‘Kişinin Kendi ile Savaşımı’ ve ‘Yaratma Sorunsalı’ Bağlamında ‘Marksist Estetik’ Eleştirisi

14Ara08

 

 

 

Şubat-Mart-Nisan 2009 tarihli Doğu-Batı dergisinde yayımlanmıştır.

 

 

Bu yazıda, Birey Sorunsalı isimli ilk çalışmamın, ‘Marksizmin Sanata ve Sanatçıya Yaklaşımının Eleştirisi/ Psikanaliz Açısından ‘Yaratma’ Sorunsalı’ başlıklı bölümünü (1) yazarken eleştirdiğim ama çokça da yararlandığım Marksist Estetik’i (2), yine aynı duyarlık ekseninde yeniden ele almak istiyorum. 

 

 

Marksist Estetik/ ‘Christopher Caudwell Üzerine Bir İnceleme’, Murat Belge’nin, İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümündeki doçentlik tezidir. Tezin Christopher Caudwell’ı, otuzlu yılların İngiliz aydınlarından olduğu halde aydın çevresine pek gir(e)memiştir. Yoksul bir ailenin çocuğudur; üniversiteye gidememiş, kendi kendisini yetiştirmiştir. Komünist Parti’nin yerel örgütlerinden birinde çalışmakla birlikte, Parti’ye bağlı ya da bağımsız herhangi bir dergiye yazmadığı için o çevrede de kimseler tarafından tanınmaz. Gönüllü olarak katıldığı İspanya İç Savaşı’nda cankurtaran arabasında sıhhiyecidir. Düşmanı oyalayıp birliğine zaman kazandırmak üzere makineli tüfek başına oturduğu da olur. Ve bir gün tüfek başında öldürülür. Ölümüyle de kimselerin dikkatini çekmez -yalnızdır. Yalnız adam, hem disiplin (edebiyat) içinde kalmasına, hem de genel Marksist estetiğe girmesine imkân tanıdığı, dahası, ortodoks Marksist estetiğin ‘yansıtmacı’ tutumu dışında, bir tür ‘yaratma’ tavrını da benimsediği için Murat Belge’nin doçentlik tezine konu olmuş ya da tezine kapıyı aralamıştır. Böylelikle Belge, kendi sanat anlayışı olan ‘üretim olarak sanat’ tezini yapılandırma olanağı bulacaktır.   

 

 

 

TEZ ve KARŞI-ELEŞTİRİ/KATKI

 

Belge’nin metninde yapılandırmaya çalışacağı tez(ler)i şöyle özetleyebilirim: 1. Sanatsal edimin açımlanışı bakımından, ‘romantizm’ kökenli ‘yaratma’ yönelimi ‘maddeci’ açıdan yetersiz olduğu için, Caudwell, ‘yaratma’ boyutu ile yetinmemiş, -her ne kadar ‘Sosyalist Gerçekçilik’in kaba eğilimlerinden uzak durmaya çalışmışsa da- anılan boyuta, Marksizmin ‘yansıtma’ boyutunu ekleme ihtiyacı duymuştur; 2. Yaratma ve yansıtma, doğaları gereği uzlaşamaz (birbirini dışlayan) iki anlayıştır; dolayısıyla, sanatsal edimi açımlayıcı tutarlı bir bireşim oluşturmaları olanaklı değildir; 3. Anılan iki kutup arasındaki uzlaştırma arayışı, -uzlaşmanın olanaksızlığı bir yana konulacak olursa- söz konusu kutupları aşan, açımlayıcı bir düzlemin kurulabileceği varsayımını da içermektedir; 4. Caudwell’ın ortaya koymaya çalıştığı ama başarılı olamadığı bu zemin, -eğer ‘sorunun terimleri doğru konursa’ ulaşılabilecek olan- ‘üretim olarak sanat’ anlayışıdır (“hayatın, ‘gerçek-somut’un bir ‘zihinde-somut’ olarak, belirli bir tarzda, özgül bir söylem içinde yeniden üretilmesi”dir [s. 352]).

 

Benimse bu eleştirel metinde yapmak istediğim; 1. Belge’nin, Caudwell’ın estetik anlayışını yapılandıran yansıtma ve yaratma boyutlarını nasıl değerlendirdiğini; 2. Belge’nin seçtiği tarzda ‘sorunun terimleri doğru konulduğu’nda, sorunun (sanatsal edimin/sanatın doğasının açımlanışı) hallolup hallolmadığını irdelemek ve; 3. ‘Psikanalitik duyarlıklı bakış’la nasıl bir ‘yaratma’ ekseni kurduğumu açıklamak. (3)

 

 

‘Yansıtma/Yaratma’ya Karşı ‘Üretme’ ve ‘Birey Kuramı’

 

Belge’nin metninin birincil adımı, elbet, bir eleştiri nesnesi olarak aldığı Caudwell estetiğinin bileşenlerinin, tek tek ya da bir arada, sanatsal edimin doğasını açımlamaya yetip yetmediğini irdelemektir. Belge’nin vargısına göre, Caudwell’ın sanatsal edimi açımlamada kullandığı ‘yansıtma’ ya da ‘yaratma’, belki bazı ‘olgu’ları açıklamada kısmen kullanışlı olabilir; ama, sorunun bütünü karşısında, yetersizdirler. Dolayısıyla, Caudwell’ın, iki farklı gelenekten (Marksist estetik/yansıtma, romantik estetik/yaratma) gelen bu iki yaklaşımı uzlaştırmaya çalışması, eklektiktir; söz konusu yaklaşımların uygun/açımlayıcı bir bireşim oluşturmaları olanaksızdır. Zira, anılan bileşenler kendi aralarında çelişiktirler. (Geçerken belirteyim, -tezim açısından da önemli- tüm ‘yaratma’lar Caudwell’ınki ile aynı kapıya çıkmaz.) Dolayısıyla, çelişik unsurları daha tutarlı bir uzlaştırmaya taşıma çabası yerine, ‘kendi içinde uyarlı ve tutarlı’ bileşenleriyle farklı bir bakış açısı kurmak gereklidir: “Sanatı açıklamak için önerdiğim yeni sorunsal, sanatın bir yansıtma veya bir yaratma işlemi değil, bir üretme işlemi olduğu anlayışına dayanıyor. …Bu sorunsalların eleştirisi, bizi, bilgi teorisi sorununa getirecektir. Buradan, sanat bir üretimse, ‘hammaddesi’nin ne olduğuna, neyi nasıl dönüştürerek kendine özgü ürününü ortaya çıkardığına geleceğiz”. (s. 197) Ya da; “Sorunsalı bütünüyle değiştirmemiz gerekiyor. Eskilerin yerine koyacağımız sorunsal öyle bir bütünlük sağlamalı ki, sanatçıyı, sanat eserini ve okuru, her birinin hayatla ilişkileri içinde açıklayabilsin. Böyle bir çabaya girmenin ilk adımı, bilgi sorununu analiz etmek oluyor, çünkü şimdiye kadar ele aldığımız teorilerin kesişme noktası burası”. (s. 246)  

 

Karşı-eleştiri 1/ Demek ki, Belge, bütünlüklü/kapsayıcı bir bakış açısı adına, öyle bir ‘bilgi’den yararlanacaktır ki, bu bilgi, bizi, ‘sanatçıyı-eseri-okuru’ hayatla ilişkileri içinde açıklayabileceğimiz bir yere taşıyacaktır. Şimdi; Belge’nin deyimleriyle, ‘üretilmiş’ bir yazınsal metni, üreten de, tüketen de -paylaşan da, diyelim-, bir birey/insan olacağına göre, o doğru bilgi, yeterli bir ‘birey kuramı’na yaslanmadan yeterince doyurucu; Belge’nin vaat ettiği tarzda, bütünlüklü ve hayatla bağıntılandırıcı olabilir mi? Belge, tezinin bütünü içinde, her ne kadar, ‘sanat denilen üretim’in ‘hammaddesi’ni ve o maddeyi işleyişini açıklamaya çalışmışsa da, vaadi açısından, tezinin (kısmen) yetersiz olduğunu kendisi de teslim etmek durumunda kalacaktır. Şöyle: “Burada bir parantez açarak ileri sürdüğüm tezin bir eksikliğine değinmek istiyorum. Bu eksiklik, elimizde yeterli bir ‘birey’ teorisinin bulunmamasından kaynaklanıyor. Şimdiye kadar söylediğim birçok söz ‘birey’i az çok bir soyutlama biçiminde içeriyordu. Şüphesiz yalnız sanat için değil, ama belki sanat için özellikle, ‘birey’in doyurucu bir teorik tanımına ihtiyaç duyuluyor” (s. 321) –önemli! Burada elbet ayrıntısına girecek değilim ama 19. yy.’ın sonundan o yana (Belge’nin tez çalışmasına değin) ortaya konmuş, kurucusu Sigmund Freud’un başlattıklarının üstüne, -‘Nesne ve Nesne İlişkileri Kuramı’, ‘Kendilik Ruhbilimi’ gibi- çokça şey eklenmiş bir ‘psikanaliz’ görmezden gelinebilir mi? (Dahası; benzer bir duyarlık için, 17. yy. başına, Spinoza’ya bile gidilebilecekken! [4].)

 

Karşı-eleştiri 2/ Belge; birey’i, günümüzde, “bilimsel bir söylem içinde anlaşılır kılmaya çalışan yeni düşünürler” olduğunu da teslim eder. Şöyle: “Bunların başında yeni-Freudcu Fransız psikoloğu [psikanalisti demek daha doğru olur] Lacan sayılabilir. Lacan’dan kaynaklanan bir ‘birey’ teorisini bir sanat ve semiotik teorisiyle birleştirmeye çalışan Kristeva’nın da bu bağlamda anılması gerekli”. Elbet yalnızca onlar değil -birikime katkıda bulunmuş nice insan olduğunu hatırlatmalıyım. (5) Devam ediyorum; -Belge de psikanaliz karşısındaki duruşunu tanımlamaya devam ediyor- “Gelgelelim, bu düşünürlerin söyledikleri sadece terminolojilerinin ağırlığı ve soyutluğu bakımından değil, içerikleri bakımından da bana yeterli ve hatta inandırıcı gelmiyor”. (s. 321-322) Doğrusu, bana da şu soru kaçınılmaz geliyor: Zaten sadece birkaç örneği göze ilişmişken ve o ilişenlerin yazdıkları da, ‘terminolojilerinin ağırlığı ve soyutluğu’ ile herhalde anlaşılır gibi değilken, nasıl oluyor da, içerikleri bakımından, ‘yeterli ve inandırıcı’ olmadıklarına kanaat getirilebiliyor? (E hadi, diyelim psikanaliz, muhtelif açılımları içinde hatmedilmesi zor bir disiplin; peki, psikanalizin bilimsel nesnesi ‘bilinçdışı’ ise, ‘sanatı-sanatçıyı-sanatı paylaşanı-hayatı’ kavrayışta, bilinçdışı süreçlerin işleyişine kulak kabartmak o denli zor mu? Sözgelimi, Marksizmin, kapitalizmi ve kapitalist üretim ilişkilerini kavrayış ve açımlayışta yaslandığı ‘artı-değer kuramı’nın değerine ikna olmak için, başından sonuna, bütün bir Marksizme vâkıf olmamız gerekiyor mu?) Ve, Belge (‘bireyin ideolojisi ile ilişkisini; sanatçının, bir birey olarak, özneliğini/öznelliğini kuruşunu kavrayışta ortaya çıkan kuramsal boşluk’ / ‘eskilerin yerine koyacağımız ve sanatçıyı-sanat eserini-okuru, her birinin hayatla ilişkileri içinde açıklayabilecek o bütünlüklü sorunsal’ adına), şunu ekleme ihtiyacını da duyuyor: “Gelgelelim, daha yeterlisini kendim düşünecek konumda da değilim”. (s. 322)

 

 

Caudwell’ın Yansıtma/Yaratması ve ‘Psikanaliz’

 

Caudwell’ın, sanatsal olanı açımlayışta dayandığı öğelerden, ‘yansıtma’, Marksist kaynaklıdır. Aslında, sanatın bir yansıtma olduğu görüşü, ta Platon’a dek uzanır: Sanat, idealar dünyasının yansımaları olan maddi dünyanın yansıtılmasıdır -zaten kopya olanı kopyalamaktır; kıymetsizdir. Aristoteles de yansıtma kuramı içinde kalmıştır. Ancak, onun için sanat, olanı değil, belli olasılık ve zorunluluk yasaları içinde ‘olabilir’ olanı yansıtma işidir. Böylelikle, Aristoteles, tikel olanda yansıyacak olan tümeli gözetmiş olur. Ve giderek, sanat adına, ‘ideal’ ölçüleri içinde tasarımlanan hayat belirleyicilik kazanır. Böylelikle, hayat hakkındaki doğruyu yansıtmak için, o hayatın içine önce bir ‘ideal’ (olması gereken) yerleştirmek de kaçınılmazlaşır. İşte, Caudwell estetiğinin ayaklarından biri olan Marksist yansıtma anlayışı da benzer bir işleyişe sahiptir. Zira, en genel anlamında, Marksizm, bilincin, toplumsal/maddi gerçekliğin zihinsel düzlemde yansıması olduğunu vazeder. (6) Öyleyse, ideoloji gibi sanat da, maddi olanın bir tür yansımasıdır. Lakin, şu da unutulmamalıdır: Marks ve Engels, -sanata ilişkin bütünlüklü açıklamaları yoksa da- toplumsal/nesnel olanın doğrudan (toplumsal gerçekliğe sadakatle) yansıtılmasını Marksist sanat adına yeterli bulmuşken; ‘bildik’ sosyalizm uygulamaları içinde, Plekhanov-Lunaçarski-Lenin-Jdanov/Stalin ekseni üzerinden yürüyüp serpilen yansıtmacılık anlayışı, nihayetinde (ve elbet), tıpkı idealistlerin yaptığı gibi, yansıtılacak gerçekliğin içine öznel/ideal tercihleri yerleştirmekten geri kalmamıştır: ‘Sosyalist Stalinist Gerçekçilik’!  

 

Şimdi, bu noktada, yeniden Caudwell’a dönelim ve bakalım, andığımız ‘yansıtma’ ekseni ile nasıl buluşmuş ya da hangi ‘yaratıcılık’ alımlayışını izleyerek iki öğeyi uzlaştırmaya çalışmış. Marksist estetikten farklı olarak, Caudwell’a özgünlüğünü kazandıran, sanatsal edimde, içeriden gelen bir şeyden, ‘duygu’dan söz ediyor oluşudur. Yaratma ekseni, işte o şey üzerinden yüreyecektir. Yanılsama ve Gerçeklik (7) isimli çalışmasının, ‘Şiirin Doğuşu’ başlıklı bölümünün son paragrafında, Caudwell, şunları söyler: “Çünkü şiir somutluğu içinde ekini, olgusal özüyle hasadı değil [Ben burada, Caudwell’ın, toplumsal olanı ‘yansıtma’yı aştığını düşünüyorum.]… kabilenin hasatla ilişkisi olan duygusal, toplumsal ve ortaklaşa karmaşayı betimler ve dile getirir. …Şiirin doğru’su, şiirin soyutça önerdiği -olgusal içeriği- değil, toplumdaki dinamik rolüdür -yani ortaklaşa duygu içeriği”. (s. 127/ 38) Belge de, ‘olgusal içeriğin’ ikincil kılınması ile sanatsal olana daha özgül bir yer açıldığını düşünür -Sosyalist Gerçekçilik’ten farklı olarak. Dahası, şunları da söyleyecektir, Caudwell: “İnsanlar, kendi toplu algılama ve eylemlerini doğanın görünüşüne göre değiştirecek yerde, doğanın görünüşünü kendilerine göre değiştirirler”. (s. 130/ 321) Evet; burada, bir tür öznel algılamadan (içsel yaşantı ve/ya içsel ihtiyaçtan) söz etmektedir. Ama dikkat edilirse, hep, ‘topluluk’ üzerinden ve toplumsal olana katılım anlamında. İçsel ihtiyacın, içeride olanın, nesnel olanı değiştiriciliğine değinisi önemli ama kurulan çerçeve biraz manidar. Belge, şunu vurgular: “Bu noktadan hareketle, sanat teorisine temel oluşturacak bir ideoloji teorisine geçebilirdi Caudwell. Böylelikle, gene Sosyalist Gerçekçilik formülasyonundan farklı bir platforma varabilir, üstelik, bu platformu çok daha sağlam dayanaklara oturtabilirdi. Ne var ki Caudwell’in kendi epistemolojik anlayışı bu sıçramayı yapmasına imkân vermedi”. (s. 130)

 

Karşı-eleştiri 3/ Ben, Caudwell’ın, bu noktada, bir ‘ideoloji teorisi’ne geçmek değil de; özne/nesne eytişimi içinde, ‘bastırılmış’ olanın ön/bilince ve hayata yansıyışı anlamında, ‘imge(lem)sel’ bir sanatsal süreçten (yaratma sürecinden) söz edebilseydi eğer; yani, Marksist duyarlıklarıyla psikanalizi harmanlayabilecek bir birikimi olsaydı, daha tutarlı ve bütünlüklü bir estetik alımlayışı olabilirdi, diye düşünüyorum -ki, bu da, ‘psikanalitik duyarlıklı bakış’ın, ‘ideolojik bir ürün/üretim olarak sanat’ anlayışından temel farkı oluyor -geleceğiz.

 

Caudwell’ın, yaratma eksenini kuruşu adına bir diğer dikkati çekici nokta da, az önce sözünü ettiğim içsel yaşantının, kendisini ‘uyumlandırmak’ üzere bir ‘ortak ego’ya bağlanıyor oluşudur. Bu tutumuyla, Caudwell’ın, yaratma eksenini kuruşta, içselden çok, dışsal/toplumsal olanın davetine itibar ettiği anlaşılır. Öte yandan, Caudwell’ın, içsel olanın kapsamına, -dışsal olanla çatışması içinde devinen değil- devinmeyen bir ‘içgüdüsel genotip’i (8) yerleştirmesi de, az önce andığım, özne/nesne eytişimi içindeki ‘çatışma’ sorunsalını atlamasına yol açar. Bu ise, onu, sanatsal edimin arkasındaki (yaratmaya/tahayyül etmeye/imgelemeye dönük) öznel/bireysel ‘ihtiyacı’ fark etmekten alıkoyacaktır. Öyle ki, Caudwell, sanatsal edimin, sınıfsız/ortaklaşmacı bir toplumdaki ‘ortak ego’ya dönük içsel yönelimlerle yapılandığını; dolayısıyla, sınıfsal ayrımlaşma ve çatışmanın olduğu bir toplumda, gerçek sanatın mümkün olamayacağını da ileri sürecektir. (Bkz. Notlar/1)

 

Karşı-eleştiri 4/ Belge’nin, Caudwell’ın tavrında, “[S]anat, son analizde, değişmezliği varsayılan bir insan özü ve psikolojisinin, çevreleyici dış koşullara uyarlanmasına indirgeniyor”u (s. 140) okuması bence de yerindedir. (Bkz. Notlar/2) Ancak, bu vesileyle, Belge’nin, ‘daha yeterlisini düşünecek durumda’ olmasa da, her fırsatını bulduğunda, psikanaliz denince, ‘değişmeyen insan özü’nden söz eden bir şey anlamasını (ya da psikanalizi, neredeyse, ‘iyi saatte olsunlar’ kabilinden bir şey olarak anışını) çok da yapıcı bulmadığımı söylemeliyim. Örneğin, yaratma eksenini besleyen psikoloji/psikanalizden söz ederken şöyle diyor, Belge: “…Freud, sanatçının sanat eseri haline getirdiği hammaddenin evrensel insanlık açısından ortaklığına inanıyor. ‘Oidipus’ kompleksi, ‘babayı öldürme isteği’ vb. bütün insanlarda (zaman ve mekân içinde) varolan bir şey. …Şu halde şimdi sormamız gereken, Freud’un teorisinin ilke olarak değil, fiilen doğru olup olmadığı, sanatı açıklayıp açıklamadığı. Freud sanatçıyı bir ruh hastası gibi görür. Başka ruh hastalarından farkı, ‘yüceltim’ (sublimation) yapabilme yeteneğidir. Bu yetenek sayesinde kendi hastalığını nesnelleştirir, içinden atar, içini boşaltır ve rahatlar. Öte yandan, aynı kompleksin öğeleri bütün insanlarda varolduğu için, herkes bu eserleri okuyup onlardan zevk alabilir”. (s. 228) Halbuki, “Malinowski, Freud’un Oidipus kompleksi üstüne kurduğu bütün sistemin, evrensel anlamda geçersizliğini kanıtlayıverdi [vurgu benim]”. Ama birkaç satır sonra: “Malinowski’nin eleştirisi, Freud’un teorisinin asıl incelediği çağdaş Batı toplumu için geçerliğini ortadan kaldırmadığı gibi, teorinin soyut çerçevesini de çürütmüyor”. (s. 229) Bilinç-bilinçdışı ayırımı doğru, yasak-gizli istek ilişkisi doğru, vb., hepsi doğru; ama bunlar “insan bilincinin tarih-aşırı yapısıdır”. Demek ki, Freud, kendi toplumu ve zamanındaki hastaları incelemiş ve bulduklarını “evrensel-ebedî” addetmiştir. “Bir başka söyleyişle Freud, ‘tarihi’ olanla ‘yapısal’ olanı birbirine karıştırmıştır… ‘Tarih’ perspektifinin yokluğu, psikolojinin ilk kurucularının teorilerine karşı ileri sürmemiz gereken ilk ve en temel eleştiridir.” (s. 230) Şimdi;

 

i. Freud’un nevroz kuramını üzerine bina ettiği ödipal karmaşa (bkz. Notlar/3), giderek karı-koca evliliğinde karar kılan kadın-erkek ilişkisi için geçerlidir. Yani, kandaşla cinsel ilişkinin (ensestin) yasak, ve bu temel yasağın aile/toplum içi yaşantıyı belirleyici olduğu tarihsel/kültürel bir süreçten söz edilmektedir. Sanatsal edimin, ‘insan’ varoluşu adına ne menem bir şey olduğunu anlamaya soyunduğumuz şu noktada, Morgan’ın da andığı ‘grup hâlinde evlilik’ yaşantısı (bkz. Notlar/4), olmuşsa bile, bize ne faydası var? Birisi çıkıyor ve karı-koca evliliğinden, karı-koca-çocuk üçgeni ve o üçgenin dayandığı ensest yasağından ve de yasağın yapılandırdığı bir karmaşadan söz ediyor. Bilip bilebildiğimiz, inceleyebildiğimiz insanlık tarihi de böyle bir evlilik ve yasa/yasak üzerine kurulmuş. Evrenselliği ve tarihselliği de o kadar -azımsanabilir mi? Malinowski’nin, Trobriand adalarında bir vakit yaşadığını ileri sürdüğü yerlilerin karı-koca evliliği yapmamamış olduklarını ‘kanıtlayıvermesi’, karmaşanın belirleyici olduğu tarihsel/toplumsal yaşantı adına bize ne söyler?

 

ii. Belge, Freud’un ortaya koyduğu, bilinç-bilinçdışı ayırımını, yasağın belirleyiciliğini kabul ediyor, doğrudur diyor; ama bunlar ‘tarih aşırı’dır, ‘yapısal’dır diye vurgulayarak da, Freud’un tarihsel olanla yapısal olanı karıştırdığını ileri sürüyor. Neden? Çünkü, Freud, kendi hastalarını dinlemiş ve işittiklerini ‘evrensel ve ebedi’ addetmiştir. Ben, böylesi kolaycı bir saptamayı (ki, ortodoks Marksistlerin de psikanaliz eleştirisi büyük bir ferahlıkla gelip aynı noktaya dayanır ve âdeta, tarihten söz etme hakkının Marksizmin tekelinde olduğu varsayılır), ‘daha yeterlisini düşünecek’ sabrı ve niyeti olmamaklığa yoruyorum. Freud, bilinçdışı-bilinçöncesi-bilinç (ruhsal aygıt adına ilk bölümleme) ya da id-ben-üstben’den (ruhsal aygıt adına ikinci bölümleme) söz ederken, bireyin -az önce andığım karı-koca evliliği ve ensest yasağının geçerli olduğu toplumsallık/tarihsellik içindeki- ruhsal aygıtının ‘yapılanışını’ tanımlar -o kadar. (Söz konusu yapının bile geçerliliği, ebedi değil, ensest yasağının geçerli olduğu süre boyuncadır!) Yapının, kendisine nasıl bir tarihsellik kurduğu ise, tümüyle o yapıyı o bireyin nasıl tasarruf ettiği ile alakalıdır. Bir başka deyişle; şu âlemde, ensest yasağına tabi ne kadar insan varsa, o kadar ödipal karmaşa ve bir o kadar da, her ilişki içinde devinip duran ödipal tarihçe vardır. Şöyle söylesem daha mı rahat anlaşılacak: Yeryüzündeki tüm homo sapienslerin beyinlerinin yapıları (ve nörolojik işleyiş yasaları) aynıdır; ama yeryüzünde ne kadar homo sapiens varsa, o kadar, aklını/beynini ‘kullanma’ tarzı ve bir o kadar da hayat hikâyesi/öznel tarihçe vardır. Ya da, hepsinden aynı şeyi işiteceksek, neden herkesi ayrı ayrı divanlarımıza yatıralım? (Ya da şöyle yapalım, Marksist Estetik, s. 258’e bakalım: “İdeolojilerin tarihinden söz etmek elbette mümkündür. Zaman içinde toplumlar değişmiş, ideolojileri de değişmiştir. Ne var ki, onları ideoloji yapan ortak özellikler değişmemiştir; yani, ideolojilerin tarihi vardır, ama ideolojinin tarihi yoktur”. [Vurgu benim.])

 

iii. Freud’un, sanatsal edimi, zaman zaman bir nevrotik yaşantı, bazan da, bir tür ‘yüceltme’ olarak tanımladığı doğrudur. Ama nasıl Marksizm kutsal bir metin değilse, nasıl, tarihsel-maddeci eytişimsel anlayış içinde kalıp farklı Marksizm okumaları gerçekleştirebilirsek; ruhsal aygıtın yapısal işleyişini esas alarak da, sanatsal edimi, Freud’un ileri sürdüğünden (nevroz ya da yüceltme) farklı bir yere oturtabiliriz (ki, ben öyle yapmaya çalışıyorum). Ama şöyle baktığımız zaman pek bir yere varabileceğimizi sanmıyorum: “Herkes Oidipus kompleksini dışlaştırmaya çalıştıysa, Ahmet’in tragedyasını niçin Mehmet’in tragedyasından daha çok beğeniyoruz? Ayrıca, sanatçının kompleksini dışlaştıran bir ruh hastası olduğu önermesi de hiç inandırıcı değil. Niye sanatçı? Başka herhangi bir meslekten insan bir sanatçıdan daha hasta olabilir. Niçin herhangi bir tüccar, yargıç, vb. değil de bir sanatçı böyle nitelensin?” (s. 230) Niye? -geçiyorum.

 

iv. Belge’nin ‘yaratma’ eksenine ‘psikolojik yaklaşım’ çerçevesinde dile getirdiği itirazlardan bir diğeri de, ‘imgelem’ meselesidir: “‘Yaratma sorunsalı’ içinde çok önemli bir yeri olan imgelem, bildiğim kadarıyla [vurgu benim] hiçbir zaman bilimsel bir şekilde açıklanamadı…”. (s. 221) “‘Yaratma olarak sanat’ sorunsalında, ‘imgelem’ veya ‘yaratma fiili’ gibi bazı canalıcı kavramlar yer almakla birlikte, bunların ciddî bir bilimsel analize imkân vermeyen türden nosyonlar olduğunu gördük.”  (s. 227) Ne tür bir bilim beklentisi? Kuşkusuz, ‘bilimsel ciddiyet’ ölçülerini, görgül olandan tedarik ediyorsak, ‘ruhsal’ olanla bilimsel ciddiyeti yan yana koymak biraz zor olabilir. Ama, Belge, az önce değinmiştim, bilinç-bilinçdışı ay(ı)rımını ve yasağı ciddiye alıyor; peki, o zaman, ‘dürtü-dürtünün temsilci ideası-ideanın imlediği nesne (doyum nesnesi)-temsilci idea üzerinden dürtünün bastırılışı/dürtüsel doyumun yasaklanışı-bilinçdışının oluşumu-bilinçdışından bilince çıkmak üzere bilinçdışı malzemenin ‘bilinçöncesi’nde değişime uğrayışı=‘imgesel dönüşümler’ sarmalını da ciddiye alması gerekmez mi? Ya da, herkesin her gece gördüğü rüyayı neye yormak gerekir? Rüyalarımız, imgesel gerçekliğimizin yadsınılmaz kanıtları değilse, nedir? (Bkz. Notlar/5)

 

 

‘İdeolojik Bir Ürün’ Olarak Sanat Yapıtı

 

Şimdi de, Belge’nin sanatsal edimi kendisinin nasıl açımladığını anlamaya çalışalım. Bakalım, sorunun terimleri ne kadar/nasıl doğru konmuştur; ya da, sorunun terimlerini doğru koymak, sanatsal edimin özgül doğasını/işleyişini açıklamaya yetmekte midir?

 

Belge’ye göre; 1. Sanat yapıtı, ideolojik bir üründür; hammaddesi ideoloji olan ve o hammaddenin işlenmesine dayalı üretim sürecinin ürünüdür. Sanatçı-eser-okur zincirinin halkalarını birbirine bağlayan da ideolojidir; 2. İdeolojinin kendisi ise; a. Bir yansıma değil; daha önceki fikirler, inançlar, vb. (verili ideoloji) üzerinden üretilen, ‘maddi’ bir şeydir. Yansıma, gerçeklikle düşünce arasındaki ilişkinin edilginliğine; üretim, düşüncedeki insani etkinliğe vurgu yapar. (Ve, bununla bağlantılı olarak, örneğin,  Mısır kabartmaları, “gerçekliğin insan zihnindeki yansısı değil, gerçekliğin belirli toplumsal koşullarda ideolojide üretilmiş zihindeki somutunun, estetik ideoloji dolayımından geçerek taştaki yansısıdır. Bir başka söyleyişle, gerçeklikle insanın yeniden-ürettiği gerçeklik imgesi [vurgu benim] arasında, pek çok süzgeç [vurgu benim] vardır”. [s. 269-270]); b. Bir tür bilgi olmakla birlikte, ‘bilim’den farklı olarak, ‘kapalı’ bir dizgesellik içinde kendisini kurar (“topluluk üyelerinin kendileri hakkındaki bilimsel bilgileri değil, kendilerini tasarlayış biçimlerinin bilgisidir. Dolaysız olarak, bireyin hayatını yaşamasından doğar; bir başka söyleyişle, bireyin kendi hayatıyla yaşanan ilişkisinden doğar”. [s. 257-258]); c. “[S]omut bireylerin… kendilerini bir üst-Özne’nin kimliğiyle özdeşleyerek, bu özü paylaşan ‘özneler’ olarak tarih içindeki yerlerini belirlemeleridir.” (s. 285) (Bkz. Notlar/6); d. Düşüncenin gerçeklik karşısında aldığı bir biçimdir (bilim, sanat, felsefe, din, vbg. “Ve zaten bu somut biçimler dışında ‘düşünce’ diyebileceğimiz bir şey yoktur.” [s. 260]); e. Düşünce ise, dilden ayrı değerlendirilemez; dolayısıyla, ideoloji de dilin kapsamındadır. Öyleyse, “bütün ideolojik oluşumlar[ı]… sanatı, bilimi ve başka düşünce (ya da bilinçlilik -vurgu benim) biçimlerini… nesnel ve anlaşılır bir yapı olan dilde (ve dilin ideolojiyle ilişkisi içinde)” araştırmak gerekir (bkz. Notlar/7). Bu ise, ‘bilgi olarak sanat’ (vurgu benim) kavramını öne çıkarır; 3. Sanatsal (edebî) söylemin ise; a. “nesnesi… [tarih içinde belirlenen] insan yaşantısıdır”. (s. 286) Ama, yaşantı ile özdeş olmadığı gibi, doğrudan bir yansıtımı da değildir. Yaratmaz da; fakat, kendi işleyiş koşulları içinde dönüştürerek yeniden üretir; demek ki, b. Nesnesi, yaşantı olduğuna göre; dolayısıyla, ideolojidir, tarihtir; demek ki, ‘alan’ı itibarıyla felsefi ve bilimsel söylemden ayrılmaz; alan hepsi için birdir: ‘Hayat’; c. Sanatsal söylem, ‘yöntemsel’ olarak da bilim ve felsefeden ayrılamaz. Zira, sanat, nasıl, nesnesi olan yaşantıyı dönüştürerek yeniden üretiyorsa, bilim ve felsefe de öyle yapar.

 

Karşı-eleştiri 5/ Belge’nin, Marksist estetik önermesi adına buraya dek söylediklerini toparlayacak olursam, tezin, ‘sanatsal edimin doğasını/özgüllüğünü’ açımlama adına yaşadığı temel zaaf daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum. Şöyle: Tez kurucusunun karşısında -hepimizin olduğu gibi-, kendi hâlinde bir ‘gerçeklik/hayat’ vardır. Beri yanda ise, söz konusu gerçeklikten gelen ama gerçekliğin kendisi değil, ‘imge’si olan (dikkatinizi çekerim, çok temel bir açıklamada, Belge, bilimselliğini yadsıdığı ‘imge/lem’i söylemine katabilmektedir), sanatsal ‘ürün’ vardır (ben, o imge[lem]sel ürünü, ‘yaratı’ olarak adlandırıyorum). Bu iki şey (yani, ‘gerçeklik’ ve ‘gerçeklik imgesi’) arasına ise, Belge, bir tür ‘süzgeç’ yerleştirmektedir (bu noktada, bu deyişin kullanılma ihtiyacı da dikkati çekicidir). Belge’nin de, benim de sorduğum soru şudur -aslında: Bu iki şey arasında (Belge’nin deyişini kullanalım), nasıl bir ‘süzgeç’ çalışmaktadır ki, süzme işlemi sonucunda, ‘özgül’lüğü herkesçe kabul edilen (ama açımlanmaya çalışılan) bir ‘sanat ürünü/yaratı’ ortaya çıkmaktadır? Bir başka deyişle, çalışmanın kendisini bir ‘tez’ olarak yapılandırabilmesi, bu soruya verdiği yanıta bağlı olacaktır. Şimdi; benim tezime göre, Belge’nin süzgeç diye adlandırdığı noktada, ‘psikanaliz’in tanımladığı ‘birey/özne’ durur: Bilinçdışı-bilinçöncesi-bilinç yapılanması -ya da, id-ben-üstben kuruluşu- üzerinden, içinde yer aldığı gerçeklikle eytişimsel olarak etkileşen (ya da, anılan bireysel/öznel yapılanması, o eytişimsel/pratik nesne ilişkisi içinde ortaya çıkmış olan) birey (hatırlatalım; psikanalizin andığı her öznellik, nesne’yi ve onunla kurulan ‘ilişki’yi ve o ilişkinin oluşturduğu ‘öznel tarihçe’yi de zorunlu olarak içerir!). Anılan yapının işleyişinden mülhem; gerçeklik/hayat/hakikat’le ‘çatışma’sı içindeki birey. Dolayısıyla; öznel ‘varoluşunu’ ketlediği noktada gerçekliği ‘dönüştürme’ye soyunan birey. ‘Bastıran’la (gerçeklikten gelen)/bastırılmış olan (gerçekliğe/nesne ilişkisine katılmaktan alıkonan)’ arasındaki çatışmanın bireyi. Bir adım daha atıyorum; anılan noktada, -verili- gerçekliği dönüştürmenin iki yolu vardır: 1. Yaratıcı/devrimci siyasi edim; 2. Yaratıcı sanatsal edim (gerçek sanatsal edim, ‘yaratıcı’ olmak zorundadır!). İlki, bastırılmış sınıfsal bilincin, sınıf bilinci olarak siyasi edime katılması ve hayatı dönüştürmesi iken; ikincisi, özne/birey ölçeğinde, bastırılmış olanın, bilinç/bilinçöncesi işleyişinde (imgeleme ediminin, imge işçiliğinin çalıştığı süreçte; ‘hayal’ hanesi/‘muhayyile’de gerçekleşen ‘tahayyül’ anlamında yani) imgesel/kurmacasal/yaratısal görünürlük (alımlanabilirlik) kazanması; ‘hakikat’in ‘hayal’de (‘yaratı’ya) dönüştürülmesidir. ‘Yaratıcı’ sanatsal edimin, ‘yaşanan’ bir şey olmaklığı (hem yaratılma, hem de paylaşılma sürecinde), bilimden ve yaratıcı olmayan sanatsal edimden farklılığı da, ancak, ‘süzgeç’in içini yoklayan psikanalitik kuram ile anlaşılabilir.  

 

Peki, Belge, söz konusu süzgecin olduğu yere ne yerleştirmiştir? Şunu/şunları: ‘Düşünce/bilgi nitelikli, bilinçlilik düzeyinde işleyen; ‘alan’ ve ‘yöntem’ olarak tarihsel, bilimsel, felsefesel olandan farksız bir tür ‘ideolojik’ edim. Peki; gelip gelebildiğimiz bu yer, bize, sanatsal edimin ‘özgül’ doğasına dair bir kavrayış kazandırıyor mu? En azından, şu soru öne çıkmıyor mu (farklı bir duyarlık geliştirmek adına): Eğer, sanatsal ideolojik edim içinde, birey, verili varoluşsal tasarımını değiştirmek istiyorsa (ki, o anlamda, sanatsal edim, ‘yaratıcılık’ kazanacaktır); ‘değiştirme ihtiyacı’ nereden kaynaklanır? Bu sorunun yanıtı, ‘bilinçdışı süreçler/bastıran-bastırılan devinimi’, yani, ‘psikanalitik duyarlık’ olmadan verilemez. (Bkz. Notlar/ 8) 

İşte, çalışmanın geldiği bu noktada, Belge, sözlerini şöyle bağlayacaktır: “Sanatsal söylemin özgüllüğünün [vurgu benim] daha fazla açılması gereken bir anda, ‘epistemoloji’ bağlamından çıkarak, sanatın nasıl bir üretim olduğunu daha dolaysız bir çerçevede incelemeye başlamamız gerekiyor”. (s. 288) Evet; bence de.

 

 

‘Üretim Olarak Sanat’

 

‘Sanatsal söylemin özgüllüğü’nün açımlanacağı bölüm, ‘Üretim Olarak Sanat’ başlıklı bölümdür. Bu bölümde şunlar söylenmiştir: 1. “Bunlarla [s. 289-303 arasında söylenenlerle], sanatın bir üretim oluşunu, sadece nesnel belirleyicileri düzeyinde göstermek mümkün. Bu nedenle, şimdi sanatsal pratiğe daha yakından bakarak bizzat üretim sürecinin kendisini açıklamak gerekiyor. Bunu, ‘söylem’ dediğimiz şeyin mantığını ve somut mekanizmalarını sergileyerek yapabiliriz”. Ve bunun için başkaları ne demiş, önce ona bakılacaktır: 2. Althusser: “Sanat ile ideoloji ilişkisi sorunu çok karmaşık ve zor bir sorun. Sanatın ideolojiyle ayrıcalıklı ve özgül bir ilişkisi olduğu halde gerçek sanatı ideolojiler arasında saymıyorum”. (s. 309) “Sanatla bilim arasındaki gerçek ayrım, aynı nesneyi çok farklı yollardan vermelerinin özgül biçiminde yatar: Sanat ‘görme’ ve ‘algılama’ veya ‘hissetme’ biçiminde, bilim ise bilgi biçiminde (dar anlamda, kavramlarla)…” (s. 310) Ve, nihayetinde, Althusser’in gelip dayandığı nokta: “Gördüğünüz gibi sanatın varoluşu ve özgül niteliğinden ötürü ortaya çıkan soruların çoğuna cevap verebilmek için bir sanat eserinin ‘estetik etkisi’ni ortaya çıkaran süreçlerin yeterli (bilimsel) bilgisini üretmek zorundayız. Başka bir deyişle, sanat/bilgi ilişkisi sorununu çözebilmek için sanatın ne olduğunun bilgisini üretmeliyiz”. (s. 310) (Demek ki, Althusser’den de fayda yok! [9]) Araya Eagleton girer ve nakleder Belge: “Bence çok haklı olarak, sanatı nereye koyacakları konusunda belirgin bir utangaçlık içinde olduklarını [Althusser ve Macherey’dir utangaçlarımız] söyler Eagleton. ‘İdeoloji’ olduğunu söylemek sanata karşı ‘ayıp’ oluyor; ama kutsal ‘bilgi’ payesine de bir türlü lâyık göremiyorlar”. (s. 313) Ve şöyle tanımsal bir katkıda bulunacaktır Eagleton: Yazınsal söylemde, ‘gösteren’in ‘gösterilen’e bir önceliği vardır. Şiirde bu özellik daha belirgindir. Ve, “…romanın bütünü bir söylem olarak ele alındığında, gerçekte bir gönderge olmadığı, bütün bu sözde göndergelerin sonunda bir kurguda çözüldüğü görülür… Metin içindeki ‘gösterilen’, ‘sözde-gerçek’ adını verdiğim şeydir -metnin ‘hakkında’ olduğu hayalî konumlar”. (s. 316) Dolayısıyla, ‘yazınsal metin’, ideolojik ve tarihsel olanın içinde yer alır. Ve, 3. Belge, Eagleton’ın tarih ile metin arasında kurduğu dolayımı oldukça doyurucu bulup ekler: “[Sanatçının] alanı, yaşantıdır -somut bir nesneye indirgenemeyen, kendisi tanımlanmamış bir nesne olarak sanatçının karşısında duran, yaşantı. Fakat bir sanat eserine dönüşmesi için bu hammaddenin, dolaysızca ‘yaşanan’ yaşantı olmaktan çıkarılması gerekir. Ve bu dolaysızlıktan çıkarma işlemi, ‘sözde-nesne’yi üreterek, sanatın kurgusallığını (fictiveness) oluşturur… sanat eserinde varolan nesnelerin veya kişilerin vb. … zihinde yeniden üretilmesi[ni]…” (s. 319)

 

Karşı-eleştiri 6/ Hammadde işçiliği ile üretilen ‘sözde-nesne’, ‘imge’/‘imgesel gerçeklik’i; kurgusallıksa, imgelem(e)sel olanı imler. Öte yandan, bunların, bireysel düzeyde ‘yaşantı’ ile bağıntılarının kurulabilmesi ve epistemolojik bağlamda doğru yerlere oturtulabilmeleri için de psikanalize ihtiyacımız vardır (bkz. karşı-eleştiri 5).

 

Karşı-eleştiri 7/ Nihayetinde, ‘Üretim Olarak Sanat’ başlıklı bölümde de, ‘sanatın nasıl bir üretim olduğuna ilişkin daha dolaysız bir çerçeve’ kurulamamış; bir başka deyişle, ‘sanatsal söylemin özgüllüğü’ açımlanamamıştır.

 

Tezin bence (bir bilim adamının dürüstlüğü ve içtenliği adına da örnek alınması gereken -daha önce de anmış olduğum) en yapı(landırı)cı cümlesi şudur: “Burada bir parantez açarak ileri sürdüğüm tezin bir eksikliğine değinmek istiyorum. Bu eksiklik, elimizde yeterli bir ‘birey’ teorisinin bulunmamasından kaynaklanıyor… özellikle bireyin ideolojisiyle ilişkisi, bu nedenle bir ‘özne’ olarak ve ‘öznelliğini’ kurarken sanatçının durumu üstüne söylediklerimde belirgin bir teorik boşluk olduğunu itiraf etmeliyim”. (s. 321-322)

 

 

SONUÇ

 

1. Belge, sanatsal edimi ve -kendi deyimiyle- sanatsal ürünü, ideoloji/tarih içre konumlandırırken sorunun terimlerini (kendi belirlediği çerçevede) gerçekten de doğru koymuştur; ancak, sanatsal edimin, sanatçının ideolojik edimsellik içinde kendi

özne(l)liğini/birey(sel)liğini yeniden tasarımlama ihtiyacına dayandığını ve öylece -imge(lem)sel düzeyde- yaşandığını düşünürsek, Belge’nin -yukarıda- teslim etmiş olduğu boşluk, ‘önemli’ bir boşluktur; tezim, ‘psikanalitik duyarlıklı bakış’la doldurulmalıdır.

 

2. Sanatsal edimi açımlayış, elbet, sanatsal olanı ‘değer’lendirmeyi (ölçü düşürmeyi) de davet edicidir. Belge, psikanalizle ilgili şu saptamayı yapmıştır: “Psikolojizmin sanatı açıklamada başlıca eksiği, sanatsal değer konusunda bize herhangi bir ölçüt vermemesidir”. (s. 230) Ben, yukarıda temel dayanaklarını vurgulamaya çalıştığım ve ‘psikanalitik duyarlıklı bakış’ adını verdiğim yordamla yazınsal metne baktığımda şunları değerlendirmeye çalışıyorum: Metin; verili hayat(ıy)la yetinen, çatışmalardan/hesaplaşmalardan kaçınan, genel geçer beklentilere göre yazan bir yazar özneyi mi; yoksa, hayatla kapışmayı göze alan, ‘varoluşunu sorunsallaştıran’, ‘meselesi olan’  bir ‘yaratıcı yazar özne’yi mi imlemektedir? Metnin arkasındaki yazar; hayatla etkileşmesi/çatışması bağlamında bireysel çatışma bileşenlerini ayrıştırmada ne denli duyarlı, ne denli içe bakışlıdır? Ne denli içten, içtenlikli ve inandırıcıdır? Bilinçöncesi-bilinç geçişkenliği ne düzeydedir? Yazar; çatışmalarından kalkarak kendi yapısal tarihçesi içindeki duraklara (takılma noktalarına) ‘geçici gerilemeler’ (‘regression’) sağlayabiliyor mu? Bastırılmış malzemeye, bilinçöncesi-bilinç alanında görünürlük/alımlanabilirlik kazandırmada ne denli yetkin? İmge işçiliği nasıl; imge kuruluşları özgün, imge dizgeleri zengin mi? Bastırılmış olanı, özgün nesne yatırımlarına, yeni ‘varoluşsal tasarımlar’a, yönlendirmeye; ‘imge(lem)sel düzeyde nesne ilişkilerini/hayatı dönüştürmeye’ yatkın mı? Yazar, metnini, özgür arayışları doğrultusunda, ‘açık bir yapıt’ olarak mı; yoksa, kendisine ve okuruna ‘el koyucu’ bir tarzda, üst/egemen değerlere bağlanarak mı kurmuştur? Evet; yazınsal metne ‘psikanalitik duyarlıklı bakış’ımla baktığımda, metne bu soruları tutuyorum. ‘Üretim olarak sanat’ anlayışıyla bakıldığında, bakanlar metne ne soruyor, bilmiyorum. (*) 

 

 

 

 

Notlar

 

1/ Terry Eagleton, Caudwell’ın tavrında, Jdanovcu çizgi ile örtüşecek bir yan görür. Caudwell, ona göre, şiiri işlevsel bir şey olarak değerlendirir. Evet, Caudwell, ‘içgüdüsel genotip’ten söz eder. O halleriyle kördür içgüdüler. Onları toplumsal zorunluklara/amaçlara uyumlandırmak/yönlendirmek gerekir. İşte, bunu yapan, şiirdir/sanattır. (“Bu ortaklaşa zorunluklar insanın içgüdüsel enerjisinin hizmetini ister, oysa ona bunları yapmasını söyleyen bir içgüdüsü yoktur. …Dolayısıyla onları yönelten araç kökeninde ekonomiktir.” [s. 177]) Şöyle söyler Eagleton: “Bu kaba işlevselci sanat görüşünün Jdanovizme yakınlığını anlamak güç değil: Madem ki şiir hasada yardımcı olabiliyor, öyleyse çelik üretimini de hızlandırabilir”. (s. 141) Biraz acımasız. Zira, Stalinist/Jdanovcu sanat seferberliğinin (‘devrimci romantizm’), parti hiyerarşisi üzerinden konuştuğunu; Caudwell’ınsa, içgüdüsel gücü yaşanan ortak zor(unluluğ)a karşı harekete geçirici (ve özgürlüğü artırıcı) işlevsellikte bir şiirden/sanattan söz ettiğini unutmamak gerekir.

 

2/ Tabii, şunu bir kez daha vurgulamakta yarar var; Caudwell’ın, değişmeyen ‘içgüdüsel genotip’i esas almasından çok; bu, hayata yönelimin/güdülenmenin temel güçleri (bunları, -Jungcu değil ama Freudcu anlamında- insanın asal -ruhsal- yapı unsurları olarak almakta beis yok bence) ile dışsal/engelleyici güçler arasındaki çatışmayı (‘kişinin kendiyle –‘kendi olma’- savaşımını’) göz ardı etmesi; dolayısıyla, yaratıcı (hayatı imgelemsel düzeyde/ kurmaca düzeyinde ileriye sıçratacak) süreci ıskalamasıdır, ayırt edilmesi gereken. Caudwell’ın, içgüdüsel yaklaşım çerçevesinde sanat adına önerisi de, zaten, içgüdüsel olanın toplumsal yararlılık adına ıslahı (‘uyumlandırma’) olacaktır (‘yüceltme’). Şunu vurgulamak istiyorum; psikanaliz denince, ‘değişmeyen insani öz’e çakılıp kalmak, asıl, yaratma ekseni adına (ve eytişimsel maddeci bakış açısından da) önemli olan ‘çatışma’ sorunsalını ıskalattığı için önemli (ayrıca, bkz. karşı-eleştiri 5): “…Caudwell’in sistemi… söz konusu durumda, inatçı, sonuçta değiştirilemez bir içgüdüsel insan olarak ortaya çıkıyor. İkincisi, bu nosyon tarihin özüne bir temel zamandışılık şırınga ediyor”. (Francis Mulhern/ s. 178) “Mulhern’in bütün sözlerine katılıyorum.” (Belge/ s. 179) Hatta, Belge, katıldığı o yazarlar tarafından, Caudwell’ın, Freud’u hiç eleştirmeden kabul etmekle suçlandığını da ekleyecektir. Eleştirmekten önce, keşke doğru anlayabilseymiş. Ve tabii, onun söylediklerinde, bütün bir psikanalizi bulduklarını sananlar da. (10)

 

3/ Kuşkusuz, psikanaliz, nevroz kuramı ile sınırlı değildir. Freud’un yapısal kavrayışında belirleyici olan ruhsal-cinsel gelişim süreci, pre-fallik/pre-ödipal basamakları da içerir. Dolayısıyla; psikanaliz dediğimiz zaman, yalnızca ödipal olanı değil, onun öncesine merkezlenen ve ‘erken dönem nesne ilişkileri’nin karşılığı olan kuramsal bir kavrayışı da (Nesne ve Nesne İlişkileri, Kendilik Ruhbilimi açılımları içinde) hesaba katmamız gerekir.

 

4/ Bkz. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni/ Friedrich Engels, 1884. Engels, bu çalışmasında, büyük ölçüde Morgan’dan yararlanır. Morgan’a göre; 1. Grup hâlinde evlilik, 2. İki-başlı aile, 3. Ataerkil aile ve 4. Tek-eşli evlilik aşamalarından geçilmiştir. Bu aşamaların, daha ikincisinde, ‘karı-koca’ evliliğinin ilk basamağı yaşanır (her ne kadar, çocukların anneye aitliği ve komünist ev ekonomisi geçerli ise de). Tek eşliliğin kararlılık kazanması ve soyun baba üzerinden belirlenmesi, üçüncü aşamadadır. Mesele budur -Engels’e güveneceksek. Şunu da ekleyeyim; Freud da, L. Fison’ın (‘The Nanga’sındaki/ 1885) ‘grup evliliği’ tanımlamasını uygun bulur (Totem and Taboo/ Standard Edition, Volume XIII, 1913, London: Hogarth Press, 1986);  belli sayıda erkeğin, belli sayıda kadın üzerinde kocalık haklarına sahip olduğu türde bir evlilik ilişkisi. Bu örnekte, aynı anneden doğmasalar da, bütün çocuklar birbirlerinin kardeşi; tüm erkekler babalarıdır. Totem egzogamisi, grup ensestini önlemek içindir. (Freud’un, ensest yasağını, aynı ‘totem’e bağlı kadınlarla erkekler arasındaki cinsel ilişki yasağı olarak değerlendirdiğini de hatırlatmış olalım.)

 

5/ Belge, ‘yaratma’ kuramı ve ‘anlatımcılık’ kapsamında Wordsworth’tan yararlanarak yaratma sürecinin nasıl tanımlandığını aktarır (biraz alaysılamalı bir dille). Worsworth’tan anladığına göre, yaratma süreci,  etkilenerek yaşanılan ân ile anımsanıp şiire (burada şiir örneği üzerinde durulmaktadır) dönüştürülme ânı arasındaki ‘esrarengiz kuluçka süreci’dir. Söz konusu sürecin en hassas, ‘en gizli’ tarafı da ‘imgelem’ dir (bütün İngiliz Romantikleri’nin vurguladığı üzre, aklın zıt kutbu olan imgelem!) Binlerce insan sarı çiçekler görebilir, ancak, imgelem sahibi olanlar gördüklerinden şiir çıkarabilir. (s. 221) Bu arada; rüyanın, mizahın, şiirin (sanatsal yaratmanın) imgeselliği için, bkz. Bireyl Sorunsalı, ‘İkinci Kitap’, Dördüncü Bölüm.

 

6/ Belge, daha önce, s. 254’te de ideoloji-birey-toplum ilişkisine değinmiştir: Gramsci’ye göre, ideoloji; topluluk hâlindeki insanları ve onların çeşitli yaşama düzeylerini bir arada tutan bir tür ‘sıva’dır. Birbirine tutturduğu insanlara ‘ortak’ bir kimlik verir. Bu, aynı zamanda, Althusser’in, “İdeoloji bireyleri özne olarak adlandırır” dediği süreçtir. Şöyle ekler Belge: “İdeoloji… bireyleri, bu yüce Özne ile aynı özü paylaşan ‘özneler’ hâline getirir”. Daha sonra da, s. 296-297’de, “Birey-aşırı, özerk bir yapıdır ideoloji. Ama, ögelerinin paylaşılma derecesi ne olursa olsun, bireylerde yansır”. Şuraya geleceğim: Yıl, 1921. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un, Grup Psikolojisi ve Ben Çözümlemesi (Group Psychology and Analysis of the Ego/ S. E., V. XVIII) isimli kitabı: “…birçok birey, bir ve aynı nesneyi, kendi ben idealleri yerine koymuş ve birbirleriyle kendi benleri üzerinden özdeşleşmişlerdir”. (A. g. y., s. 116.) Toplumsal idealler, güçlerini, örtüşen ben/lik ideallerinden alırlar. “Her birey, birçok grubun bir üyesidir. Birçok yönde özdeşimlerle bağlanmış ve kendi ben-ideali’ni birçok model üzerinden inşa etmiştir.” (A. g. y., s. 129.) Peki; bu noktada en azından, psikanalize bir selam gönderilmesi gerekmez mi?

 

7/ Dil deyince, şu kadarını anayım; Freud, Bilinçdışı (1915, S. E., V. XIV içinde) isimli çalışmasında şöyle der: “Bir dürtü (herhangi bir temsilci ideaya bağlı olmadan), asla, bilinçliliğin nesnesi olamaz”. Bizim bir dürtü hakkında bir şeyler bilebilmemiz için, onun, ya bir ideaya bağlanmış olması, ya da ‘duygulanımsal’ (affective) bir konumda kendisini göstermesi gerekir. Dahası; “bir dürtü, bilinçdışında (da) bir ideadan bağımsız olarak temsil edilemez”. Dikkat edilirse, daha 1915’te, Freud, bilincin de, bilinçdışının da yapılanmalarının ‘dil’ üzerinden olduğunu söyler. Bilmiyorum, psikanalizin neyle uğraştığına dair bir şeyler ifade ediyor mu? Ya da Lacan’a kulak verelim: “Dil bilinçdışının koşuludur”!

 

8/ Çatışma/değiş(tir)me/dönüş(tür)me’den söz etmişken, ekleyeyim: Belge, geleceğin sanatının, bir takım doğrular çevresinde bütünleştirici bir işlevinin olmadığını (olmaması gerektiğini) vurgular. Bence de. Sanatın asli işlevi ‘yeni’ olanı dile getirmesidir (ve, yıkmayı göze alabilmesi -‘yaratıcı’ olacaksa elbet!): “Sonuç olarak diyebiliriz ki, sanat (bilim gibi), en genel, en yüksek soyutlama düzeyinde ele alındığında, sınıfsal farklılaşmadan önce, genel gerçeklikle insanın genel bilgilenme düzeyi arasındaki sürekli ve yenilenen çelişkiden kaynaklanır”. (s. 140) Sanatsal yaratıcılığın; yaratıcı bireyin, ‘yaşanılan’la ‘çatışması’/yaşanılanla yetinmemesi ve ‘yaşayarak değiş(tir)mesi’ sorunsalına ne denli yabancı! Ve, yenile(n)meye ‘itici’ çelişki olarak, ‘bilgilenme’ye yaslanılması ne tuhaf! Bu noktada, Belge’nin de andığı Marx’a dönmekte yarar var: “Marx, işe, felsefî bir önermeyle başlamıştı: Dünyayı yorumlamak yetmez, dünyayı dönüştürmeli”. (s. 163) Peki; dünyayı dönüştürmek/değiştirmek isteyen Marx ne yaptı?  Dönüştüreceği şeyin bilimini yaptı; Kapital’i yazdı. Ancak, yazdığı şeyle, işaret ettiği şey arasında epey bir mesafe vardı. Bilim, tamam; ama, arayı da ‘yaşayarak’ doldurmak gerekiyordu. Şöyle söylüyordu Marx: “Filozoflar dünyayı çeşitli tarzlarda tefsir etmekten [yorumlamaktan] başka bir şey yapmadılar, halbuki asıl mesele onu değiştirmektir”. (Tez XI) (Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu/ Friedrich Engels, isimli metnin sonunda, Feuerbach Hakkında Tezler, Sosyal Y., ç. C. Karakaya.) Değiş(tir)me, bir, pratik/edimsellik’tir. Yaşam(an)ın ‘maddiliği’ ondadır. İşte, yaratıcı sanatsal edimi içindeki ‘birey’ de ancak böyle bir edimsellik kavrayışı içinde tanımlanabilir; anlaşılabilir. Ve, elbet, öncelikle, bireyi, özne/nesne eytişimi (‘çatışma/bilinç-bilinçdışı sorunsalı’) üzerinden -ve yaşayan bir şey olarak- ele alan psikanaliz ile. Devam edelim; Tez I(den)/ “Bütün geçmiş materyalizmin -Feuerbach’ınki de dahil olmak üzere- başlıca kusuru, eşyayı, realiteyi, hissedilir âlemi müşahhas [somut] insan faaliyeti olarak, pratik olarak, subjektif bir tarzda değil de, sırf obje veya temaşa [görsellik] şeklinde anlamasıdır. …Feuerbach, müşahhas objeler, düşüncenin objelerinden gerçekten ayrı objeler kabul eder, ama insan faaliyetinin kendisini objektif faaliyet olarak anlamaz. ” Dahası; Tez V/ “Mücerret [soyut] düşünce ile tatmin olmayan Feuerbach hissî idrak’e [anlayışa] başvurur, ama hassasiyeti insan hislerinin pratik faaliyeti olarak anlamaz.” Ve işte, değiş(tir)menin eytişimi; Tez III/ “Ortamın değiştirilmesi ile insan faaliyetinin ya da kendi kendini değiştirmenin çakışması, yalnızca, ‘devrimci pratik’ olarak kavranabilir ve ussal bir biçimde anlaşılabilir.” (Marx’ın Felsefesi/ Etienne Balibar, ç. Ömer Laçiner, Birikim Y., 1996, s. 24.)

 

_____________________________________

 

1. Birey Sorunsalı/‘Psikanaliz ve Eleştirel Bir Bakışla Marksizm’/ Halûk Sunat, Papirüs Y., İstanbul, Ekim 1999, s. 263-298.

 

2. Marksist Estetik/ ‘Christopher Caudwell Üzerine Bir İnceleme’/ Murat Belge, Birikim Y., Birinci Basım, İstanbul, 1997.

 

3. Bu yazıda, ‘psikanalitik duyarlıklı bakış’ımı, Belge’nin önerme ya da saptamalarına yönelik ‘karşı-eleştiri’lerle dile getirmeye çalıştım. Daha bütünlüklü açıklamalar için, bkz. Birey Sorunalı; Hayal, Hakikat, Yaratı/ ‘Adalet Ağaoğlu ve Roman Dünyasına Psikanalitik Duyarlıklı Bir Bakış’, Bağlam Y., İstanbul, Kasım 2001; Boşluğa Açılan Kapı/ ‘Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yapıtlarına Psikanalitik Duyarlıklı Bir Bakış’, Bağlam Y., İstanbul, Eylül 2004 ve İmgenin Tılsımlı Rüzgârı/ ‘Yazınsal Metne Psikanalitik Duyarlıklı Bakış’, Yirmidört Y., İstanbul, Kasım 2006.

 

4. ‘Spinoza ve Psikanaliz’ başlıklı yazılarım için, bkz. Psikanaliz Yazıları/ ‘Baharlık Kitap Dizisi’, 3, 4, 5, 6. sayılar (Sonbahar/2001, İlkbahar/2002, Sonbahar/2002, İlkbahar/2003, Bağlam Y. ve Spinoza ve Psikanaliz ve Hayat, Yirmidört Y./ 2009).

 

5. Yeri gelmişken, Oğuz Cebeci’nin Psikanalitik Edebiyat Kuramı ( İthaki Y., İstanbul, 2004) isimli çalışmasını da anmak ve anımsatmak isterim. Yazınsal metne değişik psikanalitik bakış açılarının ve örneklerinin bir araya getirildiği emek yüklü değerli bir çalışma. Psikanalize yaklaşma ürküntüsü olanlar için iyi bir başlangıç olabilir.

 

6. “İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine, insanların bilincini belirleyen insanların kendi toplumsal varlığıdır.” Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Katkı’ya Önsöz.  (Sanat ve Edebiyat/ Marx, Engels, Lenin içinde, ç. Aziz Çalışlar, Evrensel B. Y., İstanbul, 1996, s. 26.)

 

7. Yanılsama ve Gerçeklik/ Christopher Caudwell, ç. Mehmet H. Doğan, Payel Y., İstanbul, 1974. Yazıda geçen alıntılar, Belge’nin kitabı/ Illusion and Reality sayfa numaraları olarak verilmiştir. 

 

8. Kaldı ki, bu ‘içgüdüsel genotip’ten Caudwell’ın tam olarak neyi murat ettiği de pek açık değildir.

 

9. ‘İdeoloji/Althusser’ bağlamındaki bir değerlendirme için, bkz., ‘İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları ve Psikanalitik Duyarlıklı Notlar’ / İmgenin Tılsımlı Rüzgârı.

 

10. Caudwell’ın estetiği üzerine bir değerlendirme için, bkz., ‘Yanılsama ve Gerçeklik ve Psikanalitik Duyarlıklı Bakış’la Bazı Eleştirel Vurgular’/ İmgenin Tılsımlı Rüzgârı.

 

(*) Murat Belge’nin burada eleştirilen tezi, doçentlik tezi olarak sunulduktan sonra (ilkin, 1989’da BFS, daha sonra 1997’de Birikim yayınları içinde) kitaplaştırılmıştır. Yaptığım araştırmada, Belge’nin, anılan kaynaklardaki tezini gözden geçirdiği ya da değiştirdiği yayımlanmış bir çalışmasına rastlayamadım. Yazım, Belge’nin, kendi verili koşulları içinde Marksist estetik adına ortaya koyduğu teze, ‘psikanalitik duyarlıklı bakış’la yapılmış eleştirel/epistemolojik bir katkı olarak kabul görürse sevinirim.

Reklamlar


No Responses Yet to “‘Kişinin Kendi ile Savaşımı’ ve ‘Yaratma Sorunsalı’ Bağlamında ‘Marksist Estetik’ Eleştirisi”

  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: