap ederek onunla konuşması”.

11. A. g. y., s. 148.

12. A. g. y., s. 416.

13. A. g. y., s. 352.

14. A. g. y., s. 78, 92, 147, 96.

15. A. g. y., s. 393, 417.

16. A. g. y., s. 294, 312, 373, 376.

17. A. g. y., s. 34.

18. A. g. y., s. 255, 289, 415-6. Bu üç alıntıda, Irving Yalom’un, Spinoza karakterinin, bastırılmış ‘oral/depresif’ yapısallığından kaynaklanan çatışmalarına duyarlıkla değindiğini görüyoruz. Bu alıntılar öncesinde imlenen Spinoza karakterinin ‘şizoidik’ yapısallığına ilişkin değinileri ise, s. 260, 270, 276, 277, 342 ve 347’de kolaylıkla ayrıştırabiliriz.

19. A. g. y., s. 112, 113.

20. A. g. y., s. 259-60.

21. Amsterdam’da bir bağnaz Yahudinin bıçaklı saldırısına uğramıştır Spinoza.

22. A. g. y., s. 309.

23. Bu paragraftaki alıntılar için bkz., a. g. y., s. 394-96 arasındandır.

24. Bu paragraftaki alıntılar için bkz., a. g. y., s. 421-24. Franco karakterinde yansıyan Irving Yalom ‘tedavici’ kimliğinin bir başka örneği için de, bkz., s. 343 (Franco, Bento’nun kendisinde hoşuna gitmeyen şey karşısında eveleyip gevelemesini ona yakıştıramaz ve “[Bu] kalben beni sevdiğin için kararıma saygı duymak ve beni rahatsız edecek bir şey söylememeyi istemenden kaynaklanıyor,” der. Spinoza da, “İyi ifade ettin, Franco. Doğru kelimeleri bulamıyordum. Bu konuda sıra dışı bir beceriye sahip olduğunu biliyorsun,” diye mukabele eder. Franco bilmeze yatar, “Hangi konuda?” diye, ehliyetine dair kanaatin kanırtılmasını talep eder. “İnsanlar arasında konuşulan ve konuşulmayan şeylerin nüanslarını anlamak konusunda. Keskin duyarlılığınla beni şaşırtıyorsun,” diye yanıtlar Spinoza.

25. Bu paragraftaki alıntılar için bkz., 275, 281, 344. (Spinoza’ya ilişkin –metinde geçen- bazı felsefi/siyasi vurgular için, bkz., Notlar/ 3)

26. Romanda, ‘olay örgüsü’, ‘görsel’ ve ‘kelimesel’ değerler, ‘karakterin iç âlemi’ ve ‘dışsal âlemi’, ‘hareket’ ve ‘düşünce’… karşılaştırmalı bir okuma için, bkz., Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler  (José Ortega y Gasset, YKY, 2012) ve Saf ve Düşünceli Romancı (Orhan Pamuk, İletişim Y., 2011).

 

 

 

 

 

Uzaktan da olsa, yazın dünyasındaki varlığından onur duyduğum, meslektaşım (psikiyatr/terapist) Irvin D. Yalom’un ‘romanı’, tam da, ‘Psikanalitik Duyarlıklı Bakışla Spinoza ve Felsefesi’ (1) başlıklı kitap dosyamı yayınevine teslim ettiğim tarihte vitrinlerdeki yerini aldı. Türkiye’nin, ‘Nazi Subayının Paradoksu’ alt başlığı ile sunulan metnin aynı anda yayımlandığı beş ayrıcalıklı ülkeden biri olduğu da arka kapaktan müjdeleniyordu. Eh, biz de bu şansı değerlendirelim ve onca itiş kakış arasında bizi mutlandıran Spinoza Problemi içinden ‘eleştirel’ bir yol geçirelim.

Kitabın ‘künye’ kısmına göz attığımızda, -‘Kütüphane Bilgi Kartı’nda- Spinoza Problemi’nin (2), ‘Tarihsel Roman-Felsefe-Alfred Rosenberg’ katında takdim edildiğini görmekteyiz. Doğrusu, Rosenberg, ismi kulağıma çalınmış bir zat değil. ‘Ne menem bir paradoks imiş bakalım şu Nazi subayınınki,’ diye, içimdeki mırıltıya yol veren, ‘talim-terbiye müfettişi’ edası ile kapaktan (mazlum-mülayim Spinoza’mızın omuz başından) bakan bir ‘sfenks’ –imiş, meğerse- o.

Kucağımda ‘muhteris’ ve ‘mülayim’ bakışlar, Kos’un cennetsi kıyılarından ufka doğru göz süzerken, aklım, ‘delilik’le ‘yaratma’nın sularının birbirine akacağı derslerim üzerinden, Dorrit Cohn’un Şeffaf Zihinler’ine (3) kaymakta: ‘Kurmaca Eserlerde Bilincin Sunumu’.

Oradan bakınca da, elbet, Yunan tanrısı Momus’un, balçıktan yaptığı insan kalbine –tüm duygu ve düşüncelerini gün ışığına açık tutacak- bir pencereciği çok gören Vulkan’a çemkirişi isabetli durmakta. Zira, Tristram Shandy’nin, amcası Toby’nin yürek denilen o arı kovanında neler olup bittiğini göğsüne bir merdiven dayayıp –doğrudan- görüp bilemeyişi, bilip de ânında hokkasına daldırdığı kalemi ile olan biteni kâğıda nakledemeyişindeki sıkıntıdır, bir bakıma, çemkirmenin nedeni. Lakin, ihmal ve çemkirme, ‘roman’ dediğimiz sanatı da davet edecektir. İşte, Cohn, merdiven dayayıp kafamızı uzatarak duhul edemediğimiz kalbî âlemin nakil zanaatını (‘kurmaca eserlerde bilincin sunumu’nu) takdim edecektir çalışmasında: ‘Psiko-anlatı’lar, ‘alıntılı monolog’lar, ‘anlatımlı monolog’lar (bkz., Notlar/ 1), vs.

Yalom, kitabının sonuna koyduğu ‘Gerçek mi, Kurgu mu?’ başlıklı kesitte, “Yaşanmış olabilecek olaylara dair bir roman yazmaya çalıştım,’ diye söze başlar. Tarihsel olaylara sadakatinin altını çizer ve bir psikiyatr olarak birikimlerine dayanmak suretiyle Bento Spinoza ve Alfred Rosenberg’in iç dünyalarını hayal etmeye çalıştığını ve ana karakterlerinin ruhlarına (merdiven sarkıtılamayan kuytuluklarına) açılan birer kapı olmak üzere de, Franco Benitez (Spinoza kuytuluğuna) ve Friedrich Pfister (Rosenberg’inkine) karakterlerini kurguladığını belirtir.

E. M. Forster’ınsa, 1927’de, Cambridge Üniversitesi’nde (öğrenci ve öğretim üyelerine yönelik) yaptığı konuşmalardan derlenen Roman Sanatı’nın bir yerinde şöyle söylemiş olduğunu hatırlamaktayızdır biz: “Tarih yazarı eylemlerle uğraşır; bir de, eylemlerinden çıkarabildiği ölçüde, insanların kişilikleri üstünde durur”. Eylemde yansıyan ruh hallerini aktarır –aktarabilir. Sözgelimi, Kraliçe Victoria, bir gece masada kaşlarını çatmış, öf-küf etmişse, tarihçi, kalemi hokkasına bandırıp, ‘Şu tarihte Kraliçe Victoria’nın canı sıkılmıştır,’ diye tarihe kayıt düşebilir, rahatlıkla. O kadar. Devam eder: “Ancak, kraliçe duygularını dışarı vurmadan öylece durmuş olsaydı, kim ne bilebilirdi? Gizli yaşam, adı üstünde, gizlidir. Belirtilerle dışa vuran gizli yaşam artık gizli değildir, eylem alanına girmiştir”. Ancak, eylemin kendisi de bire bir ruhun aynası (kalbin penceresi) değildir: “Romancının işlevi, işte bu iç yaşamı kaynağına inerek ortaya koymak, Kraliçe Victoria hakkında bilinebilecek şeylerden [yani, sadakatle yetinilecek tarihsel bilgiden] daha çoğunu anlatmak, böylece, tarihteki Victoria olmayan bir kişi yaratmaktır”. (4) Cohn’sa, daha da ileri gidecek, ve, Forster’ın, “‘… [yazarın] tarihteki Kraliçe Victoria olmayan bir karakter yaratmak’ gibi bir derdi yoksa bu işe girişmemesi gerektiğini” (5) söylediğini de ekleyecektir.

Şimdi, ‘Gerçek mi, Kurgu mu?’dan devamla, temel sorumuzu soralım: Yahudi ötekini yok edici karşıtlığı ideolojileştirip giderek Adolf Hitler etrafında kurulan mutlak ve muktedir Nazi hareketinin çekirdek ekibine kendini ait kılma tutkusallığı içindeki Alfred Rosenberg’in, kurmaca karakter (‘Yahudi kanıyla yoğurulmuş psikanaliz’le terbiye edilmiş) Alman psikiyatr/terapist Friedrich Pfister’le; öte yandan, ‘sonsuzluğu içinde doğa demek olan tanrısallığın içkin ussallığını erdem’ belleyip neredeyse bellediğini tutkusallaştıran Spinoza’nınsa, yine bir kurmaca karakter (‘marrano’luktan [6] yeniden Yahudiliğe dönüp haham da olan) Franco Benitez’le karşılaşması, söz konusu tarihsel kişiliklerin siyasi ve felsefi yönelimlerini okura daha alımlanabilir bir dille vermenin ötesinde, o kişilerin şahsında ‘romansal/yaratıcı hakikat’in (‘tarihteki Spinoza ve Rosenberg olmayan Spinoza ve Rosenberg karakterleri’nin) kuruluşuna ne denli elvermiştir? (‘Romansal/yaratıcı hakikat’ için, bkz., Notlar/ 2)

Yalom’un asal yöneliminin, ‘-Nietzsche ve Schopenhauer gibi- psikiyatri/psikoterapi ile ilintili şeyler yazmış feylesof Spinoza’nın (da) hayatını ve felsefesini romanlaştırmak’ olduğunu (“[B]en de fikirlere dayalı bir roman yazarak [Spinoza’nın kendi alanıma katkılarını] yâd etmek istedim” [7]) aklımızın bir köşesinde tutarak ilerleyelim ve andığımız kuruluşun ne denli gerçekleştiğini yoklamaya çalışalım.

Daha baştan (‘Prolog’), kalemini hokkasına batıran Yalom şanssızlıktan dem vurur: “Ama çarpıcı dış olayların bu kadar az olduğu, düşüncelerle dolu bir  hayat sürmüş biri hakkında nasıl roman yazabilirdim? Son derece mahrem bir hayat sürüyor, yazılarında kendi kişiliğini sergilemiyordu. Genellikle anlatılara zemin hazırlayan malzemelerin (aile dramları, aşk ilişkileri, kıskançlıklar, ilginç anekdotlar, dolandırıcılıklar, tartışmalar ya da barışmalar) hiçbiri yoktu elimde”. Forster’ın, işitse –öte taraftan-, kurmacanın eşiğindekinin baht açıklığına yoracağı şey, Yalom tarafından talihsizlik gibi anılmaktadır. Lakin, “Ne de olsa, o da bir insandı”dan, kendisini ve yıllarını verdiği hastalarını rahatsız eden temel çelişkilerden onun da nasiplenmişliğinin kaçınılmazlığından teselli bulan Yalom, Rosenberg’e ilişkinse tam tersi bir talihlilikten söz edecektir, romanının sonuna eklediği ‘Gerçek mi, Kurgu mu?’ başlıklı kesitte: “Rosenberg’in içsel hayatına dair tasvirlerime Spinoza’nınkine dair tasvirlerimden daha çok güveniyorum. Çünkü, Rosenberg’in konuşmaları, otobiyografik yazıları ve diğerlerinin gözlemlerinden edindiğim çok fazla veriye sahibim”.

Devam edelim ve temel roman karakterlerinin yazınsal serüvenini izlemeye koyulmadan önce, kurmacanın hevesini, alanına katkısı olanı yâd etmekten, imkânlarını, kahramanlarının gerçek hayatına dair dışsal bilgiden tedarik etmeye meyyal Yalom’u roman dünyasına ayartan başkaca ne olmuş olabilir, bakıştıralım.

Evet; o duyarlıkla bakıştırdığımızda, romanın adı gözümüze ilişmekte ilkin: ‘Spinoza Problemi’. Birileri için ‘problem/atik’ olan Spinoza kimliği mi, acaba, yazarı, böylesi bir yazınsal metin kurmaya davet etmiştir? Nazi yayılması sırasında el konan Spinoza kütüphanesi kitapları ile ilgili bir ERR (Rosenberg’in başında olduğu özel ideolojik harekât birliği) subayı tarafından oluşturulmuş belgedeki, ‘kütüphanenin, Spinoza Problemi’ni çözmelerinde yardımcı olabileceği’ ibaresinin ötesinde ‘Problemi’ tarihsel bağlamına oturtan herhangi bir ‘romansal’ gelişmeye rastlayamadığımıza göre, neden, ‘Spinoza Problemi’dir romanın adı? Prologda, Yalom’un, “Amsterdam’dan yaklaşık kırk beş dakika uzaklıktaki Rijnsburg Spinoza Müzesi’ne yoğun bir beklentiyle, bir şeyler arayarak girdim ama neydi aradığım?” lafzıyla kışkırtılan bir tür ‘şifre çözüm’ daveti değilse, nedir, ‘Spinoza Problemi’nin hikmeti? Evet; Rosenberg’in ‘tutkusallık’ (nedenlerin yeterli bilgisinin ötesindeki beyhudelik) hattında yürüyen Yahudi karşıtı ideologluğu ile ‘tutkuların us/landırılması marifetiyle esaretlerinden kurtulunabileceği’ni felsefeleştiren Spinoza arasında, elbet, apaçık bir ‘problem’ vardır; ancak, bu, ihsas edildiği kıvamda ‘şifresi kırılmaya muhtaç’ bir problem midir? Hasılı, kitabın kapağına asılı ‘Spinoza Problemi’ tüfeği roman boyunca ateş almamış, -Yalom’un müzeye girişi gibi- yoğun bir beklentiyle romana sokulan okur da neyin aranmaka olduğunu  anlayamadan romandan çıkmıştır. Demek, Nazi subayının paradoksunu da dillendiren ‘Spinoza problemi’, -yazınsal/romansal gerçekliğe taşınma süreci itibarıyla- ‘yaratıcı’ çabayı kışkırtıcı yeterli bir neden gibi durmamaktadır. (8)

Irving Yalom’u, romansal ‘yaratıcı’ çabaya (fikirlere dayalı, entelektüel/mesleki bir borcu ödeminin ötesinde) çağıran şeyin ne olduğunu ve nasıl/ne denli karşılık bulduğunu değerlendirmek üzere çıktığımız metin içi yolculuğumuzu sürdürelim öyleyse.

 

 

Notlar

1/ Cohn, “Romancılar bireyin iç yaşamını resmederken, kelimenin tam anlamıyla kafalarından uydururlar,” diye söze başlar, Şeffaf Zihinler’in ‘Giriş’inde. Bu, o denli belirleyicidir ki, “Roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır,” demiş olan Stendhal’in de dediğine değil, yaptığına itibarla, Cohn, “Julien Sorel’in ruhunun yansımasını hangi aynada ve hangi yolda gördüğünü söyleme zahmetine girmez, üstelik biz de sorma ihtiyacı duymayız,” (s. 16) diye de latife eder.

Zihinsel şeffaflığın anlamını ilk kez sorgulayan edebiyat kuramcısı, The Logic of Literature (‘Edebiyatın Mantığı’) ile Kate Hamburger olmuş. Ona göre, “karakterlerin iç yaşamlarının temsil edilmesi, kurmacayı aynı anda hem gerçeklikten ayıran hem de başka, gerçek-olmayan bir gerçeklik görünümü yaratan mihenk taşıdır”. (…) “Kurmaca anlatıyı kurmaca olmayan anlatıdan ayırdığı gibi, anlatısal-olmayan kurmacadan da (yani, tiyatro ve filmden, uydurulmuş karakterlerin olduğu diğer türlerden) ayıran şey, Hamburger’e göre bilincin temsilidir (mimesis)”. (s. 17, 18)

O hatta yürüdüğümüzde, romanın, tarihsel gelişimi içinde, ‘yazar’ anlatısından ‘karakter’ anlatısına doğru ilerlediğini ayırt etmekteyiz. Üçüncü kişi bağlamındaki karakter anlatısının da, Cohn, üç düzeyi (tarzı) olduğunu söyleyecektir: a. Psiko-anlatı (anlatıcının, bir roman kişisinin bilinci hakkındaki söylemi), b. Alıntılı monolog (bir roman kişisinin bilincinde gelişen söylemin alıntılanışı), c. Anlatımlı monolog (bir roman kişisinin, anlatıcının söylemi kılığına bürünmüş bilinçsel söylemi). (9)

 

2/ ‘Romansal hakikat’, René Girard’ın, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat/ ‘Edebi Yapıda Ben ve Öteki’ (Metis Y., 2001) çalışmasındaki teze bir göndermedir. Girard, ‘arzu’ ile ‘nesne’si arasındaki ilişkinin, bir, (‘öteki’ üzerinden) ‘dolayımlanma’ ilişkisi olduğunu söyler: ‘Üçgen arzu’ ya da benim tercihimle ‘arzu üçgeni’. Arzu, aynı nesneyi arzulayan (yahut, arzuladığı varsayılan) ötekinin, bir ‘kışkırtıcı’ olarak araya girişi ile dolayımlanır. Arzulayış, bir anlamda (gökten zembille inmediği anlamında), ötekinin arzulayışının taklidi, ‘mimesis’idir. ‘Romantik yalan’, safdil bir şekilde, nesne ve dolayımlayıcısından bağımsız olarak -kendi kendine- arzulayan bir özneden söz eder. ‘Romansal hakikat’ ise, roman kişisinin, -arzusu bağlamında- öteki ile yaşadığı serüvene (karşılaşmalara) dikkat kesilmenin (‘psikanalitik duyarlıklı bakış’la, hayatla ‘çatışması’ içinde, kendine öylece dikkat kesilen ‘yaratıcı yazar özne’nin) mahsulüdür.

Bu yazıya, ‘delilik’le ‘yaratma’nın birbirine akan sularından söz ederek girmiştim. Deli, dilini, ötekilerin gerçekliği ile ‘çatışma’sı sürecinde, çok uzaklarda, harcıâlem gerçekliğin dışında (‘unreal’ alanda) kurandır. Gerçekliği dönüşterecek yeterlilikle hayata uzanamayacak denli –fevkalade- müstakil bir dil alanına çekilmiş, o anlamda ‘olumsuz’ (hayata ‘çatışmaları’ bağlamında müdahil olamayan) bir ‘yaratıcı’dır, deli. Benzer ama daha ılımlı ruhsal gerilemenin (‘regression’) karşılığı olan ‘nevroz’ları bir yana korsak, hayata müdahil olan, onu, onunla çatışmaları içinde dönüştürmeye soyunan iki olumlu edim vardır: ‘Yaratıcı sanatsal edim’ ve ‘yaratıcı siyasal edim’. Dolayısıyla, ‘yaratıcı’ nitelikli romanın da, ‘hakikat’in içinden yol alarak kendisini kurması kaçınılmazdır. Bir başka deyişle, yazar öznenin, hayatla münasebeti içinde kendisine ‘çatışma’ olarak yansıyanın içinden -kendindeki öteki ve ötekindeki kendinin dolayımlayıcılıklarına dikkat kesilerek- yol alması, çatışmalarını çokseslileştirerek/katmanlaştırarak ayrıştırması ve dönüştürücü ‘muhayyel/yazınsal’ bir gerçeklik kurmasının karşılığı olmalıdır, ‘yaratıcı’ nitelikli roman. Böylelikle, hakikatin romansallaştırımı ile -‘psikanalitik duyarlıklı bakış’la- romansal ‘yaratıcı’ çaba ve nitemin örtüştüğünü belirtmiş oluyorum.

O vesile ile, psikanalize üstünkörü bakarak ahkâm kesenleri de analım isterim: Bu kabil kimseler, psikanalizin, salt, ‘içgüdüsel’ (‘instinct’) düzeyli bir kavrayıştan hareketle (bir tür ‘yalan’ üzere) kendisini kurduğunu sanır ve dillendirirler. Halbuki, psikanalizin öyküsü, içgüdüsel yönelimin ‘dürtüsel’ (‘drive’) nitelik kazanışının; o demektir ki, arzunun, nesnesini arayışının (‘nesne ilişkileri’ tarihçesinin) karşılığıdır. Bir başka deyişle, ‘narsisizm’inden, kendinde bir ‘öteki’ kurarak (kendindeki ‘öteki’ni ayrıştırıp bir ‘ben ideali/ideal ben’e dönüştürerek) kopuşan bebeğin; ‘ödipal karmaşa/çatışma’dan, aynı nesneyi arzulayan öteki üzerinden arzusunu dolayımlandırarak hayatın hakikatine karışan öznenin (özneleşme sürecinin: ‘haz ilkesi’nin ötesinde, haz arayışının, ‘gerçeklik ilkesi’ ile karşılaşmalarının) hikâyesidir ‘psikanalitik hakikat’. Meselemizle buluşturacak olursak; doyum arayışını gerçeklikler dünyasına süren öznenin, çatışmaları ile yüzleşip –gerçekliği dönüşterebilecek ehliyetle- kendi olma arayışıdır, ‘kendiliksel yaratıcı edimsellik’ de.

 

 

_____________________

1. Bağlam Y. tarafından sonbahar 2012’de yayımlanacak olan çalışma, Spinoza’yı kendi hikâyesi ve felsefesi içinde ele almanın ötesinde (daha önce yayımlanmış olan, Spinoza ve Psikanaliz ve Hayat’tan da beslenmek suretiyle [Yirmidört Y., 2008]), asıl, Etika, Teolojik Politik İnceleme ve Politik İnceleme metinlerini, ‘ussallık-varoluşsal özerklik’ hattında psikanalitik duyarlıkla yeniden okuma, irdeleme ve sorgulamanın ürünüdür.

2. Spinoza Problemi/ ‘Nazi Subayının Paradoksu’, çev. Ahmet Ergenç, Kabalcı Y., 2012.

3. Şeffaf Zihinler/ ‘Kurmaca Eserlerde Bilincin Sunumu’/ Dorrit Cohn, çev. Ferit Burak Aydar, Metis Y., 2008.

4. Adam Y., çev. Ünal Aytür, s. 84-5, 1982.

5. Şeffaf Zihinler/ s. 15.

6. 14. yy. biterken İspanya’da, Yahudiler, ya öldürülüyor, ya Müslümanlara köle olarak satılıyor ya da zorla Hıristiyan yapılıyor. Bu sonuncular, ‘dönme’ler (‘converso’) yani, Hıristiyanlıkları ile de yaranamıyor, ‘marranos’ (domuz) oluyorlar.

7. Spinoza Problemi/ s. 9.

8. Saptamama göre, romanın, 13. (“Afallamıştım. ‘Nazilerin, ‘Spinoza Problemi’nin çözülmesi’ mi? Anlamadım! Ne demek istiyordu? Nazilerin ‘Spinoza Problemi’ dediği şey neydi?” –Prolog, ERR belgesinden bahisle), 14. (“Peki neydi ‘Spinoza Problemi’? Bu Nazi de, Alfred Rosenberg de kendince nedenlerden ötürü  Spinoza’yı mı arıyordu acaba diye merak ettim. Bir muamma ile girdiğim müzeden iki muamma ile çıkmıştım”), 56. (Spinoza’nın kardeşi Gabriel Bento, müstakbel eşi Sarah’nın babasına atıfla ‘Spinoza Problemi’nden söz eder. İlginç; ERR subayının ağzındaki isimlendirme –Prolog’dan- oraya geçmiştir! Spinoza’nın ‘bar mitzvah’ hazırlıklarındaki küstahlıklarına göndermede bulunmaktadır, Sarah’nın babası), 159. (Sinagog parnassimi, bu kez, bir karara varan olmuştur, ‘Spinoza Problemi’ hakkında: Afaroz) ve 217. (Alfred Rosenberg’in –söz konusu müzeye doğru yol alırken- kafasının bir köşesinde sürekli vızıldayan –mahiyetini bilmediği- bir problem olarak ‘Spinoza Problemi’), 402. (“Belki de düşüncelerinin gerçek kaynakları kişisel kitaplığındaki yüz elli dokuz kitabın sayfalarında gizliydi” –Rosenberg, Einstein’ın, yaratıcılığın kaynağının kaynakları gizleme maharetinde yattığına dair sözünden kalkarak ‘Problem’i çözmek isterken), 406. (“‘Spinoza Problemi’ mi?” “Şimdi ayrıntılarını açıklayamayacağım kadar karmaşık bir konu bu. Yüzyıllardır süren felsefi bir Yahudi aldatmacası diyelim” –İşgalde, Spinoza kitaplığına el konulduktan sonra Rosengerg’le başyardımcısı arasında geçen konuşmadan) ve 409. (Spinoza’nın yararlandığı kaynaklarda Spinoza’ya dair iz aranırken) sayfaları üzerinden, ‘Spinoza Problemi’, -Yalom dahil bazı roman kişilerince- bir meraklanma unsuru olarak anılmakta ve -yalınkat bir merakiliği temin niyetine- azimle  yol alıp romanın arka kapısından aramıza karışmaktadır.

 

9. Romanda, ‘olay örgüsü’, ‘görsel’ ve ‘kelimesel’ değerler, ‘karakterin iç âlemi’ ve ‘dışsal âlemi’, ‘hareket’ ve ‘düşünce’… karşılaştırmalı bir okuma için, bkz., Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler  (José Ortega y Gasset, YKY, 2012) ve Saf ve Düşünceli Romancı (Orhan Pamuk, İletişim Y., 2011).

Reklamlar


No Responses Yet to “Romansal/Yaratıcı Hakikat ve ‘Spinoza Problemi’- I, II”

  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: