Merhum Kemal Basmacı Bey’le Hasbıhal/ II

06Kas08

 

 

Aralık 2008 tarihli Varlık dergisinde yayımlanmıştır.

 

 

Azizim Kemal Bey, romanınız üzerinden yürüttüğümüz hasbıhali, ben bu tarafta (yani, biz fanilerin ömür tükettiği cenahta), -elinize alıp inceleme şansı bulmuş olacağınızı pek sanmam ya- duymuş olmanız kuvvetle muhtemel Varlık isimli dergiye nakletmekteyim. En azından genel bir bilginiz olmalı, binbir zorlukla çıkan bu kabil dergilere hiçbir karşılık beklemeden, lakin, değerlendiriciler tarafından kabulüne dair sezgilerinden öte herhangi bir dayanağa da sahip olmadan yazan (biz) heveskâr yazarların, yazılarını, belli bir zaman içinde dergiye göndermek ve meramlarını belli vuruş sayısı dahilinde dile getirmek gibi yükümlülükleri vardır. O bahisle, geçen kez, vaktin ve vuruş sayımızın hududuna abandığımı hissettiğim noktada, sizin, Füsun ve Sibel hanımların ve etrafınızın kesişim noktasında helalleşmiştik -oradan devam ediyorum.

 

Kemal Beyciğim, madem girdik bu işe, diyorum ki -sizin de hoşgörünüze sığınarak-, öncelikle ‘yapısal kuruluş’unuzu anlamaya ya da irdelemeye çalışalım. Öyle ya, -oradan kalkarak- bakalım, sizin kendisine, kapanan Fuaye’nin yerine açılan Hünkâr’daki o ilk buluşmanızda -romanınıza rayihasını kazandıracak rakıdan da üç duble yuvarlamak suretiyle- daldan dala atlayarak, düzensiz ama içinizden geldiği gibi coşkuyla anlatıp üç saate sığdırdığınız ‘aşk hikâyeniz’i, ‘hikâye anlatmayı ciddi şekilde seven işine bağlı bir adam’ diye ‘duymuşluğunuz’ olan (kendisini de bir roman kahramanı olarak araya sıkıştırmayı ihmal etmeyen) Nişantaşılı -hınzır- Orhan Pamuk Bey, nasıl romanlaştırmış, sizin şahsınızda nasıl bir ‘roman kahramanı’ kurmuş: ne denli tutarlı, içten/likli, inandırıcı ve ne denli çokkatmanlı alımlayışa müsait (yani, ‘çoksesli/diyalojik’), bir başka deyişle, ne denli ‘yaratıcı edimsellik’ örneği. (1)

 

Bir psikanalist Kemal Bey, dinlediği kişinin temel yapısal kuruluşunu tanı(m)lamak için, o kişinin kendi tarihsel gerçekliği içinde (hayatla etkileşme edimselliği olarak anlayalım bunu), hangi noktalarda kırılmalar yaşıyor/yaşamış, kırılganlığı nerede, onu ayrıştırmak ister öncelikle. Zira, hepimizin bildiği şey: yaramız nerede ise, gocunmaya yatkın yerimiz de orasıdır. Evet, her mesleğin erbabı için (‘yaratıcı’ yazarlığı da dahil edelim lütfen) geçerli olduğu gibi, -“dar bir sosyete çevresine mesleğinin ciddiyetini papyonu ve piposuyla kabul ettirme” türü- zaaflar(ın)dan kendisini arındırmış bir psikanalist de, etrafa nasıl göründüğüne değil, doğrudan nesnesi (‘analizan’/‘analysant’) (*) ile ilişkisine yoğunlaşır ve onu kendisine getiren yakınmalarının arkasındaki yapısal kırılganlığın hikâyesini dinlemek ister.

 

Dinleyelim: Nişandan ve Füsun’un artık hayatınızdan çıktığı gerçeğini (bilinç düzeyinde) kabullendikten sonra sevişme isteğiniz, cinsel paylaşımınız kalmamıştır. Sizdeki tuhaflık, acı ve keyifsizliği takdir etme ehliyetindeki nişanlınız -‘hasta oğlunu doktora götüren annedeki’ şefkat ve kararlılıkla- Amerika’dan yeni dönen, papyon ve pipo gibi olmazsa olmaz mesleki avadanlığı da tedarik edip sosyeteye hizmete duran (biz meraklı okurun doksan birinci sayfadan -aşk tarifiyle- anımsadığı) psikanalistimize götürmek ister sizi. Kendiniz gidersiniz. (2) Nasıl bir psikanalist/lik ise, havadan sudan muhabbet edilir önce, bazı formlar doldurulur (ne hikmetse) ve ‘sorununuz’ sorulur. “[S]evgilimi kaybettiğim için kendimi uzaya yollanmış bir köpek gibi yalnız hisse[diyorum],” demek geçer içinizden. Demezsiniz. Görünürde olan sorununuzu iletirsiniz -cinsel isteksizliğinizi. O da döner (avadanlığı o kadarına müsaittir anlaşılan), isteksizliğinizin nedenini, size sorar. Halbuki, nedenini o söyleyecek sanmışsınızdır. Az önce içinizden geçene yakın bir şey söylersiniz: “Hayattan korkuyorum galiba doktor bey”. O ise, “[h]ayattan korkmayın Kemal Bey!” diyerek uğurlar sizi.

 

İşte, ben, -hem, papyonsuz ve bazı akşamlar içkisine eşlikçi piposu dışında pipoya ihtiyaç duymayan, hem de, psikanaliz deneyimini ‘yaratıcı edim’i tartım yordamına dönüştürmeye özenen- bir psikanalist olarak tam da bu noktada durmak isterim, Kemal Bey. Gerçek bir psikanaliz sürecine başlasaydınız eğer, sevgilinizin terki ile uç veren ‘korku’nuzla tanışma, korkunuzun varoluşsal tarihçeniz içinde nasıl içinize işlediğini, neyin ifadesi olduğunu ayrıştırma, ayrıştırdıklarınızla yüzleşme ve giderek (analistinizle -analitik- ilişkiniz içinde) korkunuzu, korkunuzun eseri olanları (gerek, gerisinde telafisi olanaksız boşluk bırakan türde bağlanmalarınızı, gerekse, boşluğa düştüğünüzde etrafınızı göremeyecek hallere gelişinizi) aşma olanağı bulurdunuz. Ve o süreç, psikanaliz süreci yani, o anlamda, -yeni bir ‘benliksel metnin kuruluşu’ anlamında- ‘yaratıcı’ bir süreç olurdu. Süreci yaratıcı kılan malzeme nereden gelirdi biliyor musunuz Kemal Bey, ‘bilinçdışına bastırılmış’ olandan. Hangi yolla mı, ‘serbest çağrışım’ yoluyla. Serbest çağrışımla gelen, neden, bastırılmışlığı aşan ve benliksel varoluşu zenginleştiren şeydir, diye sorarsanız Kemal Bey, o zaman da şunu söylerim: Serbest çağrışım, aralarında herhangi bir hiyerarşi gütmeksizin ve dışsal değerlere itibarın alabildiğine ortadan kaldırıldığı koşullarda, bize ait ama bastırılıp -benliksel varoluşsal alandan alıkonarak- görünmez kılınmış (ya da yol açtığı marazlarla orada -bilinçdışında- mahsur kaldığını hissettiren) farklı seslerin gün ışığına çıkma, benliksel alana katışma yoludur -da ondan. Ve (serbest çağrışımla yaşanan) doğası gereği, gerçekten yaratıcılık ekseninde yürüyen psikanaliz sürecinin önü açıktır: yani, kurulan benliksel metin, Umberto Eco’nun da (sanat yapıtı için) tabir ettiği tarzda, ‘açık’ metindir -hep, sondan bir öncekini arayan. Mikhail Bahtin’in, yaratıcı nitelikli romanı dayandırdığı çokseslilik ölçütü de oradan (aklın yolu oradan geçtiği için) mülhemdir, bana kalırsa. Her ne kadar sağlığınızda bu türden ilgileriniz olmasa da, en azından, şunu söyleyeyim Kemal Beyciğim, bunca lakırdıyı edişim, yazarınız Nişantaşılı Pamuk Bey’in yazarı Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, hikâyenizi ne türden bir sese kavuşturmuş sorgulaması, benim, ‘yazınsal metne bakışta psikanalitik duyarlık’ diye adlandırdığım yordam çerçevesinde neye dayanıyor, onu somutlamak içindi. Dönelim. (3)

 

Evet; doktorunuz, ‘hayattan korkmayınız,’ dedi ve… korkunuza yararı olmadı Kemal Bey. Demek ki, demekle olmuyor. Yazarınız Pamuk Bey’in kalemiyle yakıştırılmış romandaki o duruşunuz münasebetiyle, sizin de, yazarımız Orhan Pamuk’un da pek hoşuna gideceğini sandığım tespitle, neredeyse seksen yıldır her fırsatta “Korkma, sönmez…” diye hançeremizi yırtsak da, varoluşsal korkumuz -Cumhuriyet’in benliksel belirleyeni türünden bir korku olarak- orada durup duruyor ya -o misal, demekle olmuyor. Korku, dünyaya dönük talepler(i) içinde sere serpe ‘kendi olma’ özgürlüğünü ketleyen şey ise, Kemal Bey, korkunun ortadan kalkması da, ancak, kendiliğe katılamayan ötekilerin (‘kendindeki ötekiler’in) önünün açılması ile oluyor -ki, yaratıcı olan da odur. Toplumun varoluşsal korkusunu/‘kaygı’sını aşacağı (siyasal) yol da, yaratıcı sanatçı öznenin varoluşsal korkusunu/kaygısını aşacağı ‘imge(lem)sel’ yol da oradan geçiyor. Romansa baktığımız, anılan yol, yazar öznenin (ki onu da hareket geçiren o -bireyselleşmiş- korku ya da kaygıdır) içindeki ‘öteki sesleri’ yazınsal düzlemde işitilir kılması ile kuruluyor. Sizin romanınıza, sizin bize taşınan sesinize de öyle bakmalıyız Kemal Bey. Bu, aynı zamanda, yazar özne, sizin (yazınsal) şahsınızda, kendindeki öteki sesleri ne denli işitilir kılmıştır, sorusunun da yanıtı olacaktır -diyeceğim budur.

 

Dönelim yeniden maceranıza: Sizin, Füsun ve Sibel hanımların ve aile çevrelerinin hâlet-i rûhiyyelerine, hal ve gidişlerine geçen fasılda değinmiştim -hatırlayacaksınız. Tam da -kaderinize nereden, nasıl yazıldığı bizlere çıtlatılmayan- Sibel Hanım’la nişan arifesinde ve herhalde arayı pek de açmadan evlenmek niyetindesiniz. Amerika’da ‘iş idaresi’ tahsil ettiğiniz (sizde izine pek rastlamadığımız ‘Amerika’daki gençlik ve memleketteki askerlik hayatınızı geride bıraktığınız) halde babanızın kurup geliştirdiği iş âleminize pek de iltifatkâr değilsiniz. Satsat’ta ‘müdürcülük’ oynamakla yetinecek gibi duruyorsunuz: hafif hercai, yerçekimine müdanasız. (Romanınızda sizin dışınızda ender söz alma fırsatı yakalayanlardan abinizin eşi Berrin’e kulak verelim: “Bir Osman’ın şu sorumlu haline bak, bir de şu senin yaramaz haline… İki kardeş nasıl da bu kadar farklı olabildiniz?” Ve, abiniz Osman: “Sibel esaslı kadın, ayağı yere basıyor. Senin aklı bir karış havada, uçarı yanını dengeler”. Ayrıca, abiniz, “[u]marım Sibel’i de öbür kızlar gibi bezdirmezsin,” diye hatırlatmakta ise de o faslın da izine rastlanılmamakta hikâyenizde.) Evliliği, üzerinde pek düşünmeden (ciddiye almadan, diye anlaşılsın derim) kabullenmişsiniz. Yaşının ve başının münasip gördüğü rollere sizden daha ehil duran müstakbel nişanlınız, üstüne bir de ‘modernlik’ farkını koyarak, nasıl olsa evlenilecek kabulü ile ‘baba/nızın’ sayılacak mekânınızda (o gücün vaat ettiği hayata soyunarak) koynunuza girip (on bir aydan o yana) ‘sonuna kadar’ da gitmekte: “Dışarıdan Halaskârgazi Caddesi’nin otobüs ve trafik gürültüsü gelirken, içeride, karanlıkta [neden karınlıktasınız kuzum?] ona sarılıp hayatı[nızın] sonuna kadar mutlu olacağı[nızı], çok talihli olduğu[nuzu]” düşünmektesiniz. Sibelli yaşantınıza dair altını çizdiğim bu ayrıntı romanınızın 20. sayfasında Kemal Bey. Daha önce değindiklerimi geçecek olursak, bir sonraki, 110. sayfada. Sibel, (hanımını bırakıyorum müsaadenizle) evlilik hayatını sürdüreceğiniz evinizin nasıl tefriş edileceği ile ilgili hülyalarını (gezip görmelerine katarak) arkadaşlarınızla paylaşırken siz utançla konuyu değiştirmeye çalışmaktasınız. Burada anılan ‘utanç’ın, hayatın sefasını sürme keyfi ya da ağız tadınızı kaçıran şeyin yerine sokuşturulduğunu -sorumluluk duygusuna yabancı çocuksuluğunuzu (‘marazlı narsisizm’inizi) imlediğini- görmek üzere Füsun’a dönelim.

 

Füsun’un, ‘Teşvikiye Caddesi, Merhamet Apartmanı, numara 131, kat 2, daire 4’e, -mahsusçuktan yarım örtülü mavi çarşaflı yatağa- iş yerindeki koşulları da görmezden gelinerek şaşırtıcı bir kolaylıkla gönderildiğinin altını çizmiştim. Çocuksuluğun (doyum nesnesine ulaşımın zahmetleri ile terbiye olmamış ya da öylesi zahmetleri aşmayı göze alacak -‘ödipal’- gelişkinlikte olmayışın) davet ettiği bir kolaycılık: Hayat, pek o kadar olmuş armuta ağız açmakla doyumların yaşandığı bir âlem olmadığına göre -diyorum-, hikâyeyi öyle kurmak, yazar özneden (burada, artık, sizin heveskârı aradan çıkarıp doğrudan bizim yazara dönmüş oluyorum, Kemal Beyciğim) iz taşıyor olmasın?

 

Peki, adrese teslim Füsun, nasıl bir Füsun? Emekli tarih öğretmeni babanın, terzilikle aşmaya çalıştığı yoksul günlerden gelen annenin kızı, annesi anneniz tarafından kızını güzellik yarışmasına katılmaya teşvik ettiği için terziliğine son verilen, aynı nedenle Nişantaşılı çapkınların yatağa atmayı kurduğu, uzaktanlığının altı çizilmekle birlikte ‘hısım’dan, ailesine katkı için butikte çalışmak zorunda olan, üniversiteye giriş sınavı eşiğinde ve asıl önemlisi, eşsiz (yalnızca her yaştan erkeğin değil, kadınların bile dönüp bakmaktan kendilerini alamayacakları, yürek hoplatıcı) güzellikte, on sekizini daha -butikteki karşılaşmanızdan- iki hafta önce bitirmiş (annesinin, romanın/ızın 183. sayfasında, ‘on sekizine yeni girdiğini’ söylediği) bir genç kız. Güzel kadını takdir ehliyeti genel kabül gören Zaim söylesin. “‘Aşırı güzel,’ dedi Zaim. Nişantaşı’ndaki o butiğin önünden geçerken görüyorum hep. Herkes gibi geçerken yavaşlayıp içeri bakıyorum. Akıldan hiç çıkmayan bir güzelliği var. Herkes bilir onu.” Adı gibi, büyünün, sihrin ta kendisi -efsun/kâr… (‘Rüya’gibi bir şey!)

 

Evet, arzu nesnesinin sıradışı/olağanüstü (başka erkekleri ayartıcı) güzelliği ile seçilmiş olması, iki paragraf yukarıda andığım narsisistik yapınızla (ve o yapının olası eşcinsel eğilimleri ile) çok iyi örtüşüyor. Aranızdaki yaş farkı da anlamlı. Hiç paylaşılmamış gençliğe/tazeliğe sahip olunması açısından değil yalnızca, çocuk(su)luğa, çocuksu cinselliğe göndermesi olduğu için de. İlk kez bir ‘aşk’ romanı yazan yazarın tercihi açısından da: “Yeni bir mekâna, bir eve ilk defa gelmiş çocukların [italikler benim bundan sonra Kemal Bey], hayatın daha sillesini yemediği için hâlâ her şeye karşı meraklı ve açık kalabilen genç insanların yapabildiği gibi pencereden dışarıya ilgiyle bak[an]” bir Füsun. İlk sevişme öncesi, “tıpkı denize girmeden önce gözlüklerini çıkaran aşırı miyop bir kızın görev duygusuyla…” küpelerini çıkarıp sehpaya koyan bir Füsun. Size, “o miyop ve masum kızın yüzme öğrenirken bir anda boğulacağını sandığı zaman yardıma yetişen babasına” sarılışı gibi sarılan Füsun. Boynu, “[y]osunlu deniz, yanık karamela ve çocuk büskivisi karışımı” kokan Füsun. “[Ç]ocuksu saç tokalarını da bu hikâyelerin bir çocuğun başından geçtiği unutulmasın diye” sergilediğinizi -özellikle- vurguladığınız Füsun. Ya da, “giydiği beyaz külodu, beyaz çocuk çoraplarını”. Vs., vs. (4)

 

Üstelik, bir çocuğun başından geçtiği unutulmasın istediğiniz (ki, nişana dek her gün yinelenen, uyduruktan matematik derslerini bir yana korsak, kalanı sevişmeden -44 kez x yaklaşık 2 saatten- ibaret) hikâyelerin yaşandığı yer, geçmişte (çocuklukta) kalmış yaşantıların eşyaları ile dolu (sizin ve sizden sonra Füsun’un bindiği üç tekerlekli de dahil [5]), ‘annenizin’ anahtarını muhafaza (ve teslim) ettiği, adı da çocuksu masumiyeti çağrıştıran Merhamet Apartmanı! (Sibel’le birlikte olabilmek için iş ve baba, daha ‘gerilemeli’ [‘regressive’] cinsellik/ mahremiyet içinse anne mekânı Merhamet!) Doğrusu, Kemal Bey, anahtarı avcunuza korken -annenizden doğru- hissettikleriniz ya da o ânki çağrışımlarınız, orada yaşanabileceklerin çocuksu tekinsizliğini (az önce andığım ruhsal gerilemeli ilişkiyi) sezindirişi bakımından, sizin için de yazarınız için de çok anlamlı ve kıymetli: “Anahtarı elime koyarken ‘Dikkat et,’ dedi esrarengiz bir bakışla. Çocukluğumuzda da, annem bu bakışla baktığında, hayatın içinden gelecek ve anahtarı emanet etmekten daha derin ve belirsiz bir tehlikeyi ima ederdi”. Tabii, eşiğinden geçenlerin gerçek hayattan sıyrıldığı (bahçede oynayan çocukların sesleri ile ancak, yaşananların, rüya değil, gerçek olduğunun ayrımsandığı) bir mekân olarak seçilişi de (simgesel niteliğiyle birlikte) uygun ve anlamlı -yazınsallık adına takdir edelim.

 

Şimdi de, Füsun’la nişan öncesi tüm hikâyenizin üzerine kurulduğu sevişmelerinize ve onun üzerinden ne yaşayıp ne paylaştığınıza bir bakalım Kemal Bey. ‘-gibi yapma’ alt başlığı ile ele alıp işlediğiniz hal burada benim yaptığım iş için de geçerli ya, neyse, diyeceğim, sizin nasıl sunduğunuzu bilmesek de yazarınız (işte, burada ‘gibi yapıyorum’) Nişantaşılı Pamuk Bey, -sizden sonra öyle kotarmış- halvetinizin ilk sahnesi olarak 26 Mayıs 1975 (Pazartesi, saat üçe doğru) olanını almış. Hani, Füsun’un küpesinin yerçekimine bir süreliğine kafa tutup sonra -sözde- kayıplara karıştığı (daha ilk sayfada kendisine yüklenen yazınsal hikmet ve esrarı anlamakta zorlandığımız) ‘küpe vak’ası’nın (6) yaşandığı, o epey hummalı olanını. Hayatınızın en mutlu ânı olduğunu sonradan anladığınız, -o gecikme ile- sizi mutlu kılacak tarzda devamını getiremediğinizi anladığımız (lakin, yazarınıza, tam tersini herkese duyurmasını vasiyet ettiğinizi de anımsadığımız) o sevişme seansı. Toplam 44 seansın, ortadan azıcık ilerisinde yaşanan hummaya rağmen, nişan günü yaşanan son cinselliği yazarınız sizin adınıza şöyle aktarıyor halbuki: “Her zamanki gibi çok güzel de öpüşüyorduk. Çünkü artık öpüşmekte ikimiz de ilerlemiştik”. Doğrusu, daha son seansında öpüşme derslerindeki ilerlemenin altını heyecanla çizen ihtiyaç (ki, ‘öpüşme’nin ayrıcalıklı kıymetine değineceğim), ilk sayfadaki o halvetin hummasını nasıl (hangi malzeme ile) ve neden kurmuştur, -yazarın(ızın) narsisistik göstermeciliği (‘exhibitionism’) adına da- düşünmeye değer, derim.

 

Bana kalırsa (laf, işte) Kemal Beyciğim, sizin ya da sizin şahsınızda kendi ile sıcak temas yaşayan yazarınızın cinselliği(ni) alımlayıştaki çocuksuluğun (ve Füsun’la yaşanandaki oral/narsisistik düzeyin) diğer bir imgesel karşılığı da şu öpüşme safahatı. Düşünebiliyor musunuz, Kemal Bey, -siz romanınızın son hâlini görmediniz ama- bizim elimizde olanında müstakil bir ‘Dudaktan Öpüşmek’ faslı da var! Öyle bir ısrarınız olmuş olamaz herhalde -müzelik eşyaların hikâyesine dair siparişinizde? Şunu diyeceğim, öpmeye yarayan uzvumuz dudaklarımızsa, birbirleriyle (erotik) öpme eylemini gerçekleştiren iki insan, dudaklarıyla değil de, nereleriyle öpüşürler, kuzum? Ya da, ‘Şununla şunu öpüşürken gördüm,’ dese birisi, ‘A, acaba nereleriyle öpüşüyorlardı?’ diye bir meraka düşer misiniz hiç? Ben düşmem. (7) Bakınız, yazarınız sizin adınıza neler söylemiş: “Hikâyemin geçtiği yıllarda, dünyanın çoğunluğu gibi ben de, dudaktan öpüşen iki kişiyi hayatımda ilk defa sinemada görmüş ve sarsılmıştım. Bu, bütün hayatım boyunca güzel bir kızla hep yapmak isteyeceğim ve çok da merak ettiğim bir şeydi. Amerika’daki bir-iki rastlantı dışında, aslında otuz yıllık hayatımda dudaktan öpüşen bir çifti sinemadan başka bir yerde de hiç görmemiştim. Sinemalar yalnız çocukluğumda değil, o yıllarda bile bana öpüşen başkalarını seyretmek için gittiğimiz yerlermiş gibi gelirdi. Hikâye, öpüşmek için bahaneydi”. Ya da, “[a]rtık Füsun ile öpüşmek… kendi zevkimiz için yaptığımız ve yaptıkça da ne olduğunu ikimizin de hayretle keşfettiği bir şeydi.” Sizin cephenizde hal bu ise Kemal Beyciğim, doğrusu, o, âfet kızla, tahminen baştan 24 ya da 25. seansınızda nasıl öyle bir hava tutturmuşsunuz, hele hele o ilkinde (3 Mayıs 1975, saat iki buçuk-üç gibi) nasıl öylesi bir serinkanlılık (o yollardan epey gidip gelmişlik havası) ile mesainizi tamamlamışsınız (“Müze gezen meraklı… yapmam gereken şeyi, öncelikle hüzünlü ve korkulu gözleriyle bana bakan Füsun için; sonra ikimiz için; çok az da kendi zevkim için yaptığımı düşünsün yeter.”!?), şaşkınlığım önceki paragrafta altını çizdiğim şeye bağlanırsa sevinirim. Bence, kabahat sizde de değil, size yakıştıranda (kabahat dediğim, tutarsızlık izlenimi verdiği için, içten/likli durmadığı için). Hele hele, daha size ait, daha içeriden alımlayışın ifadeleri olduğunu düşündüğüm şu örnekler de varken: “Böylece öpüşürken önce onu öpüyordum, sonra hatıralarımdaki onu öpüyordum… aldığım haz, akıl karışıklığı ve pek çok yeni fikir (‘Bu bir çocuk,’ dedi bir fikir, ‘Evet çok kadın bir çocuk,’ dedi başka bir fikir), onu öperken olduğum bütün kişilerle[?] ve o beni öperken hatıralarımda canlanan bütün Füsunlarla (8) karışarak gitgide büyüyordu”.

 

Şimdi de, Füsun’la yaşadıklarınızın, bende, o, altını çizdiğim narsisistik yapı ile örtüşümünü esinlendiren aktarımlara (yazarınızın anlattıklarınızı yazınsallaştırdığı ya da sizinle birlikte kendi içinde [de] yol alan yazarın yazınsallaştırdıklarına) gelelim: “O sevişme anlarını yeniden yeniden yaşama isteği ve o zevklere bağlılık, hikâyemi sürükleyen temel ateştir elbette,” denmiş sizin ağzınızdan örneğin. Ve, ‘bu dünyada pek seyrek kavuşulan cennetin aralanmış kapısından geçip sonsuz mutluluğa kavuşma’ heyecanı ile yetişkin aşkının ‘mutluluğu ciddiye almanın tehlikeleri’ arasında yaşanan ânlık endişeli duraksamalar dışında, hep ilkinin ‘gerçek yargısı’nı zorlayıcı narsisistik (öz-sever) iğvasına kendini bırakma hâli. Gerisini pek sormama: “Sınırsız ve çocuksu sevişme zevkimizin dışında, beni ona bağlayan şey neydi? Ya da niye onunla bu kadar içten bir şekilde sevişebiliyordum? Aşkı doğuran şey, sevişme zevkimiz ve sürekli tekrarlanan bu istek miydi, yoksa bu isteği karşılıklı doğuran ve besleyen başka şeyler mi?”. Evet, bu yaşayışınızla (olgusal düzeyde) ilginçsiniz Kemal Bey. Lakin, yazınsal ilginçlik, yaratıcı tavır ya da çoksesli alımlayıştan geçiyorsa, o sorularla sorunsallaştırılmamış hayat hikâyesi yazınsal anlamda pek de ilginçlik kazanamıyor, demek zorundayım, efendim. Yazarınız/yazarımız, şöyle devam ettirmiş sözünüzü: “Füsun ile her gün gizlice buluşup seviştiğimiz o mutlu günlerde bu soruları kendime hiç sormaz, şekerci dükkânına girmiş mutlu bir çocuk gibi şekerleri hiç durmadan ve hırsla atıştırırdım yalnızca”. Evet, sizin yapınızda birinin (yaşadığı ilişkinin) hikâyesi nakledilirken kurulabilecek müthiş isabetli bir benzetme! Belki, kendi olma yaşantısında mütereddit (güvenliksiz/mutluluğa aç) ya da, şişirilmiş kendiliği ile arsızlaştırılmış çocuğun şekerle dolu bir dünyaya hırsla saldırışı, desek, daha da isabetli olacak. İşte o hırstır ki Kemal Bey, yetişkin insanı da, cinselliği, -fırsatını bulduğunda- yalnızca kendi cennetsi mutluluğunu temin eden haz dükkânına yumulma (talan) tarzında yaşatır. Ancak, ilk kez aşk romanı yazan yazarın(ızın yazarının), aşkî yatırımı bu düzeyde kurgulayışının ya da sizin sormak istemediklerinizi kendisinin de sormaya yanaşmadan yalnızca yazmanın cennetsi (narsisistik) aşkı ile yazıyor oluşunun (da) sizin yazınsal yazgınızla aynı kaynaktan besleniyor olabileceğine dair kanaatimi paylaşmak istesem bilmem oradan bana katılır mısınız Kemal Bey? (9)

 

Dolayısıyla, telefon açarken ensenizde, merdiven çıkarken kuyruk sokumunuzda hissettiğiniz (cennetsi cinsellikten devşirme) mutluluğun, Füsun’da giderek aşka dönüşmeye yüz tutarken sizde tedirginliğe yol açması da şaşırtıcı değil ve elbet, yazınsallık açısından da tutarlı ve inandırıcı: “Hıçkırıkları uğradığı haksızlığa öfkelenen bir çocuğun hırçın sesine dönüştü. ‘Sana âşık oldum. Sana çok fena âşık oldum!’… Ellerini yüzüne kapayıp ağladı. İçimden gelen ilk tepkinin salakça gülümsemek olduğunu itiraf edeyim. Ama bunu yapmadım. Hatta aşırı sevincimi gizleyip duygulu bir ifade takınarak kaşlarımı çattım. Hayatımın en içten ve yoğun anlarından biriydi, ama halime bir yapmacıklık sinmişti”. Pek güzel: Yetişkin insanın aşkî takdirine ve duygusal zenginliğine erişememiş narsisistik yapının ‘yapma’lığı/ yapaylığı! “Ben de seni çok seviyorum.” “[S]özlerime bir teselli, nezaket ve taklit tınısı sinmişti… Nereden, hangi rezil tecrübelerden edinmiş olduğumu bilmek bile istemediğim [itiraf edeyim ki, kaynağı sizde] içimdeki ‘aşk bilgesi’, tecrübesiz Füsun’un, benden daha içten davrandığı için ‘oyunu’ kaybettiğini sinsice müjdeliyordu bana.” “Artık bütün hayatım seninkine bağlı,” diyen Füsun ve “[b]u hem hoşuma gitti, hem de beni korkuttu,” diye, içinden cinlik yürüten siz: “Arada bir nişandan sonra [ki, nişan vakti yaklaşmaktadır] Füsun’u görmeye devam edeceğimi hayal ederken yakalıyordum kendimi. Her şeyin olduğu gibi sürüp gittiği bu cennet, yavaş yavaş bir fantaziden… makul bir tahmine doğru evrildi”. Ve, nişanda, mutluluktan ve mutluluğun kaynağına (‘oralite’ye) hitap eden rakıdan çakır keyif, gözler sevgilinizin yarısı gözüken göğüslerinde ve harika omuzlarında, “mutluluğun sahile vuran dev bir dalga gibi ağır çekimle içi[niz]de büyüdüğünü, bütün geleceği[niz]e bir zafer duygusuyla vurmak üzere olduğunu derinden” hissetmektesiniz (10): “Füsun’un benden kopamayacağını anlamıştım!” Ve, yazarınızın sizden doğru yakaladığı muhteşem bir içe bakış örneği: “Allah’ın, bazı özel kullarına, babamlara, amcamlara ancak elli yaşlarında ve büyük eziyetlerden sonra birazcık bağışladığı ahlak dışı erkek mutluluğunu; yani bir yandan eğitimi, kültürü uygun, aklı başında ve güzel bir kadınla mutlu bir aile hayatını bütün zevkleriyle paylaşırken, diğer yandan güzel, çekici ve vahşi bir kızla gizli ve derin bir aşk ilişkisini yaşayabilme talihini, bana daha otuz yaşındayken ve çok da bir acı çekmeden neredeyse karşılıksız olarak bağışladığı anlamına geliyordu bu”.

 

Evet, o marazlı narsisizmin, bedelsiz/‘sahicilikten yoksun’ cennet vaadi ve bütün güzellikler bana kurban olsun ruh hâli: “Çok sevdiğimiz bir varlığa, hiçbir karşılık beklemeden en değerli şeyimizi verirsek, işte dünya o zaman güzel olur,” diyerek, Hz. İbrahim’in en değerli varlığı oğlunu Tanrı’ya kurban edişi misali, romanınızda ‘en değerli şey olarak anılan bekâreti/ni’, büyüdüğünde, kendisine Tanrısal büyümsemeler vehmedecek size sunmasını daha o kurban bayramında öngören şoförünüz Çetin Efendi. Eh, hal öyle olunca, “[h]er şeyi kendi haline bırakmanın, hayatın [size] cömertçe sunduğu zevk ve mutlulukların tadını telaşlanmadan çıkarmanın en iyi şey olduğu sonucuna var[manız]” da kaçınılmaz elbet: “Yirmi yaşımdan beri üzerimde beni her türlü beladan ve mutsuzluktan koruyan görünmez bir zırh olduğu duygusu vardı içimde. Bu duygunun bir yanı, bana başkalarının mutsuzluğuyla fazla meşgul olmanın beni de mutsuz edebileceğini ve zırhımın delinmesine yol açabileceğini sezdirirdi”. (11)

 

İşte şimdi başa döndük Kemal Bey: ‘Nişandan ve Füsun’un artık hayatınızdan çıktığı gerçeğini (bilinç düzeyinde) kabullendikten sonra sevişme isteğiniz, cinsel paylaşımınız kalmamıştır,’ dediğim noktaya (yazımın baştan üçüncü paragrafının girişine). Siz, papyonlu-pipolu psikanalistin kapısındasınız: Zırh -maalesef ve yazınsal anlamda ne isabet!- delinmiş. Duygularınızın içtenliğini değil, ‘ne kadar talihli ve ne kadar mutlu’ olduğunuzu takdir etmesini istediğiniz (ve yüzüne, kıskançlık yerleştirdiğiniz) Zaim’e, “şimdi hayatta en çok istediğim şey, ölene kadar bu kızı hiç kaybetmemek,” (‘kazanmak’ değil, Kemal Beyciğim, ‘kaybetmemek’!) derken, -s. 60’ta düştüğünüz ‘birkaç kere’ ve ‘alelacele’ kaydına rağmen- Sibel’le sevişmelerinizin şişirmece dedikodusu Füsun’a işlemiş, kızımız bir daha adımını atmamak üzere Merhamet’ten el etek çekmiş -ve zırh, ciddi ölçüde örselenmiş -tir.

 

Sorumuz ise şu idi: Acaba, hikâyenizin dillendirilişi ve şahsınızda roman kahramanının kuruluşu, ne denli tutarlı, içten/likli, inandırıcı, çoksesli ve dolayısıyla yaratıcı edimsellik örneği. Hayatı ve karşı cinsle -aşkî- ilişkinizi yaşayışınız itibarıyla epeyce çocuksu (şişkin benlikli), narsisistik bir yapınız olduğunu huzurunuzda -hoşgörünüze sığınarak- okurla paylaştık. Evet, öyle bir yapının, özellikle de aşk ilişkisini (madem romanımız bir aşk romanı imiş) böyle yaşaması tutarlı ve inandırıcı. Yer yer (özellikle de, zırh delinme evresine dek), o yapının kendini tasarruf edişinin içeriden yakalanmış çok güzel örnekleri var. Ama, yer yer, yazınsal verili kendilikle (siz, kahramanımızın verili kimliği ile) bağdaşmayan kesitler de var. Az önce altını çizdim. Keşke ömrünüz vefa edeydi de Kemal Beyciğim, şahsınızda kalem oynatan Pamuk Bey’e siz soraydınız -dahli ne, diye. Öyle ya, yazarınızın yazarı da, roman yazarlığındaki hikmetin yazanı kendi iç yolculuğuna çıkarmak olduğuna hükmetmişse. İşte, o nedenle, verili (asal) kendilikle bağdaşımsız kesitlerin, yazar öznenin içten/lik sorunu olduğunu söylemeliyim. Peki, çokseslilik, yaratıcı edimsellik? Bakın, sizi, o papyonlu beyin kapısına dayatan ‘uzaya fırlatılmış bir köpek misali’ muhteşem yalnızlık duygunuz var ya (o müstesna haz nesnesi ile -ancak- doldurulabilecek büyüklükteki -uzaysı- iç boşluğunuzla -korkunuzla- sizi başbaşa bırakan), işte onun arkasına pek geçemiyoruz Kemal Bey ve o nedenle de korktuğunuz başınıza gelmesin diye yaldızladığınız pencerenizden bize yansıttıklarınızla yetiniyoruz: ne sizin kendi iç sesinizin kırılımları, ne bir başkasının kendi özbilincinde yankılanışı. Katmansız, tek sesli (‘monolojik’) bir anlatı. Dolayısıyla, -ileriye doğru da bir ışık tutmuş olalım- beşinci paragrafımda altını çizdiklerimden (yaratıcı çokseslilik ve önü açıklık) pek bir iz yok romanınızda.

 

Üstelik Kemal Bey, şu yukarıda toparladıklarım, benim, romanın(ızın) birinci ana bölümü olarak aldığım (papyonluyu hariç tutarsak, nişan töreniniz sonrasındaki ‘Bekleme Acısı’ başlıklı bölüme dek süren) kesitten. Yani romanınız tazeliğini, soluğundaki diriliği, diyelim, henüz muhafaza etmekte. Ötede, daha, 586-163=423 sayfa var! Ve o yüzlerce sayfada, yine -hemen hemen- yalnızca sizin sesiniz ve sizin nefesinizle envai türlü şarkı: ‘Aşk Acısının Anatomik Yerleşimi’ mi istersiniz, ‘Sarkma, Düşersin’, ‘Eşyaların Tesellisi’, ‘Onu Bana Hatırlatan Sokaklar’, ‘Füsun Sandığım Gölgeler, Hayaletler’ mi, ‘Koleksiyonumun İlk Çekirdeği’, ‘Yaz Sonu Partisi’, ‘Fatih Oteli’, ‘Uludağ Tatili’, ‘Limon Filmcilik T. A. Ş.’ mi, ‘Tombala’, ‘Boğaz’da Yangın’, ‘Kolonya’, ‘4213 İzmarit’ ya da ‘Kırık Hayatlar’, ‘Tarık Bey’, İnci Pastanesi, Beyoğlu Sinemaları, Yaz Yağmuru’ mu… 83-24=59 fasıl daha! 

 

 

Sevgili Kemal Beyciğim, haklısınız, lafım uzadı, tavrım Şehrazatsı kurnazlığa büründü. Lakin, Hünkâr’daki o rakılı, coşkulu muhabbete tanık olamadım elbet, sizin üç saate sığdırdıklarınızı 586 roman sayfasına sığdırmakta zorlanıp üst tarafını şifahi olarak müstakbel/muhtemel okura zikreden (hikâye anlatmayı fevkalade seven) yazarınızın yazarının yazdıklarını esas almak zorunda kaldım -siz de vaziyeti takdir ediyorsunuzdur herhalde. Daha, ‘psikanalitik duyarlık’la ele alınacak, ‘Füsunsuz Sibelli (s. 163-231), Füsunsuz Sibelsiz (s. 231-259), Füsunlu/Keskinlerli, Sibelsiz (s. 259-541) ve dahi, Füsunsuz, efsunsuz’ (sizin yapısallığınızda bulguladıklarımın yazarımızın yazma edimine yansımışlığı ile istiflenmiş) nice bölüm var. Kaldı ki, gün de göründü. Usulca ayrılmalıyım huzurdan. Hoşçakalınız efendim. (12)

 

 

__________________________________

1. Romandaki siz, roman kahramanı yazar ve yazınsal yazarın yazarı bizim bildik yazar(ımız) Orhan Pamuk arasındaki geçişmelere, dahası, o bildik yazarımızın, kurduğu yazınsal metinlerle muhtemel okur kitle arasındaki edasına dair değinilerimizi merak eden okurumuza geçen sayıdaki yazımıza bakmasını tembihlemiş olalım bu arada.

 

* Analizdeki (analizini yürüten özne olmak anlamında) kişi.

 

2. Yani Kemal Beyciğim, okurun dikkatine, muhabbetin kıvamına halel gelsin istemem ama anmadan da geçemeyeceğim: Kuzum, siz, rakıları yuvarlarken öyle mi anlattınız Pamuk Bey’e, güya efendim, Sibel Hanım,  “psikanalizi, aile içi dayanışma ve sır paylaşma yoluyla tedavi alışkanlığı olmayan Batılılar için icat edilmiş ‘bilimsel bir sır verme’ ritüeli olarak” (İletişim sayfası ile, 197) görmekte imiş. E eğer öyle ise, sizin için içtenlikle endişe duyan nişanlınızın, sizin koşullarınızda fuzuli kaçacak bir tedaviye sizi sürüklemek isteyişi neden? Yoksa, ileride, Pamuk Bey’e aktaracağınız -o vakitten temiz kalbine doğmuş olan- hikâyenizde, nişanlınız, ‘Türkiye’de psikanaliz ve psikanalistler’e dair de iki çift lafınız olsun mu istemiştir?

 

3. Orada siz, burada meraklanacak okurlarımız için, andığım ‘duyarlılığa’ ilişkin açılım örneklerinin Hayal, Hakikat, Yaratı (Bağlam Y., 2001), Boşluğa Açılan Kapı (Bağlam Y., 2004) ve İmgenin Tılsımlı Rüzgârı (Yirmidört Y., 2006) isimli kitaplarımda bulunabileceğini de anmış olayım buracıkta Kemal Bey.

 

4. Laf yaştan açılmışken, sizin o zamanki otuz, pek yaştan sayılamayacağına göre, “sevgilimin benim otuz yaşındaki tenimi aşkla okşayışındaki özen” (s. 40) diye, ten okşama özeninin anılışını da, yazarınızın yazarı ile aranızdaki beklenir yazınsal mesafe açısından manidar bulduğumu geçerken anmış olayım, efendim.

 

5. Yeri geldiğinde üç tekerlekliyi ‘özel’ bağlamına siz de yerleştireceksiniz, Kemal Bey: “Ama o evlendiği için [339 Hilton sonrası gün geçmiş, Füsun bulunmuş, evlerine kabul edilmiş, Keskinler+Feridun ile akşam yemeğindesinizdir] bisikletin temsil ettiği o çekici kardeşlik duygusunun yok olduğunu anlayacak kadar [acilen çarpılmak için aç karına iki kadeh buzlu rakıyı yuvarlamışsınızdır zira] açıktı zihnim daha”. (s. 262)

 

6. Azizim Kemal Bey, şu küpeler vallahi bana da dert oldu. Takıntılı hikâyenize takıldım kaldım. Demek, ilk ‘sonuna kadar gitme’li ilişkiniz öncesi (3 Mayıs 1975, iki buçuk-üç arası) sehpa üzerine özenle konan o küpelerin teki, 26 Mayıs 1975 tarihli sevişmenizde saat üçe çeyrek kala (siz hafiften sol kulağını ısırıp arkadan doğru içine girerken Füsun’un) fırladı, sonra çarşaf arasında buldunuz, cebinize attınız, Füsun, ‘küpem’ diye tuttursa da iadeyi (Fatman Hanım’ın devir-tesliminden sonraya -hikâyesi, s. 257’de sevgili okur) Çukurcuma ziyaretinize ötelediniz, onca stratejik önemi haiz olduğu halde, nedense -sarhoşlukla?- aynanın önüne bıraktınız, Füsun onu oradan aldı, ‘almadım’ dedi, ölüm öncesi son sevişmenizde kulağında küpeler vardı, yazarınız Pamuk Bey, “[sağ] kulağında kayıp küpesinin teki vardı” (s. 539) dedi, ben kayıp küpenin teki lafını tam anlayamadım, solu sağ yaptı, kazada küpeler kulağındaydı… şimdi de müstakbel müze için bekliyor olmalılar -falan. Peki ama o denli müstesna müzelik eşya neden takım olarak değil de tek parçasıyla sergilensin (s. 38) kazadan sonra annesi tarafından iki teki de alıkonulup size sunulduysa (s. 545-546)?

 

7. Yazarınızın yazarının bir romanında daha dikkatimi çekmişti, bu, ‘dudaktan öpüşme’ tabiri -yinelemenin ne anlama geldiğini, merhum kanarya Limon ile Füsun’un tokaları arasındaki yapısal ilişkileri araştıracak âlimler araştırsın artık Kemal Bey. Ayrıca, sevişmelerinizin ‘gerilemeli’ boyutuna -ilmi vesveselerle- bakmaktan kendilerini alıkoyamayacak âlimleri de romanımızın 116. sayfasına gönderelim: “Uzun sevişmemizden sonra ikimiz de uyuya kaldık”.

 

8. Canlanması muhtemel hatıralarınız arasında bir Kurban Bayramı gezinizin olduğunu da ben hatırlatayım sevgili okurlarımıza Kemal Bey: “Füsun on iki, ben yirmi dört yaşındaydım. 27 Şubat 1969, Kurban Bayramı’nın ilk günüydü,” demektesiniz (s. 44) Yine bir soru: Notlarınızı (ya da her ne ise), o zamandan mı tutmaya başladıydınız?

 

9. ‘Şekerci dükkânları’nın meraklısı okura bilgi olsun: “Böylece bizi birbirimize bağlayacak zevkleri daha derinden hissetmek için onları kendi kendimize yaşamamız gerektiğini ikimiz de içgüdülerimizle keşfettik; bir yandan birbirimize güçle, acımasızca, hatta hırsla sarılırken, diğer yandan da birbirimizi sırf kendi zevkimiz için kullanmaya başladık”. (s. 39) “Bu kadar yoğunlukla ve içtenlikle sevişirken, Füsun’un beni bırakamayacağı mantığını yürütüyordum.” (s. 113) Ve azıcık hoplayıp gelelim nişanınıza: “Her şeyi şimdiden yoluna koymuştum ve on üç saat kırk beş dakika sonra [ah, Kemal Beyciğim, o kafayla o saatte -nişanın sonlarına gelinmekte ve Füsunlar’ın da oturduğu arka masalara doğru yürümekte iken siz- nasıl yapmaktasınızdır bu hesapları, nasıl tutmaktasınızdır bu kayıtları -ya, neyse] Merhamet Apartmanı’nda Füsun’la buluşacaktım (s. 160) … Yarın ikide bana geleceğini, her zamanki gibi sevişeceğimizi ve hayatımın sonuna kadar ondan hiç ayrılmayacağımı, harika omuzlarına, bal rengi kollarına dokunurken, dumanlı kafayla [ki, dumanlı dumansız fark etmemekte] düşünmek o kadar güzeldi ki.” (s. 158-159)

 

10. Koşullar öylesine elverdiğinde, söz konusu ‘dev dalga’nın, -yine aynı derinliklerden yürüyerek- Çukurcuma’ya bir ‘müze gururlanması’ olarak vurduğunu hatırlamak isteyen sevgili okurumuzu da hasbıhallerimizin ilk faslına gönderelim bu arada.

 

11. Anılan ‘aşk’ mevzularında ecnebiye itibarı esas tutacak okuru ise -şimdilik- Otto F. Kernberg’e (Aşk İlişkileri/ Ayrıntı Y., 2000) yolculayalım.

 

12. Ve, paragraf paragraf alıntılarımız: 197; 197, 198; 129, 54, 20; 150; 31, 38, 39, 63, 66, 114; 28; 115; 55-56, 56, 38, 56-57; 64, 65, 65; 83, 83, 85, 113, 133, 133; 51, 80, 96; 151.

 

 

 

 

 



One Response to “Merhum Kemal Basmacı Bey’le Hasbıhal/ II”

  1. It’s remarkable to go to see this web site and reading the views of all
    mates about this post, while I am also keen of getting experience.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: