‘Yaratıcı Sanatsal Edim’ ve ‘Yüceltme’nin Psikanalitik Bağlamda Sorgulanışı

01May11

Doğu-Batı dergisinini 2011 yılı 56. sayısında yayımlanmıştır.

 

Bu yazıda, Fransız psikanalist Janine Chasseguet-Smirgel’in Ben İdeali/ ‘‘İdeal Hastalığı’ Üzerine Bir Psikanaliz Denemesi’ (1) isimli çalışmasının, ‘Ben İdeali ve Yaratıcı Süreçte Yüceltme’ başlıklı bölümünü merkez alarak ‘yaratıcı nitelikli sanatsal edim’le ‘yüceltme’ arasındaki ilintiyi irdelemek (ve, kendi ‘psikanalitik duyarlıklı bakış’ımın bazı kalkış noktalarını vurgulamak) istiyorum.

 

1/ ‘Yüceltme’ ve ‘İdealleştirme’

 

Smirgel, anılan bölümde, ilkin, ‘yüceltme’ ile ‘idealleştirme’ arasındaki ayrıma değinecektir. Yüceltme, nesneye yatırımlandırılmış libido (‘yaşam dürtüsü’) ile ilgilidir. Dürtü, doyumu adına, cinsel amaçtan bir başka amaca sapmıştır. İdealleştirme ise, esasta, nesnenin kendisi ile ilgilidir. İdealleştirme sürecinde, nesne, kendi doğası/gerçekliği değişmeksizin, -yatırımda bulunan tarafından- ruhsal olarak büyümsenir, yüceleştirilir. Demek ki, (Freud’un, 1914’te, Narsisizm Üzerine [2] isimli çalışmasında, ‘ben ideali’ni kurama katarken söylediği gibi) yüceltmede, dürtü, idealleştirmede, nesne esastır.

Freud, 1908’de, yüceltmeyi, “cinsel amacı, artık cinsel olmayan ama ruhsal olarak ilk amaçla bağlantılı başka bir amaçla değiştirme yetisi” (3) olarak tanımlar. Smirgel, Freud’un, -1908, 1911, 1914 çalışmalarından sonra- ancak 1923’te (Ben ve İd’de [4]), yüceltmenin tanımına bir ek yaptığını vurgular. Buna göre, yüceltmede, dürtünün yalnızca amacı değişmemiş; dürtü, cinselliğinden arınıp nesneyi terk ederek bene dönmüş ve ‘narsisistik’ libido hâline gelmiştir. Demek ki, yüceltmede önemli olan -dürtünün amacının değişmesinin ötesinde-, yeniden narsisistik kılınmasıdır.

2/ ‘Yitirilmiş Tümgüçlülük’, ‘İdeal’ ve Sanatçı Kişiliğin Kuruluşu

Bu kısa girişten sonra, şimdi, ‘yaratıcı nitelikli sanatsal edim’in irdelenişine geçelim. Smirgel için, yaratıcı eylemin arkasında, her durumda, “yitirilen tamamlanmışlık duygusunu yeniden bulma arzusu” (5) yatar. Nedir bu tamamlanmışlık? ‘Birincil narsisistik evre’de anne ile yaşanan ‘bütünlük/tümgüçlülük’ten kaynaklanan duygu. Peki, sonra ne oluyor? Çeşitli yoksunluklar, ketlenmelerle çocuk, o bütünlükten ayrışmaya (tamamlanmışlık duygusunu yitirmeye) başlıyor. Yitimi ödünlemek için ne yapıyor? Kendisi için ideal olan yaşantıyı (yitirdiği tümgüçlülüğü) nesneye yansıtarak onda bir ideal kuruyor; nesne, çocuğun ‘ben ideali’nin temsilcisi oluyor. Şimdi; gerçek ben, kendisini ne denli ideal olana yakın kurarsa (idealin ölçüsüne denk düşerse), birincil narsisistik yaşantı/tümgüçlülük duygusu da o denli yeniden ele geçirilmiş olacaktır. Yani, yitirilmiş narsisistik değerlilik (kendinden -varoluşundan- hoşnutluk duygusundaki eksilme/narsisistik yara), o ilk yaşantıyı temsil eden nesneye benzemek (onun gibi olmak) suretiyle şifa bulacaktır. Peki, bu, gerçek hayatta tümden mümkün müdür? Hayır. Öyleyse? İşte, Smirgel, yaratma denilen şeyin arkasında, ideal ile ben arasındaki mesafenin -bir vakit yaşanmış o narsisistik cennet adına tatsızlık veren mesafenin- kapatılma arzusunun yattığını vurgular. Dolayısıyla, aradaki mesafe ne denli açık (yara ne denli derin) ise, yaratmaya dönük arzu da o denli güçlü olacaktır.

‘Onun gibi olmak, ona benzemek’, dedik. Açık; bir ‘özdeşim’den söz ediyoruz. Ne ile olur bu? Yüceltme ile. Smirgel, yüceltmenin, benin, idealin de taşıyıcısı olan nesne ile ilişkisi içinde, bir büyüme/gelişme/olgunlaşma aracı (vesilesi) olduğunu söyleyecektir. Ve şunu da ileri sürecektir: ‘yüceltme ne denli başarılı/yeterli ise, yaratma edimi ve yapıt da nitelik olarak o denli başarılı/yetkin’ olacaktır. (Burada, ilk adımda dikkati çeken nokta, Smirgel’in, her türden sanatsal edim için, ‘yaratma’ nitemini kullanıyor oluşudur. Dolayısıyla, benim, söz konusu edim ve yapıtın, ‘yaratıcı nitelikli’ olup olmamasına dönük duyarlığım, Smirgel için geçerli değildir.) Söz konusu büyümenin süreklilik ve yeterlilik kazanabilmesi için, Smirgel, nesnenin, her gelişim evresinde benin ideal olarak benimseyip özdeşleşebileceği donanım ve tutumda olması gerektiğinin de altını çizer: “Nesne (bu evrede anne), çocuğun bu ideali giderek daha gelişmiş ideallerle değiştirmesini sağlamak gibi müthiş bir görevle karşı karşıyadır; bu, olgunlaşmanın çeşitli aşamalarının bütünleşmesi sayesinde, bütünleşme ise, söz konusu evreye denk düşen ben idealinin taşıyıcısı olan nesneyle özdeşleşme yoluyla gerçekleşir. Çocuğun geri dönmesini ya da bulunduğu aşamaya saplanıp kalmasını engellemek için düş kırıklıklarıyla ödüllerin dozunun ayarlanması,” (6) belirleyici önemdedir. Bir başka deyişle, nesne ile ilişki, birincil özdeşime (cennetsi narsisistik bütünlüğe) gerilemeye değil, ikincil özdeşimlerle ileriye doğru gelişmeye davet edici olmalıdır. Özdeşimler, ben ile ideal arasındaki mesafeyi kapatıcı olmalı, benin tıpkı ideal gibi, id tarafından sevilmesine elvermelidir (“[b]ak, nesneye öyle çok benziyorum ki beni sevebilirsin” [Freud, 1923]). Smirgel, Anglo-Sakson yazarların ‘self-esteem’ (‘özsaygı’) dedikleri şeyin de, -ben ile ideal arasındaki mesafeden kaynaklanan duygunun uygunca düzenlenişi anlamında- aynı şey olduğunu ekler.

Son çözümlemede (erkek çocuk için baktığımızda), özdeşim süreci ‘baba gibi olma’ya varacak; onun yerine geçme eğilimi, onun gibi olmayı davet edecek (“[b]abasını ideali hâline getirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz” -1921 [7]); onun yerine geçme yollu Ödipal arzular, baba engelinden döndüğünde, engel, içselleştirilecek ve böylece, “[ü]stben babanın karakterini koru[yacaktır]” (1923). Devamla, Smirgel, ödipal özdeşimler ve üstben kuruluşunun (1924) (8), hem yüceltmelerde, hem de yaratıcı edimde önemli bir rol oynadığını; zaten, sanatında ‘büyük’ olanın illa bir ustası bulunduğunu da vurgulayacaktır. Yaratma sürecini inceleyen çoğu analist de aynı fikirdedir: “ Örnek aldığı birileri, ustaları, manevi babaları olmayan ‘büyük adam’ -sanatçı, bilim adamı, yazar ya da düşünür- yoktur. Yaratıcılık alanında, en güzel, en kendine özgü çiçek, sanki derin bir biçimde kök saldığı gelenek toprağından fışkırır gibidir”. (9)

Ben de bu noktada, hemen, şunun altını çizmek isterim: Neden söz ediyoruz? Yaratıcı edim ve onun ürünü yapıttan mı; yoksa, seçilmiş (ya da öykünülmüş) sanatçı/yazar kimliğinden mi? Smirgel’in temel yöneliminin, sanatsal edim ve yapıttan çok, ‘sanatçı kişiliği’ olduğu anlaşılmaktadır.

Devam ediyorum; önce annenin memesi ve anne, daha sonra da baba ile ilişkide (erken ve geç özdeşimlerde yani) eşcinsel/narsisistik nitelikli libidonun belirleyiciliğine değinen Smirgel, aslında, basit bir öykünmeden ziyade, ruhsal gelişim sürecinde, idealin ne kadar babaya taşındığı ile ilgilidir. Bu, bir başka deyişle, özdeşimlerin -ödipal karmaşanın çözümlenişi de dahil- ne denli başarı ile tamamlandığını, gelişmenin ölçütü olarak almak demektir: “Dolayısıyla, şu çalışma varsayımını önermek istiyorum: ben idealini babasına ve onun penisine yansıtamamış ve bu nedenle kusurlu özdeşleşmeler gerçekleştirmiş olan özneler (burada erkek özneleri kastediyorum), apaçık narsisistik nedenlerle, yoksun oldukları kimliği çeşitli araçlarla edinmeye itilirler”. (10) İşte, bu araçlardan biri de, ‘yaratma’ edimidir. Fakat -değinildiği üzere- sanatçı öznenin anılan özdeşimleri yeterli değilse (babanın fallusunun simgelediği şeyleri kendisine katamamışsa), yapıtı doğrudan fallusun yerine geçecek; fallusun simgelediği belli bir soy zincirine bağlanmak yerine, kendisine bir fallus ‘imal etmiş’ olacaktır. Bir başka deyişle, söz konusu sanatçı özne, ödipal süreci uygun özdeşimlerle aşamadığı, bu demektir ki, ödipal arzularını ‘bastırmak’ zorunda kaldığı ve gerçek bir yapıt üretmeye yeterli (cinsellikten arındırılmış/yüceltilmiş) libidoya sahip olamadığı için, “Hiç kimsenin oğlu olmayan bu yaratıcı, gücünü zengin ve dolu bir libidodan alan sahici bir yapıtın babası olamayacaktır”. (11) Demek ki, yapıtı da, onu belli bir soy zincirine bağlayan sahici bir fallus olmak yerine, bir ‘fetiş’ olacaktır.

Smirgel, bir adım daha atar ve şunu sorar: Yapıt olarak ortaya konulan şey, ne kadar ‘sahte’, ne kadar ‘sahici’dir? Eğer, sanatçı özne, uygun özdeşimlerle ruhsal gelişim sürecini tamamlamış bir birey ise, ortaya koyduğu ‘sahici’ yapıtla soysal zincire katılacak, anılan özdeşimleri eksik (varoluşunu belirleyen ideali babasının fallusuna taşıyamamış) bir özne ise, eksiğini (öksüzlüğünü diyeyim), ‘sahte’ bir eserle telafi etme yolunu seçe(bile)cektir: “Bu denemenin [Alain Resnais ve Alain Robbe-Grillet’nin filmi, Geçen Yıl Marienbad’da üzerine bir deneme] bütününe egemen olan bakış açısı içinde, sahici yatırımın ulaşılamaz olduğu koşullarda, hilenin, sahtenin, göz boyamanın kullanımının, yatırımın niteliğini yapay bir yatırım biçimiyle ikame ederek engelin etrafından dolaşma (nesne ilişkilerinde yaşanan güçlüklerden kaynaklanan engel) çabası olarak görülebileceğini söylüyordum”. Smirgel, denemesindeki egemen bakış açısını şöyle sürderecektir: “Şimdi, idealleştirme süreçlerinde bu engelin etrafından dolaşma çabasıyla yeniden karşılaşacağımızı, oysa yüceltmenin, dürtünün bizzat niteliğinde bir değişimi içerdiğini vurgulamak istiyorum”. (12) Yani, Smirgel şunu söylüyor: Sahte, nesne ile ilişkinin/nesneye yatırımın uyardığı ‘çatışmalarla yüzleşmek istemeyen’nin, çalının kenarından dolaşmayı tercih edenin marifetidir. Halbuki, gerçek sanatçı, çatışmaya düşen dürtünün (özdeşimi de içeren ve bene çekilerek yeniden narsisistik kılınmış dürtünün) kendisi ile (yüceltilmiş ve o nedenle ‘sahici’) bir şey ortaya koyar. Buradaki çatışma vurgusunu önemsediğim için, bir alıntı daha yapayım: “Dolayısıyla, söz konusu olan, ben ile ben idealini, babayla özdeşleşmeyi içerdiğini belirttiğimiz yüceltme sürecinin üzerinden atlayarak buluşturmaktır. Başka bir deyişle, içe yansıtmaya ilişkin çatışmalardan tasarruf [vurgu benim] etmektir”. (13)

Sapkının yaptığı da odur. Büyümesine de, babanın yerini almasına da ihtiyacı yoktur sapkının. Pipisi ile yetinebilir; zira, o hâliyle de annesinin makbuludür. Eh, babanın yerine konduğuna göre anne tarafından, babanın yerine göz koymasına da (o anlamda ‘genitalleşme’sine de) gerek yoktur. Demek ki, sapkın da, bir tür sahte büyümüşlük örneğidir. Sapkın, sahtekârdır, hilekârdır. Hilesi, genital öncesi organını, pipisini idealleştirmesindendir. ‘Normal’ ya da ‘nevrotik’, kendine göre, gerçekle yüzleşmenin öznesidir. Sapkınsa, ‘-mış gibi’ yaparak göz boyar, -mış gibi yaparak ‘eyleme koyar’.

Söylenenler, işin doğası gereği, narsisistik kişilik yapısının belirleyici olduğu durumlar için de aynen geçerlidir: “… nevrotik ya da psikotik düzeyin dışında yer alan bir dizi hastalıklı yapının ortak çekirdeğini (…) taşıyan bir öznenin gerçekleştirdiği yapıt -babaya ilişkin köklerinden ne denli kopuk olursa olsun (aslında tam da bu nedenle ve ne denli özgün olduğunu iddia ederse etsin)- esas olarak bir taklit, genital bir penisin bir kopyası olacaktır. Bu taklit, burada işin içine giren arkaik özdeşleşmelerin bizzat doğasıyla ve gelişmiş Oidipal ve Oidipus sonrası özdeşleşmelerin yokluğuyla bağlantılıdır”. (14)

Şunları da ekler, Smirgel: Özdeşim sürecinde, ödipal düzeye gelindiği ve uygunca geçildiği örneklerde, ben ideali de değişim geçirerek -daha gerçek/çi bir zeminde duran- üstben’e katışır. Dolayısıyla, o bağlamda da, taklit olanla gerçeği ayırt etmek gerekir. Örneğin, bir çocuğun babayı taklit etmesi, gazeteyi babası gibi tutup okur gibi yapmasıdır. Halbuki, özdeşim, baba gibi okuma becerisini elde etmesidir.

Şimdi, ikinci bir eleştirel adım atayım ve şunu söyleyeyim: Smirgel’in verdiği örnek, aslında, benim ‘yaratıcı sanatsal edim/yapıt’ anlayışımla, onun ‘sahici/gerçek’ sanatsal edim/yapıt (az önce anıldığı üzre, ‘sanatçı kişilik’) anlayışı arasındaki küçük gibi görünse de -bence- önemlice olan bir ayrıma işaret etmektedir. Evet, okuyor-muş gibi yapmak elbet bir göz boyamadır, alkış da alabilir ama ‘okuma gerçekliği’ içinde herhangi bir şey ifade etmez; okuma edimi adına bir ‘sahteci/lik’tir. Peki, söz konusu edim, nasıl ‘sahici/gerçek’ olabilirdi? Çocuk, babası gibi bir okuma edimini gerçeklese, okuma gerçekliğini yeniden üretse idi. İşte, Smirgel’in önerdiği ‘sahici/gelişkin/yetkin’ sanatçı kimliği de böyle bir şeydir: ‘verili olan gerçekliği sanatsal edimi içinde yeniden ürete(bile)n kişi/kimlik’. Halbuki, benim ‘yaratıcı sanatsal edim’den anladığım, (ele aldığımız örnek üzerinden gidelim) babanın okuma edimini bir araçsal düzey (yaşanan dünyaya katılımla ilgili bir gelişkinlik düzeyi) olarak benimsemenin/edinmenin (yani, özdeşimin) ötesinde, verili (babanın) okuma gerçekliğini (çatışmayı -illa da murat edinmemekle birlikte- ve aşkınlığı göze alarak) dönüştür(ebil)mek/değiştir(ebil)mektir. Bir başka deyişle sanatsal yaratıcılık, gerçekliği yeniden üretme zanaatkârlığı değil; yeniden kurmak adına (yıkmayı da göze alarak) öneride bulunmaktır. (15)

 

3/ Sahici Sanatsal Edim ve ‘Bastırma’

Bir diğer önemli nokta da, Smirgel’in, ‘gerçek/sahici’ sanatsal edim ve yapıt ile ‘bastırma’ arasında kurduğu ilişkidir. İhtiyacı üzre, sahici olmayan bir yapıt ‘imali’nde, sanatçı, yeterli derinlikten -o derinliği yapıtına aktarmaktan- yoksundur. “Bu koşullarda yaratıcının kendi dürtülerine uyguladığı bastırma ve karşı yatırım, bizi, yapıta dalarak kendi dürtülerimizin tadını çıkarmaktan (ki yalnızca yüceltme aracılığı ile mümkün olur) yoksun bırakacaktır. [Tabii, bu noktada şunu da anmadan geçemeyeceğim; benim anladığım ‘yaratıcı sanatsal edim’ için, ‘tad çıkarma’, olsa olsa ikincil bir kazanç olabilir ama yaratıcılık ekseninin belirleyeni değildir. Kendi ve başkalarının tadını kaçırmayı göze alabilme, yaratma serüveni ve cesaretinde esastır; bir nevi, musibetin nasihatten evla oluşu hâlidir yani.] Tersine, yaratıcı, çoğu zaman duyguların ve bağlandıkları yoğun ve çeşitli temsillerin serbestçe fışkırmasına karşı koyan iç engellerin etrafından dolaşmaya çalışacaktır ve bunu, tumturaklı [vurgu benim] adını verdiğimiz, aşırı yüklü ifadeler ve aşırı metafor kullanımının yardımıyla yapacaktır. Tumturaklılık birincil süreçlerin zenginliğiyle karıştırılmamalıdır. Tersine, biçim sadeliğe zarar verdiği zaman, aslında söz konusu olan gerçek bir yoksulluktur.” (16)

Dikkat edilirse, sanatçı öznenin bastırma karşısındaki konumu belirleyicidir: Eğer, bastırma ve bastırıcı güçlerle yüzleşmeyi göze alırsa (o gelişkinlikte ise yani), sahici bir yapıt ortaya koyabilecektir. Yok, yüzleşmeyip de (herhalde, yüzgeri olacak, ‘gerileyecek’ ise), kenardan dolaşacak, nesne ile çatışmanın ifadesi olmayan, derinliksiz, göz boyayıcı, tumturaklı (çoğu kez o anlamda etkileyici!) bir yapı(n)t(ı) ortaya koyacaktır. (17)

Benim yapıntı demeyi uygun bulduğum şeye dair, Smirgel, daha ileride de şöyle söyleyecektir: Sözde yazarda, okuru, “akrobasilerle, teknik ustalıkla, biçimsel ifade becerisi ve inceliğiyle hayran bırakma isteği söz konusudur; bunlar sayesinde yapmak istediği, bir zamanlar annesinin, onun için yeterli bir cinsel eş olduğunu ve buna bağlı olarak babanın değersizliğini teyit ederek sapkına yönelttiği gözü kör hayranlığı elde etmektir. Böylece, gözbağcımız kendisini izleyenleri yanıltarak kendi yanılsamasını korumaya çalışmaktadır”. (18) Tabii, bu arada, sahici olmayana kendini kaptırma, şatafatla oyalanma ihtiyacı okur cenahında da bir o kadar güçlü olmasa, söz konusu ‘eser’lerin o kadar alkışçısı olmayacaktır: “En ünlü sahtekârlık örneklerine bakıldığında, aslında hilenin başarılı olmasının nedeninin, çok sayıda başka insanın da hileye inanmaya hilekârın kendisi kadar hevesli olmalarından ibaret olduğu görülür ve böyle bir sahtekârlığın bireysel olduğu kadar güçlü toplumsal etkenlere ve insanların hileyi kabul etmeye son derece açık olmalarına dayandığı anlaşılır”. (19)

Evet; Smirgel’le, sahte olan ve sahtecinin bastırıcı güçler karşısındaki tutumu konusunda anlaşıyoruz. Peki, fark nerede? Şurada: Smirgel’in kabulüne göre; çatışmaları içinde bastırmaya yenik düşmeyen ‘sahici’ sanatçı özne, yüceltmeleri ile çatışma meydanından uzaklaşacak, sıcak çatışmadan çektiği dürtülerine (yüceltme yoluyla) sanat yapıtında görünürlük kazandıracak ve böylelikle, dürtülerinin tadını çıkarıp mürüvvetini görecektir. Sanırım, ne gerçek bir ‘yaratıcı’ sanatçının sezgileri ve deneyimleri, ne de aşkınlığın/gelişmenin/ilerlemenin kuramsal kavranışı ışığında kabul görebilecek bir açıklama. Evet; anılan şey, bir tür -verili toplumsal koşullarda- makbul ‘sanat/sanatçılık’ olabilir ama bu, ‘yaratıcı’ sanat/sanatçılık olmaz. E peki, yaratıcı sanatçı bastırmaya yenik düşürmediği dürtülerini ne yapıyor öyleyse? Birincisi; bilinçdışı-bilinçöncesi ile bilinç ilişkisi içinde, bastırılmış olanı bilince ağdırmanın duyarlığını edimine (sanatsal yaşantısına) katıyor ve böylelikle bastırma karşısındaki yenikliği eksiltiyor; ikincisi de, bastırmayı davet edici her tür çatışmada, çatışma bileşenleri ile ‘nesne/gerçek’ ilişkisi içinde (ama sanatsal/imgelemsel düzlemde) hesaplaşıyor ve bu hesaplaşma neticesinde (dürtüsel yatırım tasarımları/imgeleri üzerinden) dürtülerinin mürüvvetini görüyor. (Analiz ortamında olup bitenlerle karşılaştırırsak, söylediklerimin, havada değil, analitik ortamda yaşanan şeylerin eşdeğerlisi olduklarını da görürüz. Zira, analizandan, verili/varoluşsal öyküsü ile yetinmemesini, verili öyküsünü yapılandıran çatışmalar/bastırmalar sarmalını çözündürüp aşmasını bekleriz. Ayrıca, eğer analiz süreci, gerçekten yaratıcı bir süreç olacaksa, analizandan, toplum-dışı bir varoluş öyküsü kurmasını beklememekle birlikte, kendi özerkliğini kurabilecek kadar kendi ayakları üzerinde durabilmesini; uydumcu değil, kendi olmasını da bekleriz. Mümkünse, genel geçer olanı karşısına alabilecek -kolay mürüvvet yanlısı olmayacak- denli donanımlı -çatışmaları göze alabilen yani- bir benliği olmasını arzu ederiz. Bu söylediklerimin yüceltmeyi de içeren ama ondan fazla -onu aşan- bir şey olduğu açıktır.) 

Şimdi, benzer bir noktada, yazarın, Freud’un Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri (20) üzerine söylediklerine bir bakalım. Freud, yapılmış mizah ile dinleyicinin bir tür ‘tasarruf’ sağladığını; iç engellerle karşılaşmış dürtünün, bir başkasının oluşturduğu mizah örgüsü aracılığı ile engeli aştığını ve böylelikle, o iş için kendi başına harcaması gereken enerjiyi tasarruf ettiğini söyler. İşte, mizah yapan, muhatabına böyle bir bağışta bulunmuştur. Yazınsal yaratıcılıkla ilgili de, Smirgel şu alıntıyı yapar: “Edebiyat yapıtından aldığımız keyif, yapıtın ruhumuzu bazı gerilimlerden kurtarmasından kaynaklanır. Yaratıcının kendi fantezilerimizden utanıp sıkılmadan keyif alma imkânını bize sağlamasının da bunda büyük payı olabilir”. (21)

‘Çatışma-bastırma-yüceltme’ sorunsalı içinden baktığımızda, bir ‘sanatsal edim’ örneği olmak anlamında mizahi örüntünün de çatışma etrafında kurulduğunu görürürüz: Saldırganca ya da cinsel, bir dürtüsel istem, verili toplumsal değer yargıları ile (üstbensel değerlerle) çatışmakta ve bastırılmak istenmektedir. Yüceltmeci edim, benliksel tasarrufu (duruşu), beni çatışmaya iten üstbensel ölçülere yakın tutma edimidir (dolayısıyla, sanatsal edimi, ‘yüceltme’ ekseni üzerinden değerlendiren bakış da, sanatsal edimde öyle bir şey görmek ister). Şimdi, böyle bir tutumla, ihtiyaca cevap verebilecek mizahi bir örüntü kurulabilir mi? Hayır. Zira, mizahın (genel anlamda yaratıcı sanatsal edimin) arkasındaki güç, söz konusu ihtiyaçtır (kurulu/muteber engelin aşılma ihtiyacı). Öte yandan biliyoruz ki, her mizahi edim, kendini alımlanmaya elverişli kılacak unsurlara da sahip olmak durumundadır: Bir yandan, bastırılanı görünür kılıp özgün amacına yönlendirecek denli bam teliyle sıcak temas sağlayacak; öte yandan da, söz konusu engelin muteber addedildiği kültürel koşullar içinde işlem görecek denli uygun kisveyi (dilin imkânlarını) kuşanmış olacak. Bu gelişkinlik ve imkânlılık, yüceltme/özdeşim süreçlerinde edinilir, tamam; ama, söz konusu araçların gerçek bir mizah örneği (ya da yaratısal bir örnek) oluşturmaları, yüceltmenin ötesinde, -bastırma ve bastırmaya karşı güçler arasındaki çatışmasının itici gücüyle- dürtü/nesne düzeyinde yaşanan ‘imgelemsel’ bir edimden kaynaklanır.

 

4/ ‘Yapıntı’ / ‘Yaratma’

Şimdi, yeniden, ‘yapıntı’/sahte olana dönelim ve ‘yaratma’ya bir kez daha oradan bakalım: Sanatsal olan adına ortaya konan, bir ‘yapıntı’ ise, hem ortaya koyan, hem de onu paylaşan, yaratıcı eksenden uzak (yeniden yapılandırıcı/aşkınlaştırıcı olmayan) ama kestirmeden ve -o yüzden de- yoğun bir haz yaşayabilir: “Bence sahte yapıt, kendi içe yansıtma çatışmalarımızın, kendi evrimimizin (yaşımız kaç, yapımız nasıl olursa olsun hiçbir zaman tamamlanamaz ve hep boşluklar içerir [Çatışma hep vardır; yaratıcı sanata ihtiyaç tükenmez!]) üstünden atlayabileceğimiz, onlardan kaçınabileceğimiz (el çabukluğuyla) ve narsisistik tamlık duygusunu  -benimizle idealimiz arasındaki mesafenin ortadan kalkmasını- en düşük bedeli ödeyerek elde edebileceğimiz yanılsamasını bize sunar. Böylece ‘sahte’ hayranı, derhal, çatışma boyutunun dışında, sonsuza dek ve hadım edilmenin dışarı atıldığı bir dünyada bir fallus edinme olanağı ile karşılaşmış olur”. (22)

Söylemiştim; Smirgel’in, yapıntı/sahte saptamasına tümüyle katılıyorum. Ancak, bu bölümü irdelediğimde, Smirgel’in, özellikle, ben-ideal ilişkisinin ödipal evreye dönük evrim/gelişme düzeyinin (ki çalışmanın bütünü de aynı duyarlık üzerine kurulmuştur), ‘sahte’ ile ‘sahici’ arasındaki ayrımı nasıl belirlediğine dikkat kesildiği, ‘yapıntı’nın ötesinde kalanlar arasında (‘yaratıcılık’ ekseni itibarıyla) ayırıcı bir tartıma ‘pek’ gerek duymadığı sonucuna varıyorum. ‘Pek’in de, yazarın sanatsal olana yaklaşımındaki belirsizlikten beslendiğini düşünüyorum. Zira, hem bu bölümde, hem de çalışmasının bütününde, ‘ben-ideal bütünlüğü/narsisistik tamlık’ ve onun üstbensel (ödipal) değerlerle donatılmışlığı ve söz konusu donanımın bir yansıtıcısı olarak ‘yapıt/yaratma’yı (‘yüceltimsel’ olanı) esas almakta; ama zaman zaman, ‘verili olanı tasfiye/yeniden yapılandırma’ya dönük edimi de (benim duyarlık gösterdiğim, ‘yaratıcı’ nitelikli olanı da) sanatsal paydaya katmaktadır.

Söylediklerimi, yazarın bölümün sonuna doğru söyledikleri ile somutlaştırmaya çalışayım: “Yaratma edimi, sınırsız bir yayılma alanından yararlanmak yerine, malzemelerini uçurumlarla çevrili dar bir zeminden toplamak zorunda kalacaktır. Artık yalnızca dürtülere bağlı narsisizmi değil, aynı anda pek çok efendiyi [vurgu benim ve sanatsal edimde, ‘yüceltimci’ doğrultuya işaret ettiğini belirteyim] memnun etmek durumundadır”. Ama daha sonra (Freud’dan yapacağı alıntı içinde), söylediklerini biraz tashih ediyor gibidir. Smirgel, önce,  “Freud sanatın haz ilkesi ile gerçeklik ilkesini uzlaştırdığını düşünmüştür,” der. Halbuki, daha sonra yaptığı alıntıda, Freud’un, dürtüsel istem -haz arayışı- ile gerçeklik arasındaki çatışmada, kendi edimi içinde gerçekliği dönüştürmeye soyunan (bir tür çilekeş yani ve bence o işleviyle ‘yaratma cesareti’ne sahip) sanatçıdan söz ediyor oluşu dikkatimizi çeker (en azından benim): “Köken açısından baktığımızda sanatçı, gerçekliğin ilk anda talep ettiği içgüdüsel doyumlardan vazgeçiş koşuluna ayak uyduramadığı için gerçekliğe arkasını dönen ve erotik arzularını ve ihtiraslarını fantezi dünyasında serbest bırakan biridir. Ama bu fantezi dünyasından yola çıkarak gerçekliğe dönüşü sağlayan bir yol bulur; özel yetenekleriyle fantezilerini yeni bir gerçeklik türü [ben onu, ‘imgesel gerçeklik’ diye anıyorum] olarak biçimlendirir ve insanlar bu haliyle fantezilere gerçek yaşamın değerli yansımaları olarak varolma hakkını tanır”. Böylelikle, dış dünyanın somut gerçekliği, uygun araçlarla (ki bu, yüceltme/özdeşimlerle edinilmiştir bence de), imge(lem)sel düzeyde dönüştürülecek/değiştirilecektir. Tabii, bu noktada, haz arayışı doğrultusunda bilinçdışından bilince ağdırılacak olanları, hem sanatçı bireyin hem de onu alımlayacak olanların taşıyabilecek ‘bensel gerçekliğe’ sahip olmaları gerekir (işte, o noktada, yüceltme/özdeşimlerle edinilmiş ‘benliksel’ donanım belirleyici olacaktır). Bu vurguladıklarıma, söz konusu alıntıda, Freud şöyle değiniyor: “Ama bunu [imgelemsel düzeyde gerçekliğin yeniden kuruluşunu, diyeyim] başarabilmesinin tek nedeni, başka insanların da gerçekliğin talep ettiği vazgeçişlerden pek hoşnut olmamaları ve gerçeklik ilkesinin haz ilkesini ikame etmesinin sonucu olan bu hoşnutsuzluğun kendisinin de gerçekliğin bir parçası olmasıdır [vurgu benim]”. (23)

Ve, Smirgel’in, ‘yaratıcı’ tavır doğrultusunda söyledikleri: “Böylece yaratıcı, kendisine nesneyle ilgili engellerini ve narsisistik engellerini aşma olasılığının kanıtını sağlar. Kuşkusuz, Freud’un da dediği gibi, seçtiği yol, dış gerçekliği değiştirmeye giden yoldan daha kısadır ama sahici yapıt, ‘sahte’ ürünün yaptığı gibi tüm engelleri el çabukluğuyla yok etmez. Yapıt evrimin iptaline yöneldiği halde, yolunu evrimin içinden geçerek ve evrime karşın bulduğu söylenebilir”. (24) ‘Yaratıcı’ eksenli sanatsal edim adına tümüyle katılıyorum.

Ve şunu da anarak bitiriyorum: Smirgel, sanatsal edimde yüceltimsel olana bir kez daha verdiği önemi, sanatçıyı alkışlayanların sanatçı ile girdikleri bağlaşmayı anarak -yüceltimin işaret ettiği şeyin tasfiyesi anlamında- tartar gibidir: “Yüceltmede üstbene verilen rol ve izleyicilerin sanatçıya gösterdikleri hayranlığın ardındaki güdülerin, sanatçının engellerin ve tuzakların ortasında tamlığı yakalamaktaki başarısıyla ilgili olduğunun ortaya konması, bence Freud’un yüceltme konusunda sık sık değindiği (yüceltmede amacın toplumsal olarak kabul edilebilir hale geldiğini ya da yüceltilen dürtünün toplumsal bir değer kazandığını söyleyerek) toplumsal etkenin önemini azaltmaktadır”. (25)

            Evet -azaltmaktadır.

 

 

 

Notlar

 

 

1/ Kuramsal Çerçeve

 

Smirgel’in Ben İdeali, Latin Kökenli Dillerin Konuşulduğu Ülkelerden Psikanalistlerin XXXIII. Kongresi’ne (Paris, 1973) sunulan raporun elden geçirilmiş hâlidir. Adından da anlaşıldığı üzere, psikanalitik kuramda ‘ben ideali’nin yerini, anlamını, işlevini irdelemeye çalışmaktadır. Kavram, Freud’un çalışmalarında 1924’ten sonra tümüyle ortadan kalkmış, yerine, ‘üstben’ kavramı geçmiştir. Yazara göre, bu tutum birçok yönden uygunsuzdur. Bir kere, kavramın ilk kez açıklıkla ele alındığı 1914’teki ben ideali ile onun yerine geçen üstbenin yer aldığı topoğrafyalar birbirinden farklıdır. Üstelik, içinde tanımlandıkları ‘dürtü kuramı’ları da farklıdır. Öte yandan, ben ideali, ‘birincil narsisizm’in mirasçısı iken, üstben, ödipal karmaşa’nın mirasçısıdır.

Bütün bir kitap boyunca, Smirgel, Freud’un “İnsanın ruhsal yaşamından anlayan herkes, insan için, daha önce yaşanmış bir hazdan vazgeçmekten daha zor bir şey olmadığını bilir,” (26) genel saptamasından kalkarak, geçmişteki ‘birincil narsisistik bütünlük/tümgüçlülük’ün, Freud’un vurguladığı anlamda, ne denli önemli ve belirleyici bir haz yaşantısı olduğunu işleyecektir. Bebeğin böyle bir bütünlük içinde kendisini buluşu ve bu yolla yaşadığı büyük haz, birincil aczinden kaynaklanır (Hilflosigkeit). Giderek, bebek, ‘ben olmayan’ı tanıyacak ve söz konusu bütünlük tasfiye edilecek, ben ideali, (birincil narsisistik bütünlüğün yaşandığı nesne ile özdeşimden devşirilmek suretiyle) yitik narsisizmin ikamesi olacaktır. Böylelikle, ben, belli bir ideal ile kendine çeki düzen verecek; kendisini ideale yakın tutmaya çalışarak, elden çıkmış hazzı yeniden temin etmenin yollarını arayacaktır. Giriş bölümünden sonra gelen bölümlerde, yazar, bireylerin, yitirilen narsisistik bütünlük-yerine konan ideal ile benin bütünlüğü-ödipal düzeyli nesne yatırımı eksenindeki (ileri ya da geri) yürüyüşünden manzaralar sunacaktır.

‘Yaratma/Yücelti’ ekseninde içinden yürüdüğümüz metni, eleştirel izleğimize ışık düşürecek tarzda, belli başlı noktaları ile ele alalım:

i. Smirgel, Freud’un az önce andığım vurgusunu önemser: Geçmişteki haz yaşantıları, deneyim sahibini hep oraya çeker; vazgeçilmesi zordur ve o nedenle de, ‘ruhsal-cinsel gelişim’ öykümüzde belirleyicidir. Smirgel, insan yavrusunun dirimsel yetersizliği ve muhtaçlığı nedeniyle, söz konusu hazzı en yoğun olarak birincil narsisistik evrede yaşadığı, dolayısıyla, ruhsal-cinsel gelişimimizde o evrenin belirleyici olduğu düşüncesindedir. Peki, aynı anlayışla, Otto Rank’ın hakkı yenmemekte midir? Yazarın; “Dolayısıyla insani gelişmenin doruğu, ana rahmine ya da başka bir deyişle, gelişmenin en arkaik evresine bir dönüş vaadini de içinde taşır. (…) Ensest saplantısını, anneye cinsel olarak sahip olma amacından vazgeçemeyen erkek çocuğun libidosunun yapışkanlığını, Freud örtük olarak rahim içinde olma durumuna ve bundan vazgeçmenin zorluğuna bağlamıştır” (27), tarzında bir değinisiyle zımnen anışı ve o paragrafa Freud’dan aldığı dipnotta adının geçmesi dışında  Rank’a iltifatsızlığı dikkati çekicidir. (28)

ii. Smirgel’in, ideal karşısında benin ileriye (ensestiyöz yatırıma, ödipal evreye, olgun nesne ilişkilerine) doğru evrilebilmesi için, ideale dönüştürülen nesnenin çocuğun narsisistik talepleri karşısındaki uygun davranışının altını çizişini yadsımıyorum. Yani, sapkınlık olgusunda gördüğümüz gibi, eğer söz konusu narsisistik onayda nesne (anne) aşırıya kaçarsa, çocuk, ideali genital babaya yansıtamayacak, beklenen gelişimden sapma gösterecektir. Yine aynı noktada, nesnenin bene yaşattığı düş kırıklıkları ve narsisistik doyum yoksunluğu da benin gelişimini engelleyecek, çocuk, abartılı bir idealle cebelleşmek durumunda kalacaktır. Fakat, Smirgel, çalışmasının bütününde, birincil narsisistik bütünlüğü/tümgüçlülüğü yeniden kurma itkisiyle, benin idealle başını hoş tuttuğu, uygun özdeşimlerle kendisini ideale tabi kıldığı bir yönsemeyi olumlamakta ya da (kültür adına) öne çıkarmakta gibidir. Demek istediğim, benin kendisini ideal karşısındaki düzenleyişi, -nesnenin ‘uygun’ tutumu ile- özerkleşerek farklılaşma da olabilir. Sanırım, Smirgel’in bu tutumunda, idealin ‘libidinal’ yatırımla içselleştirilişine tanıdığı ağırlık etkendir: “Eğer bu ben ideali anlayışı ile Eros-Thanatos ikiliği arasında bir ilişki kurulacak olursa, ben idealinin Eros’un hizmetinde olduğu söylenebilir”. (29) “Kendi perspektifimizden baktığımızda, ben idealini üstbenden ayırt etmeyi sürdürerek, olumlu buyruğun narsisizmin mirasçısından, olumsuz olanın ise Oidipus kompleksinin mirasçısından geldiğini söyleyebiliriz.” (30) Peki; üstben yapılanıncaya dek, idealin, özneyi gelişim doğrultusunda ivmelendirecek (özerkleştirip farklılaştıracak) ‘uygun’ ketleyiciliği nereden gelecek -salt libidinal yatırımın muhatabı ise? Ve, olumsuz buyrukların kurumu üstben, öylesine, gökten zembille mi inecek? (31)

iii. Smirgel; Freud’un, ergen aşklarının şiirselliği ve bilinçli cinsel arzulardan uzaklığı ile ilgili saptamasından kalkarak, ergenin âşık olma durumunu, birincil narsisizmine kavuşmak umuduyla dolu, ben idealini nesneye gerilemeli bir biçimde yansıtışı olarak değerlendirir. XI ve XIII. yy.’larda tek başına şarkı söyleyen lirik şairlerin (‘Le troubadour’), tenselliğin ötesinde, hiç görmedikleri bir prenses ya da hanımefendiye ettikleri sadakat yeminleri de aynı şeydir. Aşk nesnesi, zamanın, mekânın ve maddenin ötesine taşınmıştır. Nesne, gönül gözüyle (hayali olarak) ve coşkunlukla seyredilmektedir: “tıpkı Tanrı esiniyle görme yeteneği olan mistiklerin vecit deneyimiyle Tanrı’nın içinde erimeleri gibi”. Ve oradan da bilinircilere (‘gnostiklere’) geçerek şunları söyleyecektir, Smirgel: “Bilinirciye göre insan maddeden, dünyevi kabuklarından kurtulmalıdır. Bedeni önce havaya, uçucu bir bedene ve nihayet ışıklı ve saf ruhsal bir öze dönüşmelidir, çünkü Tanrı’nın ruhuna ve ışığına o noktada ulaşacaktır. İnsan ruhu ile tanrısallık aynı tözdendir. Dolayısıyla, bedenden kurtuluş, tanrısal olanla bir olmayı, mutlak bilgiye ulaşmayı sağlar. (…) gerilemeye yol açan bu meleksi aşklar, özellikle de ergenlik dışında doğmuş ya da ergenlikten sonra da sürüyorlarsa, çoğunlukla psikotik bir zeminde yer alırlar”. (32) Smirgel, ‘Ben İdeali, Âşık Olma Durumu ve Genitallik’ başlıklı bölümde, âşığın, genital nesnesinden uzaklaşıp ilksel idealine doğru gözden yittiği yolculuğundan söz ettikçe, ben, yine, Tanpınar’ı anımsadım.

iv. Smirgel, ‘Ben İdeali ve Grup’ başlıklı bölümde, grup üyelerinin ortak ideal/ler üzerinden özdeşleşerek, birincil narsisistik ihtiyaçları uyarınca o evreye doğru gerilediklerini, tümgüçlü anne ile bütünleştiklerini, yitirdikleri ilk aşk nesnesini içe yansıtarak yeniden kazanmaya çalıştıklarını ve böylelikle, arzularını imgesel olarak gerçekleştirme yolu bulduklarını (Didier Anzieu’ye de atıfla) belirtir. Ancak, grup ve bağlayıcı idealden söz ederken, idealin bağlayıcı yanılsamasına eyvallah demeyenlerden de söz eder. İşte, ben, bu vesileyle, hem asıl metinde, hem de yukarıda ‘ii’ şıkkında vurguladıklarıma (yaratıcı edim/özne, özerkleşerek farklılaşma) bir destek bulur gibiyim: “Böyle birinin, yalnızca daha sağlam kökleri olan bir Oidipal üstbene sahip olmakla kalmayıp, ben idealinin evrimine ayırdığım bölümde betimlemeye çalıştığım gibi, aynı zamanda olgunlaşmanın kendisine yatırım yapmış bir ben idealine de sahip olduğu ve –sevgiden yoksun olmanın herkese vereceği acıya karşın- Yanılsamanın baştan çıkarıcılığına teslim olmama olgusunun kendisinde narsisistik bir ikmal kaynağı bulduğu düşünülebilir”. (33)

v. Smirgel, kitabının 6. bölümüne şöyle başlar: “Yaratma ediminin, esas olarak ben ile ideal arasındaki mesafeyi azaltarak özsaygıyı pekiştirmeyi amaçladığını gördük; yaratıcı süreç yüceltilmiş dürtülerin seferber edilmesini içerse de içermese de [vurgu benim] bu geçerlidir”. Bu noktada, yazar sanki, edimin kendi niteliği ile öznesinin kendisini ayırmaya iltifat ediyor gibidir. Yani, yaratma sürecinin kendisi, dürtülerin yüceltimi üzerinden işliyor olabilir de, olmayabilir de… Ama benim için önemli olan şu, demektedir yazar: Yapıt, nihayetinde, ideal ile ben arasındaki mesafeyi kapatmaya yarayan şeydir. Yapıt, tamlığı simgeleyen bir fallusla belli bir düzeyde iç içe geçen ben ideali imgesini temsil ediyorsa ya da özdeşimleri, ideali fallusa yansıtmaya müsait bir öznenin ürünü ise, ‘gerçek’tir, ‘sahici’dir. “Yapıt sanatçıyı birincil mükemmellik durumu içinde temsil etme eğilimindedir.” (34) Bense şunu düşünüyorum: Eğer yapıt, ‘yaratıcı’ bir edimin ürünü ise, o yapıtın yaratım sürecinde yaratıcı özne, mükemmelliği/tamamlanmışlığı gözden çıkartmayı göze alabilmeli, yaratma sürecini, ileriye doğru devindiren (yıkan-yapan-yıkan…) türde bir edim olarak yaşayabilmelidir: Ruhsal-cinsel gelişiminin her evresinde, ileriye doğru yürüyebilmek için, eldekinden vazgeçmeyi göze alabilenlerin yaptığı gibi -ki, bunu Smirgel de kabul eder. Bir başka deyişle, şimdinin vaat ettiği haz ve onun üzerinden kendisini tanımlayan bir ben olmak yerine, ilerinin hazlarını ele geçirebilecek bir ben olmayı -Dimyat’a yola çıkmayı- göze alabilmek.

Kendi yaklaşımımı ve Smirgel’inkini yan yana koyduğumda, sanatsal ürün adına üç örnek olabileceğini düşünüyorum: a. Ben/liksel varoluşunu düzenlediği idealini genital düzeye/babanın fallusuna yansıtamayan ve beni yapılandıran özdeşimleri o düzeye gelememiş bireyin, aradaki boşluğu kapatmak adına sıvandığı ‘sahte’ yapıtlar; b. İdealle ilişkisi babanın fallusuna yansıyabilen (oraya bağlanabilen) ve o düzeyde özdeşimlerle yapılanan benin, ihtiyaç duyduğunda, birincil narsisistik tümgüçlülük yanılsamasını kurabileceği (ihtiyaç hâlinde sığınabileceği; id’e, ‘Bak, ben ve idealim, işte burada, birlikteyiz; sen, ben ve o bir şenlikteyiz’ havasını tedarik edeceği) türde, ‘gerçek/sahici’ yapıtlar (a ve b, Smirgel’in altını çizdiği iki türdür); c. Nesne ile ilişkisinde, çatışmaları ile yüzleşebilen, gerilese de gerilemeye yenik düşmeyen (gittiği yerlerden dönebilen), idealle kurduğu ilişkisi ve özdeşimleri ile yapılandırdığı düzeyi verili olanı aşmaya yatkın ben(liğ)in, çatışmaları içinden yürüyerek nesne ile ilişkisini imge(lem)sel düzeyde yeniden yapılandırdığı (‘imkânsızı isteyecek denli gerçekçi’) yapıtlar (bu sonuncusu ise, benim önerimdir).

vi. Yapıta yönelik tepki (‘başkalarının kanaati’) de buraya dek yaptığımız değerlendirmeler adına önemlidir. Smirgel, “‘Sahte’ üreticisinin yalnızca yaratma konusunda değil, aynı zamanda yarattığını dayatma, yani onun izleyicilerce takdir edilmesini sağlama konusunda da zorlayıcı bir gereksinim hissettiğini” (35) vurgular. Söz konusu gereksinim, derecesi daha düşük olsa da, hemen her yaratıcı için geçerlidir, Smirgel’e göre. Zira, hepimizin, kabul görmeye, sevilmeye (libidinal ikmal yoluyla narsisistik takviyeye) ihtiyacımız vardır. Sanatçı ortaya koyduğu yapıtla ne kadar ideali gerçek kılarsa, o denli sevilecek, narsisizmi o denli beslenecektir: “Dolayısıyla, sevilmek idealin gerçekleşmesine yardımcı olur. ‘Toplumun’ sevgisinin geri çekilmesi, ben ile ideal arasındaki mesafenin artmasıyla sonuçlanır ve narsisistik bir yara anlamına gelir”. (36)

İşte, burada vurgulanan, ideale, (genel geçer) beklentilere uygun sanatçılık ve yapıtlardır (bkz., v/b) -‘başarılı’ olmaktır. Smirgel’in (en iyi ihtimalle) sahici bir yapıt için bile gözettiği ölçü, ‘genel kabul ve kanaat’tir. Halbuki, yaratıcı sanatçı ve yapıt için ölçü, kendi ve toplumun verili ölçülerini kırabilmek, daha ileriye taşıyabilmektir. O anlamda, yaratıcı sanatçı olmak, yalnız (kendi serüveni ve arayışları ile başbaşa) kalabilmeyi de göze alabilmektir. Aslında, daha ileride bir yerlerde, yazar, şunları da söyleyecektir: “Eğer çocuk annesi tarafından yalnızca varolduğu için sevildiğini (ama baştan çıkarıldığını değil) hissederse, özsaygının düzenlenmesinde çevresine daha az bağımlı olmasını sağlayacak bir kendini değerlendirme yeteneğini [vurgu benim] belli bir ölçüde içselleştirebilecektir. Daha geniş açıdan bakıldığında, ben idealini destekleyen nesnelerle kurduğu özdeşlikler yeterince özsaygıyı kazanmasını sağlayacak (…) [k]endine saygısı artacak ve onu ‘başkalarının kanaati’ karşısında daha özerk kılacaktır”. (37)

vii. Smirgel’in bir başka önemli değinisi de, yapıtın, yaratıcı için bir tür ‘ayna’ işlevi görüyor olmasıdır. Bilindiği üzere Freud (‘Negation’/ ‘Yadsıma’ başlıklı yazısında [S. E., c. XIX, 1925]), somut gerçekliğin sınanmasının, dış ve iç algıları birbirinden ayırabilmekle olanaklı olduğunu vurgular. Bir temsil, dış dünyada karşılık düştüğü bir nesne var ise, gerçektir. O anlamda, somut gerçekliği olmayan, içsel olandır; saf temsil düzeyinde ve özneldir. (Tabii, ben, ‘mutlak’ bir öznelliği yadsırım; somut, bildik biçimleri içinde görünürlüğü olmasa da, her öznel olan aslında nesneldir ve gerçekliğin nesnelliğini yeniden yapılandırır -o yolla, kendisine de dolayımlı/somut gerçeklik kazandırır. Aslında, anladığım, Freud’un muradı da böyle bir şeydir.)

İşte; ‘ruhsal ben’imiz, öznel bir gerçekliğe sahiptir. Dış dünyada, ruhsal benimizin iç temsiline karşılık düşecek bir nesne yoktur. Bizi, bize yansıtacak olan, benzerlerimizdir. Benzerlerimiz, bizi bize yansıtan aynalardır. (Öznel gerçekliğimizin, benzer yaşantılama süreçlerine bağlı olan öteki üzerinden görünür olmasındandır, diyeyim.) Bizi bize yansıtacak bir diğer şey de, yapıttır. Kendi değerlendirmelerimi de katarak  şöyle söyleyeyim: İnsan, yarattığında kendisini görür. Dolayısıyla, yaratma süreci, yaratıcının kendini yaşayışını (çatışmaları, vb. ile) alımlaması ise, yapıt da, o alımlayışın nesnesidir (ya da, nesnelleşmesidir). Yaratıcı, yapıtını ortaya konma edimi ve yapıtı üzerinden, kendi öznel gerçekliğini nesnel gerçekliğin içine katar (nesnel gerçeklikle alış verişe girer) ve hem nesnel gerçekliği, hem de onunla alış verişi içinde kendi gerçekliğini değiştirir/dönüştürür.

Elbet, dediklerimin, kendi tanımladığım yaratıcı edim ve yapıt hakkında olduğunu hatırlatmalıyım. Yapıt, yaratma edimi ve yaratan ilişkisinin bir benzerinin de analitik ortamda yaşandığını eklemeliyim. Daha önceki bazı yazılarımda da vurguladığım gibi, analizan, kendi yaşam hikâyesini çözümleyen ve çözdüğü metni yeniden yapılandıran/yazan -yaratıcı- kişidir. Ve o anlamda, analiz süreci de, ‘yaratıcı’lığın koşullarını sağlayan bir ortam olmak durumundadır. Analiz sürecinde, dinleyen bir analistin olması, söz konusu hikâyenin/metnin, analizan için alımlanabilir -öznel gerçekliğinin görünür- olmasını sağlar. (38)

viii. Smirgel, ‘Üstben ve Ben İdeali’ başlıklı 7. bölüme, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sından bir alıntı ile başlar. Yaratıcı bir yazar olan Dostoyevski’nin bu satırları, ‘yaratıcı’ edimi ötekilerden ayırırken söylediklerimi aydınlattığı için, ben de aktarıyorum: “Bir doğa yasası uyarınca insanlar genelde iki kategoriye ayrılır: Deyim yerindeyse, alt kategori (sıradan insanlar) [vurgu benim], yalnızca kendilerine özdeş varlıkları dünyaya getirmeye yarayan kitle ve özetle gerçek insanların, yani çevrelerinde yeni bir söz söyleme vergisine ya da yeteneğine sahip olanların oluşturduğu diğer kategori… İkinci kategoride, her şey yasanın dışına düşer, bunlar yıkıcılardır… Bu insanların suçlarının göreli ve çeşitli olduğu açıktır; çoğunlukla, çok değişik biçimler altında, mevcut örgütlenmenin daha iyi bir şey adına yıkılmasını talep ederler. Ama böyle bir insan bir ceset çiğnemeyi gerekli buluyorsa, bence vicdanen bu hakka sahiptir… Birinciler dünyayı devam ettirir ve sayıca büyüktürler; ikinciler bir amaca doğru hareket ettirirler. Her iki kategori de mutlak olarak eşit varoluş hakkına sahiptir. Kısacası, bence hepsi aynı hakka sahiptir ve olması gerektiği gibi, Yeni Kudüs’e dek ebedi savaşı yaşarlar”. (39)

Siz, savaşta hangi yandasınız?

__________________________________

1. Ben İdeali (L’ Idéal du Moi, Essai psychanalytique sur la ‘maladie d’idéalité’, 1975)/ J. Chasseguet-Smirgel, çev. Nesrin Tura, Metis Y., 2005.

2. On Narcissism: An Introduction/ S. Freud, 1914, The Standard Edition, cilt XIV, Hogarth Press, 1986.

3. Ben İdeali/ s. 99. (‘‘Civilised’ Sexual Morality and Modern Nervous Ilness’/ S. Freud, 1908, S. E., c. IX, s. 177-204.)

4. The Ego and Id/ S. Freud, 1923, S. E., c. XIX.

5. Ben İdeali/ s. 100.

6. A. g. y.,  s. 100.

7. Group Psychology and The Analysis of The Ego/ S. Freud, 1921, S. E., c. XVIII, s. 65-144.

8. ‘The Economic Problem of Masochism’/ S. Freud, 1924, S. E., c. XIX, s. 155-172.

9. Paragraftaki alıntılar için, bkz. Ben İdeali/ s. 101 ve 102.

10. A. g. y.,  s. 103.

11. A. g. y.,  s. 104.

12. A. g. y.,  s. 104-105.

13. A. g. y.,  s. 106.

14. A. g. y.,  s. 108.

15. Smirgel, söz konusu örnekteki sahteliği saptamakla birlikte -ki o noktada tümüyle hemfikirim kendisiyle- sahte olana da ‘yaratma/yapıt’ adı vermekte beis görmez; bense, ‘yapıntı’ demeyi tercih ediyorum bu türden örneklere.

16. Ben İdeali/ s. 116.

17. Bu saptamanın, sanatsal ediminde gerileyici –‘regressive’- tutumu benimsemiş, ama oralarda kalıp oranın malzemesini parlatmış; çoğu kez, görünürde tumturaklı, özünde -çatışmalarının kenarından dolaşmak suretiyle- derinliksiz eserler vermiş olan Tanpınar üzerine saptamalarımı anımsattığını söylemeliyim. Bir de benzetmek gibi olmasın, Amerikalıların cenaze âdetleri ile ilgili makyaj örneği için, yazarın s. 119’daki saptamasına bakılabilir: Ölülerin, makyajla, güzel elbiseler ve parfümle, çiçeklerle ölüm gerçeğinden sözüm ona yalıtılması. Kitabın, ‘Ben İdeali ve Sapkınlık’ başlıklı ilk bölümünün sonuna şöyle bir not düşmüşüm: “Yazarın sapkın üzerine saptamaları, bana, Boşluğa Açılan Kapı [Bağlam Y., 2004]başlıklı inceleme/eleştiri çalışmamda ve ‘Türk Yazınında Yitik Zaman Sevdalıları’, ‘Boşluğa Açılan Kapı’dan ‘Kör Ayna’lara’ başlıklı yazılarımda [İmgenin Tılsımlı Rüzgârı, Yirmidört Y., 2006 içinde yer almışlardır] vurguladıklarımı anımsattı. Evet; yaratıcı sanat, nesne yatırımını gözeten, imgesel düzeyde nesne/ler dünyasını değiştirip dönüştürmeye yönelik bir edim olmak durumundadır. Tanpınar’ınki, yitik zamanlara ve boşluğa açılan bir kapıdır. Gösterişli tüylerini yolun, gösterişsiz gerçekliği görünecektir”. Bu, dipnot vesilesi ile tarihe şu kaydı da düşeyim bari: Benim yazınsal (estetik/poetik) eleştiri bağlamında ürettiklerimin de tırım tırım eleştirmen arayanların gözüne ilişecek –cemaat içinde ciddiye alınmaya müsait- bir hüviyet kuramadığına bakılırsa, herhalde, birer ‘sapkınlık’ örneği olarak alınsalar yeridir.

18. Ben İdeali/ s. 127.

19. A. g. y.,  s. 132.

20. Jokes and Their Relation to The Unconscious/ S. Freud, 1905, S. E., c. VIII.

21. Ben İdeali/ s. 132-133.

22. A. g. y.,  s. 133.

23. Son iki paragraftaki alıntılar için, bkz., a. g. y.,  s. 139. (‘Formulations on the Two Principles of Mental Functioning’, S. Freud, 1911, S. E., c. XII, s. 213-226.)

24. A. g. y.,  s. 140.

25. A. g. y.,  s. 141.

26. A. g. y.,  s. 18. (‘Creative Writers and Day-Dreaming’, S. Freud, 1908 [1907], S. E., c. IX, s. 141-154.

27. A. g. y.,  s. 39.

28. Freud, 1924’te, Üç Deneme’ye eklediği notunda şunu söyler: “Rank, anneye bağlılığı embriyon dönemine dek geri götürmüş ve böylece Oidipus kompleksinin biyolojik temelini göstermiştir”. Ancak, aynı Rank’ın, analitik kuramın merkezine Ödipus karmaşası yerine ‘doğum’u (Doğum Travması/ 1924) yerleştirmesi, ‘baba’ ile arasının açılmasına ve Viyana Psikanaliz Derneği’nden kovulmasına yetmiştir.

29. Ben İdeali/ s. 54.

30. A. g. y.,  s. 82.

31. Bu arada, Smirgel’in hazırladığı ekten de yararlanarak şunları hatırlayalım: Freud, ben idealinin doğuşunu, ilk düş kırıklıklarına ve nesnenin doğuşuna bağlar (1915/ Dürtüler ve Yazgıları); narsisistik mükemmellik yaşantısından kopuşun, ötekilerin uyarıları ve eleştirel yargılarından kaynaklandığını söyler (1914/ Narsisizm Üzerine); Psikanalize Giriş Dersleri’nde, 1914’te söylediklerini yineler; kendi kendini gözlemleme, vicdan, rüyaların sansürü ve bastırma sürecinde belirleyici rol atfettiği, çocuksu narsisizmin mirasçısı bir ben idealinin altını çizer (1917/ Yas ve Melankoli); daha önce ‘üstben’ kavramını hiç kullanmadığı halde, üstbeni ben idealine denk bir kavram olarak sunar (1923/ Ben ve İd); daha sonra ben idealinden pek söz etmez ve ertesi yıl da (1924/ ‘Mazoşizmin Ekonomik Sorunu’), ebeveynle özdeşleşmeye eşlik eden dürtüsel ayrışmalar nedeniyle esas olarak ‘saldırgan’ nitelikleri taşıyan bir üstben tanımlar. Yine, Smirgel’in yöneliminden farklı olan diğerlerine baktığımızda da şunları görürüz: Pierre Luquet için (1961), ben ideali erken bir imagodur, ilkel yasaklayıcı nesnenin içe yansıtılması ile oluşur; Hartmann ve Lövenstein (1962), ben ideali ve üstbeni yasaklayıcı yönleriyle birbirine yakın görür, hatta, aynı dizgenin değişik görünümleri olduklarını kabul ederler; Melanie Klein (1940-46), idealleştirmeyi, öznenin kendi saldırganlığının (ölüm içgüdüsünün) yadsınması olarak alır. Öte yandan Smirgel, daha ileride (s. 196), şunu söyleyecektir: “Depresyona özgü duygu, ben ile idealin birleşmesi projesinin neredeyse tamamen terk edildiğinin işareti olan beklenti yoksunluğu ya da umutsuzluktur”. Demek ki, ideal, yanına yanaşılamayacak denli burnundan kıl aldırmaz haldedir. Bu ise, bize, idealden söz ederken, ‘ölüm dürtüsü’nü de hesaba katmamız gerektiğini hatırlatır, diye düşünüyorum. Ve şöyle devam eder, yazar: “İdeal hastalığı tayfının yalnızca bir bölümü üzerine düşünce üretmek zorunda olduğum ve depresyonu gerektiği gibi incelemeyi hedeflemediğim halde, yine de depresyona anıştırmada bulunmak durumunda kaldım”.

Şunu da eklemek istiyorum; Smirgel’in olguları kavrayışı ve kuramsallaştırışı, ilgi alanının merkezinde ‘narsisistik kişilik bozuklukları’ (kendiliğin çözümlenmesi ve yeniden yapılandırılması) bulunan Heinz Kohut’u andırır. ‘Kendilik (self) Ruhbilimi’nin kurucusu olan Kohut’un, kendilik merkezli açıklamalarını ‘libidinal’ eksen üzerinden yürüttüğünü; ancak, yapıtlarında, narsisistik hastalarda kendiliğin çözümlenişi, aktarımların ele alınışı ve kendiliğin yeniden yapılandırılmasını çok ayrıntılı olarak serimlediğini de belirtelim. Ayrıca, saldırganlık (ölüm) dürtüsünü temel ruhsal yapının ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmekle birlikte, daha çok anne-babanın (analizde analistin) halden anlayıcı olmayan tutumlarına karşı kendiliğin kendini ifade etme girişkenliği olarak aldığını ve bu düzeyi yıkıcı saldırganlıktan ayırdığını da ekleyelim. Smirgel’in Kohut’tan haberdarlığını bilmiyorum. Yalnızca, Kohut’un iki temel yapıtını anımsatmak isterim: The Analysis of the Self (Kendiliğin Çözümlenmesi [Metis, 1998]), 1971 ve The Restoration of the Self (Kendiliğin Yeniden Yapılandırılması [Metis, 1998]), 1977.

32. Ben İdeali/ s. 66, 67.

33. A. g. y.,  s. 92.

Daha ileride de (s. 186), Smirgel, ben idealinin grubun tümüne ya da öndere yansıtıldığı ve öylelikle birincil narsisistik bütünlük yanılsamasının yaşandığı örneklerde, yanılsamaya katılmayan ‘yalnız’ bireyden söz edecektir. Bu, yanılsamaya itibar etmeyenler, yalnızca zulüm görmez, deli ilan edilir, dahası öldürülürler de. (Buradaki yanılsama, gözleri kör eden aşklarda ve hipnozlarda da geçerlidir. Hatta, kötüye kullanılan analizlerde de -analistin, analizanın idealini kolayca yansıtacağı ayartıcı bir tavırda olduğu örneklerde, diyeyim- benzer durum yaşanır.) Yineliyorum; yaratıcı sanatçı, bence, yalnız kalmayı, deli addedilmeyi, o anlamda çilekeşliği üstlenebilendir. Öte yandan, yaratma nitelikli yapıtlar da, sanatçının ideal ile beni arasındaki gerginliği, kof ya da kalabalığın alkışına açık metinlerle -idealle buluşma yanılsaması içinde- yatıştıran değil; gerginliği üstlenen, gerginlikle yüzleşerek kendisini var eden yapıtlardır. Tıpkı, analitik süreçte kurulan metinler gibi.

34. A. g. y.,  s. 143.

35. A. g. y.,  s. 144.

36. A. g. y.,  s. 145.

37. A. g. y.,  s. 150.

38. Burada anılan, vb. izlekler üzerine kurulmuş makalelerim için, bkz., İmgenin Tılsımlı Rüzgârı.

39. Ben İdeali/ s. 161.

 

 

 

 



One Response to “‘Yaratıcı Sanatsal Edim’ ve ‘Yüceltme’nin Psikanalitik Bağlamda Sorgulanışı”

  1. Thanks for various other good article. The location else could everyone wardrobe type of data in such an ideal means of writing? I’ve got a business presentation next week, with this particular on the find similarly info.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: